Sarı Mustafa Efe

Sarı Mustafa Efe

Ziyaret biter köyden döneceklerdir. Kayınpeder Ali Osman ağa “Oğlum, Ömer sizi götürsün yolda bir şey olur” der ama Sarı bunu bir korkaklık olarak kabul eder ve teklifi reddeder. Hacce’nin binmesi için bir at alır kayınbabasından, yola ç


İsmail DETSELİ


Meşesi, çamı, ardıçı bol bir dağ köyünün delikanlısı idi Sarı Mustafa Efe… Babası ateş oğullarından Sarı’nın Ali, anası Kurnaz Veliler’den Hasan’ın kızı Fadim Hatun idi.


Sarı Mustafa, gayet zengin bir ailede yetişmiş, haksızlığa tahammül etmez, gözünü budaktan sözünü dudaktan esirgemez yiğit mi yiğit bir delikanlı. Köyünün bütün haksızlığa uğrayanlarına, fakir fukarasına yardımcı olur, onları daima korur, müşküllerini çözer maddi olarak olmazsa bile bedenen işlerinin görülmesinde yardımcı olurdu. Köyün bütün namusu sanki ondan sorulurmuşçasına, her yanlışın karşısına dikilir, hep doğruyu savunur öyle bir saf kalpli akıllı köy delikanlısıydı.


O yıllarda Osmanlı, dış düşmanlarla çeşitli cephelerde savaşmaktan yorulmuş, içte devlet otoritesini biraz kaybetmiş, 1910’lu yıllar köylerde şehirlerde, biraz biti kanlanan yani kendinde biraz güç olduğunu zanneden Allah korkusunu unutup vuruyor, kırıyor, çalıp çırpıyor, ırza namusa mala cana saldırıyordu. İşte böyle bir dönemde, Sarı Mustafa’nın tam delikanlılık çağı Baba Sarı’nın Ali, anne Fadime kadın, her gün Mustafa’ya yalvarıyor “Gel Mustafa’m evlendirelim seni, köyden kimi istersen alalım” diyor hem de kendilerine güveniyorlardı. Haklılardı çünkü köyün bütün kızları ve aileleri hatta yakın civar köylerdeki kızlar bile Mustafa’ya varmaya tavlardı. Daha genç yaşında doğruluk, dürüstlük, yiğitlik şanı etrafta duyulmuştu Mustafa’nın. Herkes mertliğine, yiğitliğine âşık kimin kızını istese alır ama Mustafa evlenmeye bir türlü yanaşmıyordu.


Tek kızları olan ablası Zeynep’i dayısının oğlu Veli’ye vermişlerdi, o da mert bir delikanlıydı.


Koca evde ana baba ve Sarı Mustafa varlar. Ama Mustafa’nın evlenmek istememesi aileyi karamsarlığa itiyordu. Sebebi Mustafa’ya sorulunca “Ana askerlik var, bu görev uzun sürebilir” diyordu. Mustafa dini eğitimini de tam bir bilgili hocadan almıştı. Askerlik görevinin kutsallığını bilip takdir ediyor, o zamanın asker kaçakları gibi olmaya dağda taşta eşkıyalık yapmaya hiç niyeti yoktu. Askerliğin uzun sürme ihtimali fazlaydı. Devleti Aliye’yi Osmaniye harp etmektedir. Onun için bir başka aile kızının başını bağlayıp da şehit olursa ardında bir eş, bir çocuk bırakma niyetinde değildi. Bu düşüncelerini anası ile paylaştı ona şunu da hal diliyle izah etti: “Ana, benim mert ve dürüst oluşumdan köyümüzde ve civar köylerde hayli açık gizli kahpe düşmanlarım var. Onların benim yokluğumda size veya ailemden birilerine zarar vermesinden korkarım. Onun için ısrar etme askerden gelinceye kadar evlenmem” dedi, ana babasını da üzmeden tatlı bir dille bu işi kestirip attı.


ASKERLİK BAŞLIYOR.


Nihayet Osmanlı, Sarı Mustafa’yı askere çağırıverir.


Balkan savaşları patlak vermiştir, Mustafa’nın askerliği tam 3 yıl sürdü. Osmanlı bu savaşlarda yenilir toprak kaybeder. Tam terhis olacakken bu sefer de Çanakkale Savaşları başladı. Yalnız Sarı Efe bu savaşlarda bir hayli kahramanlıklar gösterdi. Kumandanlardan büyük takdirler aldı. Çanakkale’de bir gece siperdeydi. Bir patlama olur ortalık toz duman olmuştur. Cehennemi bir karanlık kimse kimseyi görmez. Bir çokları şehit olur. Bizim Sarı Efe’nin de bacağına şarapnel parçası isabet eder ve bacağı kırılır. Topraklarla üstü örtülür ertesi gün Mustafa’yı bulamazlar. Mustafa kendi gayreti ve cesareti ile sürünerek geri hizmet birliğine katılır. Buna tebdili hava vermek isterler “köyüne git” derler. Mustafa bu teklifi geri çevirir. Komutana, “ayak kırılmakla cephe terk edilmez efendim” der ve zorlamaları kabul etmez.


Nihayet ayağına basit bir sargı sardırır, iyi nişancı olduğu için yine sipere gider ve düşmanla vuruşmaya devam eder. Günlerce ayağından potin çıkmayan Mustafa -bacakta don yok ayakta çorap yok su yok temizlik kıt- derken bacağındaki yarası azar ve yaraya kurt düşer. Son çare olarak zorla köyüne gönderilir. Zamanın doktorları “ayak kangren olmuş, kesmemiz lazım yoksa vücudunu tamamen sarar ve ölürsün” derler ama Mustafa “ben savaşacağım efendim” kesik ayakla savaşılmaz, ben mutfakta soğan doğrayacak Sarı değilim. Bu yaramı yalaya yalaya iyi ederim” der ve köyüne gelir.


Ana babasının ağlama ve sızlamalarına kızar ve “kaderde ne varsa o olur sizin Allah’tan gelene rızanız yok mu!” diyerek tepki gösterir ve çam kokulu meşe ağaçlarının yapraklarının kımıldadığı billur gibi suların çağıldadığı dağlara ve yaylaya çıkar. İlaç olarak da yanına mavi ispirtodan bir iki şişe alır, gider. Daha evvel bunun askerde doktorlardan kangrene iyi geldiğini ve tedavi ettiğini duymuştur. Babası oğluna bir keçi keser ve ana ciğeridir, oğlunu yaylada yalnız bırakmaz, dağda iyi besler ve “kesilsin” dedikleri bacak günden güne iyileşir. Ve Sarı Mustafa 6 ay gibi bir dönemde demir gibi oluverir.


Onu artık ölmüştür diye arayan soran yoktur ama o yine de vatan ve askerlik aşkı ile cepheye döner. Daha sonra da Kurtuluş Savaşı başlamıştır o da buna katılır. Harp biter işler sulha döner şehit olanlar Allah’ın rahmetine kavuşur sağ kalanlara sağlam ya da gazi olarak yuvalarına dönerler. Sarı Mustafa da dönenler arasındadır, yaşı da otuzu bulmuştur ama köydeki itibarından hiçbir şey kaybetmemiştir…


EVLENMEYE EVET.


Ve hasretle oğlunun yolunu bekleyen ana baba, düğün gelin ve torun heveslisidirler, hemen ana köyden birkaç kız önerir Mustafa’ya. Mustafa “Olmaz” der. Yakınlarında bir Fasıllar köyü vardır. O köyde çok sevdiği Deli Lütfü’nün oğlu Ömer arkadaşıdır. Onun da yüzü sert gönlü mert tam Mustafa gibidir. “Onun bir kız kardeşi vardı. Acaba durur mu gelin oldu mu ana?” der. Ana “durur oğlum bildiğim gadar emme yine de bir soruşturayım bakayım” der. Mustafa bunun üzerine “dur ana ben abamla sizi götüreyim köyün yakınına kadar hem ziyaret edin hem de soruverin” der.


Bu öneri kabul edilir ana kız Mustafa’nın koştuğu at arabasına binerler. O yıllarda köyde kimse de at arabası yoktur bunlardan başka. Fasıllar köyünün yakınına kadar varırlar. Mustafa ablasına atların dizginlerini teslim eder. Kendisi köyün kıyısında kalır, ablası cesur bir araba sürücüsüdür babasının evinde bu eğitimi almıştır, misafirler eve varınca kızın ağabeyi Ömer Mustafa’yı sorar onlar kem küm edince Ömer akıllı oğlandır, durumu anlar ve onlar anası ile konuşurlarken o Mustafa’nın yanına gider. İki eski çocukluk arkadaşı hasretle birbirlerine sarılırlar. Ömer “haydi eve gidelim burada durulmaz” deyince Sarı’nın eli ayağı birbirine dolanır. Ama çaresiz bir şey söylemeden düşer Ömer’in yanına ve köye varırlar. Ömer Mustafa’nın utandığını görünce “ne var bunda ulen koca sersem, bu işi bubam bilir anam bilir Hacce bilir, bunlar he derse bu iş olur, demezse olmaz nasiptir bu iş, bunda ayıp bir şey mi vardır” der. Çünkü Ömer evlidir ve bu işlerde biraz da tecrübelidir.


Kadınlar ayrı görüşürler. Fırsat bu ya Ömer de Mustafa’yı babası ile tanıştırır. Misafirlik çabuk biter, artık döneceklerdir. Ev sahipleri bunları yolcu etmek için kapıya kadar geçirir. Hacce kız da yeşil çemberini başına çekmiş yengesinin uyarısı ile pencereden Sarı Mustafa’yı yan gözle şöyle süzüvermiş, birden de aşık oluvermiştir. Nasıl olmasın? Mustafa uzun boylu, ayakta çarıklar diz boyu dolaklı, başında kırmızı fes, kenarından serpuşu yana doğru sarkmış, yağrını (sırtını) 4 karış döşü (bağrı) 3 karış sarı ve sivri bıyıkları burmalı bıçkın bir köy delikanlısıdır, her kızın aklını başından alacak kadar yakışıklıdır.


Tesadüf bu ya baba da Mustafa’yı görmüş ve beğenmiştir ama itiyatlıdır. Oğlundan bir fikir almak ister. Fikir çok olumludur arada haberler tez duyulur ve Mustafa’nın babası Ali Ağa köyün ayanlarına işi aksettirir zaten hatırlı kişidir. Bir kere dünür giderler, Allah’ın emriyle kıza dünür olurlar. Kızın babası Ali Osman Ağa der ki “Ağalar hoş geldiniz, kız evi naz evidir emme uzaktan gelirsiniz, sizi yormayayım, Allah’ın emrine uydum gelip gitmenizden ürütbem (rütbem) artacak değil, verdim gitti” der. Ve hemen düğün hazırlıkları başlar köyde… Her evden kendilerine dünür gelmesini umanlar bir bakarlar ki Mustafa Fasıllar’dan Ali Osman’ın kızını alıyor. Düşmanlar her iki köyden de bir kat daha fazlalaşır. Neyse bunlar Mustafa’yı ve ailesini hiç bağlamaz. Düğün hazırlıkları hızlı bir şekilde yapılır, düğün günü gelir çatar. Ali Ağa’nın acelesi vardır. Nedeni ise iki köyün arasında bir çay vardır ki güz mevsimi geldi de yağmurlar başladı mı Karaçay asla geçit vermez. Senede birkaç can alır. Onun için bir an evvel düğünü yapıp gelini alıp getirmelidir Ali Ağa.


Tam gelin almaya gidileceği gün sabahtan yukardaki dağların üzerine bir kara bulut çöker ki sormayın… Dağlar köye pek haşince bakar gibidir. Ali Ağa’nın içini bir ürpertidir alır. Sadece Ali Ağa mı herkes aynı korkuyu yaşar. Acaba yine Karaçay’a sel mi inecek? Çünkü böyle tecrübeleri çoktur köylülerin duydukları da çoktur…


Atlar eyerlenir, hazırlıklar yapılır at arabası ile gelin gelmesi adet değildir. Gelin mutlaka eyerli ata binecektir. Bunun için bizim kültürümüzde “Gelin ata binmiş, ya nasip demiş” diye yerleşmiş bir söz vardır. Diğer atlara da gelinin eşyaları yüklenecektir. Bu adettendir… Gelin davul zurna eşliğinde gelecektir güveyi evine…


Gelin baba evinden alınır ata bindirilir, köyden beş yüz metre kadar ayrılınca öyle bir yağmur başlar ki adeta bardaktan boşanırcasına yağmaktadır. Korkulan olmuştur. Kız babası arkalarından yetişir “Aman dünür, dönelim biraz, durun ortalık sakinleşsin” dediyse de Ali Ağa “Olmaaaz” der “Bu işler acele olur dünür. Misafir yemeği, ölünün kaldırılması, gelinin getirilmesi acele gerektirir. Allah kerim kaderde ne varsa o olur” der, yola devam ederler.


Köyde gelin bekleyen Mustafa da işin vahametini kavramıştır. Hemen gelin atının eşi olan kır ata biner, gelini karşılamaya gider ama bir de ne görsün!.. Gelin alayı sele kapılmış, sel aldığını götürüyor… Ateş düştüğü yeri yakar… Herkes başını kurtarmaya çalışır, gelin atı çok kuvvetli bir attır… Dalar suya Ali Ağa, atı bırakmaz “gelinime bir şey olacak diye”… At yüzmek için yan yatınca Ali Ağa sele kapılıyor. Mustafa üzerinde alı ile gelinin su yüzündeki silüetini görüyor ve o tarafa atını sürüyor. Birbirini iyi tanıyan atlar da hemen kişneyerek son bir gayret gösterip gelini ve Mustafa’yı sudan çıkarıyorlar ama ne yazık ki Ali Ağa suda kayboluyor. Mustafa ve köylüler su yolu boyunca çok koşmuşlar dır ama Ali Ağa’nın ölüsüne ya da dirisine rastlayamazlar. Çaresiz gelini eve getirirler. Ortalık kararmıştır aramalar durmuş ama Mustafa sabahlara kadar bir aşağı bir yukarı ırmak boyu gidip gelmiştir.


Sabah olunca yine aramalar başlamıştır. Ali Ağa’nın cesedi bir çamur deryasının içinde ağaca takılı olarak bulunmuştur.


O gün Ali Ağa defnedilmiş. Gelin evine bir hüzün çökmüş Sarı Mustafa ile Hacce gelin evlendiklerinin bile farkına aylar sonra varmışlar.


Mustafa, eşi Hacce ile birlikte aylar sonra deliliği duran Karaçay’a varmıştır…



Her gün nazlı nazlı akan Karaçay


Bana mıydı kinin garezin senin


Haccemi kurtardı canım doru tay


Yok mu merhametin insafın senin


 


Baba diyemedi haccem babama


Ben ne söyleyeyim evde anama


İçim ağlar dostlar beni kınaman


Mevlam gül dememiş nasıl güleyim


diye ağıtlar yakar. “Zaman her şeyin ilacıdır” derler zaman geçer, acılar unutulur, hayat normale döner.



Bir iki sene sonra Hacce gelin bir oğlan çocuğu dünyaya getirir. Yine Mustafa’nın köydeki saltanatı sürmektedir ama düşmanları da onun zayıf bir anını kollamaktadır.


Bazı bazı hasmani durumları sezen Mustafa, bunlar aldırış etmez. Sağdan soldan gelen dedikodulara aldırmaz “falan sana şöyle yapacakmış” diyenlere “boş ver ısıracak köpek dişini göstermez, bana kimse bir şey yapamaz, ben yaptığım işleri Allah için yapıyorum, onun için Allah’tan başka kimseden korkmam” der geçermiş. Kendisine bir zarar yapamayan düşmanları ablasına, eniştesine kötülüğe yeltenseler de Mustafa’nın korkusundan ve eniştesinin de cesaretinden dolayı bir şey yapamamanın ezikliğini yaşarlarmış.


“Su uyur düşman uyumaz” derler ya işte öyle…  Mustafa’nın karşısına geçip de bir şey yapma cesareti gösteremeyen düşmanları, sinsice hareket ederek bir kiralık katil tutarlar. Mustafa’yı para karşılığında öldürtmek için plan kurarlar. Ama bunu yapmak için de ta uzak köylerden birini planlarlar. Çünkü köyde ona kurşun sıkacak adam yoktur. Bunun bilincindedirler. Tuttukları adamı getirip Mustafa yı geriden gösteriyorlar. Bir gün Mustafa eşi Hacce oğlu minik Ali ile Fasıllar köyüne baba evini ziyaretine gidecekler.


Bunu haber alan düşmanlar, tam bu fırsat deyip katili haberdar ederler. Fasıllar köyüne giderken bir dar geçit var ki ıssız bir geçit, “adamı kessen kimse duymaz” derler ya öyle bir yer, dağın başı. Mustafa’dan başka kimse de at arabası yoktur o köylerde Mustafa o civan atları koşmuş kayın babasını ziyarete gidecektir. Atlar şaha kalkmış arabanın tekerleri yere değmiyor adeta, tam o dar geçide gelirken arabada oturan Mustafa ayağa kalkıveriyor. Çünkü araba aşağı doğru eğilecektir atlar duralmaz diye ayağa kalkar, geçidin bir kenarında pusuda bekleyen adam, Mustafa’yı böyle yakından görünce ürperir ve “bu adama nasıl kurşun atılır her ana böyle bir yiğit doğurmaz, her zaman böyle aslanlar dünyaya gelmez!” deyip elinde silahı ile yolun ortasına taştan hoplayıp Mustafa’ya “dur” der. Mustafa hemen silahına davranır, adam ellerini yukarı kaldırır ve “Ağa beni, seni vurmam için para ile tuttular. Ama ben seni vurma cesaretini kendimde göremedim. Senin gibi bir yiğide kıyılmaz kurşun da atılmaz, beni bağışla, Allah’a emanet ol” der.


Mustafa o adama, “Sakın düşmanlarımı bana söyleme, ben de katil olmak can almak istemem. Eğer düşmanlarımı söylersen benim de onları öldürmem lazım. O zalimler beni vurmadığın için seni öldüreceklerdir. Al şu atı arabayı koşum takım, bunlar hepsi sana ananın ak sütü gibi helal olsun. Var güle güle kullan. Allah evlatlarına bağışlasın, senin günahlarını affetsin” der at arabasını verir ve adamı uğurlar.


Kendisi eşi ve çocuğu ile yayan yapıldak Fasıllar köyünün yolunu tutar. Bunun öldü haberini alamayan düşmanları işin vahametini anlayınca “bu bizi nasıl olsa öldürür artık” diye korkularından başka planlar yapmaya başlarlar. Mustafa derki korku içindeki hanımına “Haccem hiç korkma yiğit insan adam vurmaz, ancak korkak insan adam vurur. Efelik adam öldürmek değil, efelik adalet sağlamaktır. Ben o adama seni kim tuttu deseydim adam bülbül gibi söylerdi benimde düşmanım artardı onun için Allaha tevekkül ol der. Ziyaret biter köyden dönecekler kayınpeder Ali Osman ağa “oğlum Ömer sizi götürsün yolda bir şey olur” der ama Sarı bunu bir korkaklık olarak kabul eder ve teklifi reddeder. Yalnız çocukla Hacce’nin binmesi için bir at alır kayınbabasından, yola çıkarlar. Sabahın erken saatinde Mustafa daima tetiktedir. O da biliyor artık düşmanların uyumayacağını tam bunları düşünürken sağdan soldan çapraz ateşe tutulur.


Bunu bekleyen Sarı bir taşı siper eder ve Hacce ile oğlu Ali’yi atın üstünden indirir. Atın saman torbasını atın sırtına sarar ve atı kamçılar hızla sürer yola… Maksadı kurşunlar nerden atılır bilecektir. Kurşun atılan yerleri tek tek tespit eder, üç kişi olduklarını saptar.


Bunları arkalarından çevirerek üçünü de öldürür. O arada eniştesini takip eden Ömer de vaka yerine gelmiştir. Mustafa askerde bu tür işleri iyi öğrenmiştir. Kayını Ömer’i hemen devlete müracaat etmesi için gönderir. Hanımı ve çocuğu ile Müdde-i Umum (Savcı)  gelinceye kadar vaka yerinde bekler. Üç gün orayı terk etmez ve gelen devlet adamları Mustafa’yı alırlar evine eşini bırakırlar. Karakola gelir savcıya teslim edilir. Tutulan zabıtta Mustafa’nın nefsi müdafaa için adam öldürdüğü kanaati uyanır ve hâkim Mustafa’yı serbest bırakır. Bundan sonra Mustafa’nın düşmanları bir daha böyle bir işe teşebbüs etmezler.


Mustafa adaletli bir şekilde köye muhtar seçilir. Düşmanlıklar ortadan kalkar rahat ve huzurlu bir hayat sürerler. Sarı Mustafa’nın sülalesi halen yaşamaktadır. Ben çoklarını da biliyorum… Ölenlere Allah rahmet eylesin, kalanlara hayırlı ve sakin ömürler versin… Amin…


 



Dürüst yaşa dürüst öl


İşte budur doğru yol


Eğer kalbin doğruysa


Diken bile olur gül


 


Böyle yaşadı böyle öldü


Ölüsü hakka güldü


Hep adaletle yaşadı


Cennete huzur buldu