Senin sarı saçın, benim kara kafam

Senin sarı saçın, benim kara kafam

Seni sarı saçlarınla uzatacaklar soğuk toprağa. Beni kara kafamla....

Zeytin diyarından olmak kolay mı?

Bu vatan hâlâ hepimize yetecek kadar güzel ve zengin.

Herkesin kutsalı kendine.

Bizi örtülü saçla bırakın...

Siz de istediğiniz kadar saçlarınızı açın.

 

Hem o kadar da kötü değil ilişkilerimiz.

Hâlâ oğullarımız kızlarınızı sevmekte.

Gönülden olmasa da, ellerimizde çiçeklerle kapınıza gelip, istemekteyiz.

 

Kimi zaman kızlarımızın gönlü düştüğünde oğullarınıza; yine kalbimiz ısınamasa da kerhen evet deyip, ortak düğünlerde bir araya gelmekteyiz.

 

Alman’a anlatır gibi “dünür” kavramının içini doldurmaya uğraşmıyoruz.

Ya da “Ahçik” türküsü gibi Mustafa’nın ermeni aşkı kadar zorlanmıyoruz.

 

Rabia kalkıp, başındaki örtüsüyle elin İtalyan’ı ile bile evleniyor, diyoruz.

Hoş o, “Sinekli Bakkal”daki Rabia ile Peregrini gibi doğu - batı sentezi derdinde de değil. Bu Rabia oldukça dominant, kaç gün evinde oturacak, artık siyasete mi atılır, derin devletlerle ilgili önemli bir kitap mı yazar, bekleyip göreceğiz.

 

Ama çok şükür ki,

Hâlâ birbirimizin evlerini Nazi ırkçıkları gibi gece yarısı uykularda yakacak kadar asla büyük bir düşmanlığımız yok.

 

Aynı mezarlıkta anne babalarımızın ölüleri yanında karşılaşıyoruz.

Hâl hatır soruyoruz.

Büyüyen bebeklerin başlarını okşuyoruz.

Askere yolladığımız çocuklarımızı uğurlarken,

Gözyaşlarımız birbirine karışıyor.

 

Aynı hastane koğuşunda çay demliyoruz birbirimize. Alışveriş merkezlerinde arabalarımıza yardım ediyoruz. Sahi Günseli, ne kadar içten sarılıp öpmüştün oğlumu o gün.

Senin çocukla, benim evladım aynı otobüsle Ankara’ya üniversite okumaya gidiyorlardı.

Sen iri dekolteli bluzunla güzel bir kadındın ama en çok anne idin. Gözyaşları içindeki yüzünde ne çok kırışık oluşmuştu. Demek ben de senin kadar yaşlanmıştım. İnsan kendi yüzünü değil de, karşısındakini daha rahat görmekte.

 

Yaşıtımdın. Aynı mahallede büyümüş, aynı okullara gitmiş, aynı yıllarda evlenmiş, çocuklarımız da yaşıttı hemen hemen. Ama zihniyetlerimiz farklı idi. Gençken bir ara fikirlerimiz yüzünden küsmüş, uzun yıllar konuşmamıştık. Hatta aynı vapurla evimize dönerken bile birbirimize, “iyi akşamlar” dememiştik yıllar boyu.

Böyle kış akşamlarında, birbirimizin yüzünü görmemek için, Boğaz’ın sularına bakmış, vapurun tavanlarındaki yazıları yüzlerce kez okumuş, tırnaklarımızı çekiştirip durmuştuk. Birbirimizi ne kadar ustaca orada yok saymıştık öyle.

Ama vardık işte. Vardık.

 

Farklılıklarımızla birlikte yanyana idik. Hepimiz bir tornadan çıkmış gibi birbirimizin benzeri olamazdık.

Sahi, biz yıllar sonra ilk nasıl konuşmuştuk? Salası verildiğinde annenin, koşa koşa evinize gelmiş, sarılıp ağlaşmıştık.

İnadına açık kız, o gün başına örtüler almış, hocanın okuduğu ayetler anneciğine bir hediye olsun diye çırpınmıştın.

Tıpkı hepimiz gibi acınla bin parça, anne kaybı ile perişandın.

Fakat yıllara yayılan tercihin, sarı saçlarını en fazla şapka ile toparlamaktı.

Benimse seçimim; senin için köylü, kıra ait, geri idi, hep yadsıyarak bakmıştın örtüme.

 

Cenaze sonrası samimiyetimiz de olmadı ama artık küs de değildik.

Her bayram ve kandillerde, annelerimiz yanyana yatarken onların topraklı sînelerine yaslanmaya gidiyorduk. Bakışlarımızda nefret yoktu. Sadece merhamet ve ölümün karşısında çaresizlik vardı.

Kim bilir, şu mezar kıtlığındaki İstanbul’da, ikimiz de annemizin kucağında yan yana yatacağız belki de.

Seni sarı saçlarınla uzatacaklar soğuk toprağa. Beni kara kafamla.

Bu sefer ikimizin çocukları buluşacaklar başucumuzda. Umarım birbirlerine “iyi akşamlar” diyerek ayrılırlar…

 

Mine Alpay Gün - Milli Gazete