Plastik Hasan'ın Karizması
Düğünün tam hareketli bir sahnesinde bizim Hasan galeyana geldi ve müzik çalanların yanına vararak heyyyyt diye bir nara attı
İsmail DETSELİ
1967 sonlarıydı. O da bazı eskilere özenti duyuyor ve onların yaşamlarından kesitler dinlediği için onlar gibi nam yapmak istiyordu.
Onlar eski İzmir’de nam yapmış efelerdi. Gerçi artık o efsaneleşmiş hakiki efelerin bulaşıkları, döküntüleri kalmıştı dillerde ama yine de efe adı ile anılıyorlar ya yeterdi.
Anne babanın ilgisizliğinden kötü duruma düşmüş.
Hasan aslında temiz bir semtin çocuğuydu. İzmir’de ilkokulu bitirip tam arkadaşlarıyla gezmeye tozmaya başlayacağı zaman babası onu kunduracı çıraklığına vermiş.
İzmir’de Başdurak Camii civarlarında bir handa önce ayakkabı çırağı, sonra kalfası ve sonra da iyi bir ayakkabı ustası olarak kendini gayet iyi yetiştirmiş, beş yıl içinde eline su dökülemez usta olmuştu. Ama akşam eve gelişlerinde iyi bir aile ortamının olmayışı, onunla ilgilenmemesi Hasan’ı yanlış yollara saptırmış, içki ve kumar düşkünü oluvermiş. Yalnız kimseye zararı dokunmazdı. İlk zamanlar kazancı iyiydi. Onunla bütün ihtiyaçlarını, elbise, yiyecek, içecek gibi şeyleri kendi temin ediyordu. Aşk mı: Bazen geçici olarak bir kıza âşık olur, ama onun aşkı bir anlıktır, o anda o kız uğruna canını bile esirgemeyen Hasan, içki ve kumara dönünce kızı, aşkı, sevdayı falan unuturdu. Ama birini sevdi mi erkek veya kız arkadaşı kim olursa olsun tam sever, arkadaş tuttuklarını katiyen harcamaz, onunla ölüme bile gözünü kırpmadan giderdi.
Bir keresinde tanıştığı bir kızı İnciraltı’na, denize yüzmeye götürecekti. Bir gün evvel sözleşmişlerdi ama Hasan randevuya biraz geç kalmıştı. Kız bekliyor, çok ayıp olacak, sonra ben onun yüzüne nasıl bakarım, bu delikanlılık mı diye Eşrefpaşa’dan, bayram yerinden, varyanttan koşarak konak vapur iskelesine on dakikada varıp kıza söz verdiği saatte randevusuna yetiştiğini ben biliyorum Hasan’ın.
Hasan dedesi ölmeden evvel zamana uygun olarak mütevazı yetişmiş, dini konulardan da haberdardı. Yalnız yaptığı bazı işlerin kötü olduğunu, hatalı olduğunu bildiği halde yine de içindeki sese ve düşkünlüğe engel olamıyordu herhalde. Akşam iş dönüşü veya işe gitmemiş ise duyduğu düğün ve eğlence yerlerine gider, orada kendince düğün ahalisini veya mahallenin genç kızlarını korur. İçki içip aşırıya kaçanları sakinleştir veya döver. Böyle bir Hasan. Ha neden mi ‘Plastik’ denir namına? Söyleyeyim bu tip insanlar, âşıklar gibi kendilerine bir isim koydururlar. Sanki onun mahlasıymış gibi bu da Hasan’ın lakabıdır. Bünyesi zayıf ama sert elli, seri ve kıvrak hareketlerinden dolayı plastik Hasan namını almış arkadaşları arasında.
Mesleği ayakkabıcı olduğundan falçatayı (ayakkabıcıların kullandığı sapsız,ucu keskin bir demir bıçak) iyi ve maharetli kullanır, daima sağ kolunun içinde taşır ve hasmına anında darbeyi vuruverir. Polisiye aramalarında da nasıl yapıyorsa falçata üzerinde asla bulunamaz. İzmir’de Bayramyeri, Yapıcıoğlu, Eşrefpaşa, Cicipark, İki Çeşmelik, Kale gibi yerlerde 1968’li yılların namlısıdır Hasan.
Bir akşam arkadaşlarından fakir birinin bir ayakkabıya ihtiyacı olduğunu, bunu parasız yapabileceklerini, ama işin çokluğundan buna zaman bulamadıklarını bir eğlence yerinde içki masasında dinler. Oradan kalktıktan sonra Murat denen ayakkabı imalat atölyesi olan arkadaşını yanına çağırır. Gizlice ona derki, “Bu fakir kimseye ayakkabı yapmak çok mu elzem Murat’ım” der. O da “Evet Hasan abi hele senin gibi bir usta yapsa ne iyi olurdu. O mahir ellerini bir konuştursan” der.
Hasan “tamam” der, bu ayakkabı yapma görevini ertesi gün için üstlenir ve söz verir. Yarın Murat’ın dükkânına gidecek, o sözü edilen zenneyi (kadın ayakkabısı) yapacaktır. Sevinçle gider evine, yatağına yatar. Hasan bu tür iyilikleri çok sever. Böyle de sevecendir yüreği, yufkadır. Sabah erken kalkar, artık anne baba evinde değildir, zorlukla kiraladığı bir tanıdığının tek odalı bekar evinde kalmaktadır. O gece çok soğuk olduğundan üşüyen Hasan’ın da hamam ihtiyacı doğmuştur.
İlk defa dışarıdaki bir umumi banyoya gidecek, banyo yapacak, ama mutlaka yapacak, buna şiddetle ihtiyacı vardır. Yürür arkadaşının atölyesine doğru, böyle atölyeye girmemeli yoksa adamın dükkânına uğursuzluk olacağına inanır.
Ve erkence kalkar yol üstünde bir hamamın kapısından sabahın erken saatinde girer. Bakar kapının giriş kenarında bir yazı var “Hamam otu kullanmak belediyece yasaktır” yazılı. Hasan dikkatlice bakar, bir anlam veremez, bir şey anlayamaz, böyle bir şey duymamıştır. Bir görevliye seslenir “Hop hemşerim, bu yazı ne demek? Hamam otu nedir?” “Abi bir türlü temizlik maddesidir, ama kullanması yasaktır. Biraz pis kokar da” cevabını alınca şaşırır. Hasan’ın bir temizlik aletine ihtiyacı olduğunu anlayan hamam görevlisi abi sen şunu al der eline bir tıraş makinesi tutuşturur. Makinenin jileti de ağzında takılıdır.
Hasan içeri girer, parası umumi yıkanma yerine yeterli veya ona göre bilet almış kapıdan. Hamama bir girer, her taraf adamla dolu, etrafa bakınır. Ve hemen orda olan 3-5 kişiyi bir nara atarak hamamdan kovalar ve ben yıkanıncaya kadar kimse yanıma gelmesin, tamam mı lan der. Çünkü hamamda bile başkalarının yanında çıplak gezmeyi hazmedemez Hasan. Hemen adamlar gidip hamamcıya durumu şikâyet ederler. Hamamcı tam müdahale edecekken bizim Hasan’ı iyi tanıyan birisi gelir yapmayın burada şiddetli kavga çıkarırsınız o yıkansın gitsin. O hem iyi hem de çok şerli bir adamdır, bulaşmayın der. Hamamcı akıllı bir adamdır, durumu idare eder. Hasan vücut temizliğine başlar. Bir saf adam hamama girer, Hasan’ı makine ile temizlenirken görür. Hasan dışarı çıkması için biraz işaret eder, gariban anlayamaz yanından ayırmadığı falçatayı çeker, tam adamın üzerine yürüyecek yere bırakmış olduğu jiletli makinenin farkına varmaz sabun kırıntısından ayağı kayar ve makinenin üzerine düşer.
Sağ baldırını jiletli alet ciddi biçimde yaralar. Ama Plastik Hasan büyük bir çeviklik ve cesaretle kurulanma havlusunu yaranın üzerine basar ve dışarıya fırlar, hamamın diğer kabinlerinden birine girer ve hemen kendi usulünce tedaviye başlar. Ve kimseye yük olmadan ve çaktırmadan hamamı terk eder.
Fakat yara derindir sonra oturup kalkmasına engeldir. Çalışacağı Murat’ın dükkânına varır, söz verdiği gibi ayakkabıyı öğleye kadar yapar, kalıba çeker, ertesi gün gelip kalıptan çıkarıp son şeklini verecektir. Murat’tan müsaade alır ayrılır oradan,
Ama baldırındaki sızı dayanılmaz bir hal almış ayrıca kanama da devam etmektedir. Bir hastaneye gider. Muayene olur Dr. birkaç gün yatması gerektiğini söyler ama Hasan hastanede yatmayı hiç denememiştir ve yatmaz, itiraz eder. Hastaneden ayrılacağı zaman Dr hiç olmazsa bir fitil koyalım, yaraya işlesin mikrop kapmış, bunun sonu tehlike olur demiş. Fitilin ne olduğunu bile bilmeyen Hasan kabul eder. Ve Dr. gazlı bezden bir fitil yapıp yaranın ağzına koyunca hasan gerisine döner yan gözü ile bir bakar ki fitilin ucu dışarıda Dr. Bey bu böyle mi duracak der? Evet, cevabını alınca Hasan ayıp ettin Doktor Bey, olur mu, sen bizim karizmayı çizdin bizim âlemde böyle bir tedavi usulü yoktur. Yani biz arkamızda böyle kuyrukla mı gezeceğiz deyince,Dr ya yatacaksın yada böyle gezeceksin der. Hasan Doktor Bey verilmiş bir sözümüz vardır oturmayız gezeriz ama sözümüzü yemeyiz der ve gider. Üç gün oturmadan gezer o ayakkabıyı da yapar ve onca arkadaşı Hasan’ın karizmasının çizildiğinin farkına varamaz. Konuşmalarımız esnasında Hasan’ın şu sözleri hep kulağımda kalmıştır. İsmail gardaş, jilet bile kıçımızı yarıya kadar kesti ama kimseye çaktırmadık, yaramıza baktırmadık, bunlar bize vız gelir derdi.
Yıllar var ki Hasan arkadaşımdan haber alamıyorum çünkü yollarımız ayrı düştü. Zaten onun yolu ile benim yolum ayrı idi. Ama yine de onun arkadaşlığını seviyordum. Bütün zorluklara ve yokluklara rağmen arkadaşlıktan ve gardaşlıktan taviz vermez, bütün samimiyeti ve bütün varlığıyla kendi yolu yanlış olsa da o hep doğrunun yanında yer alır, asla para pul veya hatır için kimseye kulluk etmezdi.
Bir gün yine İki Çeşmelik’te buluştuk, birer nargile içtik, tam ayrılacağız, Hasan “İsmail bilader akşam Yapıcıoğlu’nda düğün salonunda bir akrabamızın düğünü var, beklerim mutlaka gelmelisin. Gardaş sen güzel şiir yazar ve okursun. Bizim orda komşu biri var, o garibanın düğününü şenlendirelim” dedi.
Akşam tekrar buluştuk, zaten evde bekleyen yok beni. Onun yine gideceği bir evi vardı. Oysa o da bizim bekarhaneye düşmüştü, bizimki de bir bekârhane, gitsek de olur gitmesek de. Hasan ile o akşam buluştuk ve Yapıcıoğlu semtinde, İzmir’e tepeden bakan bir yerde, Kadifekale sırtlarındaki düğün salonuna gittik. Şöyle gerilerde bir yerlere oturduk. Düğünün tam hareketli bir sahnesinde bizim Hasan galeyana geldi ve müzik çalanların yanına vararak heyyyyt diye bir nara attı ve “Durun len benim Gardaşım İsmail Agora Meyhanesi şiirini okuyacak herkes dinlesin” dedi. Eli mahkûm onu okuyacağız, başka çaremiz yok. Bu tür yerlerde konuşma yeteneğimiz de yok, daha o yıllarda ne de olsa utangaç bir Anadolu çocuğuyuz. Çaresiz aldık mikrofonu elimize ve sanırım güzelce Agora Meyhanesi’ni okuduk ve büyük bir gürültü ile alkışlandık.
“Burası Agora Meyhanesi/Burada yaşanır aşkların/ En güzeli ve en şahanesi” derken yanıma düğün sahibi oğlanın babası geliverdi. Bilmem Hasan’ın şerrinden, bilmem o kalabalıktaki jestinden şiir bitinceye kadar yanımda durdu. Ve hemen bizim şiir bitiminde o günkü zamana göre çok denecek kadar bir para ile beni ödüllendirdi. Aslında Hasan’ın dediğine göre fakir bir adammış ama herhalde gönlü zenginmiş ki bunu yaptı. Ama bizim de belki cebimizde sigara parası bile yoktu. Yine de o parayı biz Hasan arkadaşımla birlikte gidip gelin hanım bacımıza takı olarak takıverdik. Hasan’ın komşusu olan damat beye saadetler dileyip o düğün salonundan ayrıldık. Düğünde bulunan Hasan arkadaşımın annesinin “Ne olur Hasan’ım İsmail ile beraber gelin. Bugün evde kalın, hem babanla da konuşursunuz, evi terk etme” diye yalvarmasına rağmen sessizce çıkıp gittik. Bir başka ıssız mekânda gecelemek üzere arkası basık ayakkabılarımızın ucuna basarak sessiz sedasız gözlerden uzaklaştık.
Hasan arkadaşım hem gidiyor hem de
İzmirin kavakları
Dökülür yapraklarıııı
Bize de derler Çakıcı yar fidan boylum
Yıkarız konakları
diye mırıldanıyordu.