Oğuz'dan ihtilallere bir yolculuk
12 eylül sonrası tam yedi sene domates biber sattım. Bir cuntacının emriyle 1402’lik olmuştum...
12 MART-12 EYLÜL
Geçmişe Bir Yolculuk
Zeki OĞUZ
Bugünlerde gazeteler hep 12 mart 12 eylül eleştirileriyle dolu. Bu konuda okuduğum her yazı beni geçmişe götürüyor, hiçte hoş olmayan anıları çağrıştırıyor. Yaşadığımız, daha doğrusu bize yaşattırılan iğrençlikler geliyor gözlerimin önüne. Bu yüzden bu yazıda tarihi, doğal güzelliklere değil geçmiş yıllarıma bir yolculuk yapacağım.
12 Mart döneminde sağı-solu yeni tanımaya başlayan ama sola daha yakın duran birisiydim. Zamanımı köyde geçiriyordum ama şehre indiğimde iki uğrak yerim vardı. Biri Gazi Lisesinin karşısındaki eski kitapçı Hasan amcaydı. Ondan bol bol kitap dergi alır köyde okurdum. İkinci durağım ise Türkiye Öğretmenler Sendikasıydı. Çok istememe rağmen okuyup öğretmen olamamıştım, öğretmenlerin arasında oturmak, onların güzel sohbetlerini dinlemek hoşuma gidiyordu.
12 Mart Muhtırası’nı da sendikanın radyosundan dinlemiştim
Sonra ceberut, faşist cunta kök söktürmeye başladı ülkede. İsrail konsolosunun kaçırılması bahane edilerek ülkede ne kadar solcu varsa toplanmaya başladı. İşkencehaneler onları bekliyordu
Bu demirkolların bana bile uzanabileceği hiç aklıma gelmemişti. Mayıs ayının sonlarına doğru köyde bağ belliyordum bir köylümüzle birlikte. Baharın bütün güzelliklerinin serpildiği, işlerin alabildiğine çoğaldığı günlerdi. Bir gün sabahın köründe kalkmış işe gitmeye hazırlanırken kapım çalındı. Köyün muhtarıydı. “ Jandarmalar senin için geldiler” dedi. Sokağa çıktım, iki cemse dolusu asker. Tam Aziz Nesin’lik bir durum. Kara kuru bir köylüye karşı iki cemse dolusu asker. Nasıl birden bire haber aldılarsa sabahın köründe bütün köylü sokakta. Çoğu damlara çıkışmış seyrediyorlar olup biteni.
Sanırım bir Cumartesi günüydü. Muhtar araya girdi. “Ben pazartesi günü gönderirim” dedi. Karşısında yaman bir anarşist bulacağını zannederken karşısında benim gibi birini bulan komutan da şaşırmış gibiydi. Muhtarı kırmadı.
Pazartesi günü gittim karakola. Orada iki gün bekletip Konya emniyetine götürdüler. Zemin katta daracık bir odaya attılar. İçerde birkaç kişi daha vardı. Hepsi öğretmendi. Burada tam bir hafta sorgusuz sualsiz tuttular. Odanın saray çarşısına bakan küçük bir penceresi vardı. Nasılsa dedem burayı keşfetmiş. Arada bir gelip halimi soruyor. Bir gün yine geldi. ”Dede saç böreğini özledim, börek getir” dedim. Dedem pencereden ayrıldıktan az sonra odanın kapısı açıldı. “Kalkın gidiyorsunuz,”dedi bir polis. Dedem böreği yaptırmış. O böreği yemek kısmet olmamıştı.
Bir cibin içinde üç kişi Eskişehir yoluna düştük. Yanımdaki iki öğretmeni Eskişehir Sıkıyönetim komutanlığına teslim edeceklerdi. Beni de Ankara’ya götürüyorlardı. Üzerimde iş elbiselerim, ayağımda altları delinmiş, arkaları yırtılmış Sille lastikleri vardı.
Mamak cezaevi haberlerle beynimize iyice kazınmış ama orada yatacağım hiç aklıma gelmemişti. Ünlü yazar, eğitimci Fakir Baykurt, şair Kemal Burkay, şair dostum, iflah olmaz gezgin Dursun Özden orada tanıdığım insanlardı. Beni yargılayacak bir dava bulamayınca TOS davasına katmışlardı, ne ilgim varsa.
Soruşturmayı o dönemin azılı faşistlerinden Baki Tuğ yapıyordu. Ben hayatımda bu kadar cahil bir adam tanımadım. Bir dönem milletvekilliği de yapan bu adam beni sık sık sorguya çağırıyor ve her sorguda da “Sizler Rusya’dan para alıyormuşsunuz, ne yapıyorsunuz bu paraları” diye soruyordu. İlkinde ciddi olup olmadığını anlayamamıştım ama çok ciddiydi ve bu para işine iyice kafayı takmıştı. Yine bir gün aynı soruyu sorunca ayağımı burnuna doğru uzatıp “Bir yerlerden para gelse önce kendime bir ayakkabı alırdım” dedim. Bozuldu, kıpkırmızı oldu yüzü.
Duruşmalar başlar başlamazda tahliye oldum. Ama altı ayım gitmişti.
12 Eylül’dü ilk gözaltına alınan ben oldum. Meram yolundaki kışlaya varınca anladım bunu. Çok geçmedi sağcı solcu yüzlerce kişi getirilmeye başlandı.
Suçumuzun ne olduğunu da bilmiyorduk. Meğer o gün ne kadar dernek, sendika yöneticisi varsa toplamışlar. “Güvenliğinizi sağlamak için sizi buraya getirdik” diyordu bazı subaylar.
Memurlar Derneği Konya Temsilcisiydim, benim tutuklanış gerekçemde buydu. Bir olaya karışmışsın karışmamışsın, kimsenin umurunda değildi. Birkaç gün sonra Konya köylerinde ne kadar doğulu öğretmen varsa toplanıp geldiğini gördük. Bunların içinde Mehmet isimli genç bir öğretmen vardı. Sağla solla hiç ilgisi olmayan bir gençti. Bu çocuğa akıl almaz işkence yapıldı. En sonunda bir darağacı kurup “seni asacağız, son sözünü söyle” diyorlar. Çocuk koğuşa getirildiğinde yarı baygındı. Sonra aklını oynattı.
Yaşlı bir çingeneyi şikayet etmiş düşmanları. Adam işkenceden davul gibi şişti. Tabanları patladı. Silah istiyorlarmış, yok diyince basıyorlarmış falakayı. Adama en sonunda çocuklarına ilkel bir silah buldurup teslim ettirdi de dayaktan kurtuldu.
Bu sefer bir ayla kurtulmuştum
Çalıştığım dairenin dandik bir müdürü vardı. Gözaltına alınıp çıkmamı bahane ederek Erzurum’a sürdürdü. Bu dandik adam yüzünden tam beş yere sürgün gittim.
Erzurum Atatürk Üniversitesinde aynı dergilerde öyküler yazdığımız bir öğrenci çocuk vardı. Bir gün üniversiteye çağırdı beni. Güzel bir mayıs günüydü. Çimlerin üzerine oturup sohbet ettik. Okullarda çatışmaların durduğunu, bunu fırsat bilerek biran önce okullarını bitirmeleri gerektiğini söyledim
Altı ay sonra yeniden dönmüştüm Konya’daki iş yerime. Haydi bir tutuklama daha. Nedenini kimse bilmiyor. Sadece “Erzurum’a götüreceğiz seni” diyorlar. Götürdüler de.
Erzurum’da attıkları yer şu amerikan filmlerinde gördüğümüz cezaevlerine benziyor. Karşılıklı iki geçeli onlarca oda. Her birinde bir kişi kalıyor. En başta Polderli bir polis var. Adamı getirip atmışlar ve resmen unutmuşlar orada. İyi ki de unutmuşlar çünkü fazladan sigara alıp bize de ulaştırıyor. Yaktığı sigarayı iki parmağının arasına alıp öyle bir atıyor ki tam hücremizin önüne düşürüyor.
Kars’lı genç bir öğretmen vardı. Sonra aynı gün salıverildik ikimizde. Bu çocuğu sürekli sorguya çağırıyor, sürekli işkence ediyorlardı. Çocuk gördüğü işkenceye rağmen türkü çığırarak iniyordu sorgucuların arasında. Bu tavrı deli ediyordu adamları.
Sorgulamalar başlayınca anladım getiriliş nedenimi. Polis Erzurum Atatürk Üniversitesinden bir asistanı tutuklamış, aleyhinde delil bulabilmek için asistanın çevresindeki bütün öğrencileri toplamışlar. Bu ara benim adımda geçmiş sorgulamada.
Durmadan asistanı soruyorlar. Tanımadığım bir insan, ne diyebilirim ki.
En sonunda baş sorgucu, üniversitede öğrencilere söylediğim sözleri aynen tekrar etti. Evet, bu söylediklerim bir ayıma daha malolmuştu.
Üç-Dört çuval kitabı götürmüşlerdi. Bir gün sıkı yönetim mahkemesinden bir yazı geldi. Yasak olan iki kitabın dışında gerisini gidip almamı istiyorlardı. Gittim. İki saat önce kitapların yakıldığını söyledi görevli. Mahkeme kararına rağmen kitapların yakılmasını istemiş sıkı yönetim komutanı.
Çok sevdiğim, şimdi rahmetli olan çok sevdiğim bir arkadaşım vardı. Bir gün yolda karşılaştık. “Bu memleket yaşanmaz oldu, çekip gidelim” dedi.
“Bu faşist cuntacılara mı terk edeceğiz bu güzelim memleketi” dedim.
Sonra tam yedi sene domates biber sattım. Bir cuntacının emriyle 1402’lik olmuştum.
Sonrası mı?
İşte haftanın iki günü beraberiz. Perşembe günleri dertleşiriz. Cumartesi günleri birlikte oluruz memleketin güzel köşelerinde.