Şahsiyetleri mekanlar belirler…

Şahsiyetleri mekanlar belirler…

Bugün belediyelerce bir çoğu çıkar hale getirilmiş hayata dair her şeyin orada yaşandığı çıkmaz sokaklarımız vardı bizim.







Muhammed Ziya Zafer


 


Bugün belediyelerce bir çoğu çıkar hale getirilmiş hayata dair her şeyin orada yaşandığı çıkmaz sokaklarımız vardı bizim. Düğün dernek, şenlik şamata, kavga döğüş her şey orada olup biterdi. Ne hatıralarımız kaldı çıkmaz sokaklarda. Bugün İşgalaman, Sedirler tarafında kalan birkaç çıkmaz sokak da belediyecilerin eline düşecek günü bekliyor. Sizin anlayacağınız bir tarih yok oluyor. Şehrin hafızasından bir şeyler gidiyor…


Herkesin çocukluğunda o sokaklarda yaşadıklarından bir küçük hatıra kalmıştır. Neler oynamazdık ki oralarda. Boncuk, bilye, kaysı çekirdeği, uzun eşek, çelik çomak vazgeçilmez oyunlardı. Kandil gecelerinde fenerler asılırdı, duvardan duvara…


Her şeyden öte, eğer eviniz çıkmaz sokakta ise diğer sokak sakinlerini kat be kat aşan bir sorumluluk ve samimiyet  çizgisinde artık komşuluğu da aşmış bir sıcak teması sürdürmek zorundaydınız. Hem de hiç yüksünmeden ve farkına varmadan. Çünkü çıkmaz sokağın öteki ucu, sadece yaya trafiğine değil, serseri nazarlara da kapalıdır, sokağa giren herkes aşinadır.


Hususi mülkiyetin "cık" dediği yerde sokak biter çünkü, zaten sokağın kendisi âmmenin üçer metrelik fedâkârlıklarla yine sokak sakinlerinin eseridir. Bir sokağın ne zaman çatallanacağına ömründe o sokağı ve o şehri hiç görmemiş bir teknik eleman değil, mülk sahibi karar verir.


Sokak daracıktır; insana dairdir. Henüz keşfedilmedikleri için bezgin belediye otobüsleri, telâşe müdürü ambulanslar, felâket tellalı itfaiye sirenleri, hayasız otomobil homurtuları, bezirgan sesleri geçmez buradan. Sokak daracıktır, kendi içine dönüktür. Henüz icat edilmediği için, baş hizasında salkım saçak sallanan telefon bağırsakları, ufku kara telleriyle tahriş eden havai elektrik hatları da geçmez bu daracık sokaklardan.


Sokak daracıktır, insana dairdir ve artık yoktur.


Şimdi kentlerimiz var, içlerinden birine sahip olabilmek uğruna bir ömür boyu pençelerimizi kanattığımız, üst üste konulmuş beton kibrit kutucukları var; onları birbirine bağlayan asfalt yollar var, karnında tel boru ve kanal bağırsakları, sırtında modern zamanların fetişi otomobiller, otomobiller...


Onlardan arta kalan ince berzahlarda yürümeye yol almaya çalışan muzdarip yayalar; zamanı, tahammülü, nezâketi  ve sevgisi kendilerinden çalınmış insanlar...


Kent bir bataklıktır, orada yaşamayı öğrenmek için bataklık sakinleri gibi davranmak zorunda olduğunuz.


Şimdi kentlerimizde semtlerimiz var; küstah, kavgacı, arsız ve kesif. Semtlerin adı var, şahsiyeti yok. "Homo-Ekonomikus" komşusuz da yaşayabilir, ne bir şehre bağlıdır, ne de bir mahalleye. Onun ilişkileri vardır. Bataklık kendisini dibe doğru çektiğinde tutunabileceği bir sarmaşık dalı, bir odun parçası, bir bitki köküdür, "ilişki". Yaşadığı yerde, sevebileceği bütün unsurlar, bağlanabileceği bütün nirengiler çürüyüp gitmiştir, yerinden memnun değildir. İçinde yaşadığı derin bataklıktan daha sığ bataklığa muhaceret edebilmek için bütün yükünü sırtında taşır kentli insan. Sevgilerini, ümitlerini, kinlerini ve elbette "ilişkilerini".


Şehilerin arka sokaklarında,
Çıkmaz sokaklar vardı, bazen dimdik bir yokuş olur..
Bazen de hep çılgın bir koşu ile aşağıya
Doğru akar giderdi..
Her sabah, çocukların bağrışları,
Çığlık,çığlık
İçime dolardı..


Çıkmaz sokak, büyükçe ve sahibi bulunamamış bir arsanın etrafında evlerin dizilmesinden meydana gelmiş olmalıdır. Reşat Ekrem Koçu'nun 1960'larda çıkan İstanbul Ansiklopedisi'nde bu konu ile ilgili fazla bir bilgi yok. Orada yalnız Osman Nuri Ergin'in 1934 tarihli İstanbul Şehri Rehberi'ne dayanarak ve yeniden bir sayıma gerek görmeden 400 kadar çıkmaz sokağın adlarını veriyor. İletişim Yayınları'nın yeni İstanbul Ansiklopedisi'nde ise böyle bir maddeye bile gerek görülmemiş. 1934'ten beri değişen İstanbul'da o çıkmazların pek çoğu ya ortadan kalktı, yahut da öbür ucu açılarak çıkar hale getirildi. Şimdi İstanbul'da çıkmaz sokak kalmış mıdır, zannetmiyorum.


Çıkmaz sokağı bugünkü 'site'lere benzetebiliriz. Gerçi siteler özel korumalı, garajlı, muhkem havalarıyla modern ortaçağ şatolarına daha çok benzer. Paris'te de buna benzer kapalı alanlar etrafında tarihî evlerin toplandığı mahaller görmüştüm. Orada da cité kelimesi, diğer manaları yanında bu mahallerin ortak adıydı. Bizim çıkmaz sokak ise yasağı olmadan, hemen sadece sâkinlerinin ve ziyaretçilerinin girdiği, bazıları kırk elli metre kadar uzayan gerçek bir sokak gibi düz, bazıları ise büyükçe bir meydanın etrafında sıralanan, çok defa orta halli ve fakir insanların mahalli idi. Buranın insanlarının da bir sitedekilerden daha fazla birbirlerini tanıdıklarını artık tekrara hacet yok. Çıkmaz sokaktan araba geçmez, eşek sırtında satıcılar dolanıp çıkar. Çocuklar trafikten uzak daha rahat oynarlar. Şehirlerin böyle kapalı alanlara ihtiyacı olduğunu fark eden Batılılar trafiğin girmediği, rahat dolaşılan gezi ve alışveriş yerleri açıyorlar. Bizim büyük şehirlerimizde de son yıllarda buna benzer yerler kuruluyor. Eğer İstanbul aklı selime teslim edilip tabii ve tarihî dokusu bozulmadan geliştirilmiş bir şehir olarak yirminci yüzyılı geçirebilseydi klâsik sokak kültürümüz, insanî ilişkilerimiz de korunmuş olurdu.


Bitişik nizamlı evler, küçük aralıklarda çıkmaz sokaklar meydana getirmiştir. Sokaklar dar ve Arnavut kaldırımı denilen moloz taşlarla kaplıdır. Bütün sokaklar caminin veya iş merkezinin olduğu imaret veya arastaya çıkmaktadır. Birçok eski ev; sonradan gördükleri onarım ve tadilatlar sonucu orijinal özelliklerini kaybetmiştir.


Çıkmaz sokaklar ile açmazlara mahkum dayatmalar arasında bir denge var mı bizim farkına varamadığımız?!.


İnsanların köşeli duvarlar arasında, paravanlar içinde mutlu olmaları imkansızlaştı gitgide. Başını yastığa koyunca tavanın nakışları arasından uzak yolculuklara çıkan, kündekârî pervazların çerçevelediği ufuklardan aşıp giden kadim zaman güzelleri geri dönmeyecek mi? Ayağı toprağın münhanilerine değmeyen insanın kara toprak ile alışverişi ne olabilir ki?


Keskin çizgiler çok zaman münhaniler içinde güzeldir. Deniz ufkuna lirizmi veren onun dalgalarıdır bizce. Bir minarenin şakulî estetiği keskin hatlarını değiştiren şerefesinde yahut kubbede gizlidir.


Güneş her zaman bir tepenin üstünden doğar ve ay her gün bir başka şekilde batar: Dolunay ya da hilal... Güneş, Ay ve yıldız... Işık, daima köşesizdir.


Ve şahsiyetleri mekanlar belirler...