New York İzlenimleri
Uzun bir prosedürden sonra ilk defa kıtalar arası bir yolculuğa çıkıyorum. Bozoğlan yazdı..
BAHADIR BOZOĞLAN
“New York’un nüfusu yaklaşık 20 milyon ve bunun 10 milyonu kadarı New York City’de yaşıyor. Sonrada öğrendiğim kadarıyla burada 100 bin Türk yaşıyor. Genelde burada yaşayan ikinci göçmen dalgasıyla gelen Türkler eğitim, esnaflık ile uğraşıyor ve bir çoğunun da kendine özgü zanaatı var.”
Uzun bir prosedürden sonra ilk defa kıtalar arası bir yolculuğa çıkıyorum. Bu uzun yolculuğum ve seyahatimin ilk bölümünden… Yazıların bir kısmı o günkü tuttuğum not ve günlükten.
“Nedenini bilmediğim halde içimden bu ilk kıtalar arası yolculuğumdan bahsetmek yani kaleme almak istiyorum” diye başlayan 6 aylık ABD ziyaretim ve NEW YORK.
Yazmak istiyorum çünkü bunların aktarılması gereken önemli anılar ve izlenimler olacağı hissi var içimden. Elbette bu gezimin neler getireceği ve neler olacağını sezmek güç de olsa oldukça heyecanlıyım. Ama duygularımı ifade etmek zor ayrılırken dostlardan, akrabalardan, ailemden ve Anadolu’dan. İçimde dopdolu bir heyecan ve garip bir ayrılık burukluğu. Ama az çok İstanbul Atatürk Hava Limanı’na gelip beni uğurlayan babamın neler hissettiğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Evet bu sefer epeyce uzaklara gidiyorum, 13 saatlik bir yolculuk. İçimde bu yolculuk sırasında hep bir engel yaşayacakmış ve Amerika’ya ulaşamayacakmışım gibi bir hissi var, nedendir bilmem.
Kolay olmuyor New York işini ayarlamak, bir dizi mülakat kurs, pasaport ve vize başvuruları. Sırf bu gezi ve mülakat için bir dizi spora başlıyorum sosyal olmak adına ve her birine 6 ay devam ediyorum en azından: yüzme, ata binme vs. Epeyce belge ve sertifika tamamladıktan sonra mülakata girip iş onayını ve sonrada vize evrakları ve gene mülakat derken çok şükür vizeyi de alıyorum.
Evet, ne diyordum; Anadolu’dan ilk defa bu kadar uzaklaşıyordum ve karışık duygular bana refakat etmekteydi. Notlarımı ve günlüğümü yazarken New York’a 2 saat mesafede bir yaz kampındayım ve parçalı bulutlu havada çimlerde bir havlu üzerindeyim. Hava bu Atlas Okyanusu kıyısındaki kasabada bayağı nemli.. Ve bir yandan da yanımda bulunan otistiklere göz kulak olmaya çalışırken ve “Where are you going, stay here”, “nereye burada kal” derken Quantin’e ve diğerlerine.
Artık uçağa binme zamanı. Benim için açık bir havada İstanbul’u havadan görmek için ilk ve iyi bir fırsat. Ama itiraf edeyim bunca işlem ve zorluktan sonra uçakta kurulup New York’a yönelmiş olmak bana epeyce haz veriyor.
İstanbul’a beyaz bulutların arasından geçerken bakıyorum bir başka açıdan, yukarıdan ve bana çok güzel ve ihtişamlı geliyor güzel aziz İstanbul. Bu çok hoşuma gitti ve içimde şimdi heyecan, buruklukla beraber tuhaf bir haz ve mutluluk var yukarıdan İstanbul’a bakarken New York seferli uçakta. Sanki, bir bulut tarlası ve masmavi Marmara eşlik ediyor İstanbul ‘a. Aradan sıyrılan yeşillerle beraber, mavi beyaz ve yeşil. Bu manzarayı size bırakıp devam edelim. Ve uçak kalkıyor, ufukta ilerliyoruz artık İstanbul arkada. Ve ilk mola için Almanya’nın Frankfurt şehrinde duruyor ve uçak değiştiriyoruz. Etrafı yeşille boyanmış ve etrafında mavi ırmakların aktığı Frankfurt. Frankfurt şehrinin etrafında şehrin içini dışına bağlayan düzenli çevre yolları görünüyor.
3 saatlik rahat bir yolculuktan sonra Frankfurt’tayım. Frankfurt hava limanı Avrupa’nın en büyük ikinci hava limanı ve çalışanların birçoğu Türk. Havalimanında iş için aracılık yapan firmanın benim ve İstanbul’dan gelecek olan bayanın biletlerini karıştırması nedeniyle Frankfurt’ta hava limanında buluşup kendi adımıza olan biletleri değiştirmeyi planlıyoruz ama Almanya vizesi, Shengen vizem olmadığı için orta alanda dolaşıp orta derece Almancam ile anons yaptırmaktan başka çarem kalmıyor. Neyse ki uçağın kalkmasına 30 dakika kala birbirimizi bulup biletleri değiştiriyoruz. Hava limanı ve Almanya ile ilgili en önemli tespit ise Burgerci de yediğiniz burgerlerin ketchup ve mayonezi için ekstra para ödemek zorunda olmanız.
Yaklaşık 10 saatlik yolculuktan sonra New York’un yaklaşık 2 saat mesafe uzaklıkta olan JFK hava limanına varıyoruz. Yolculuk ile ilgili en ilginç olan şey ise hep batıya gitmekten dolayı sürekli havanın açık ve güneşli olması yani güneş sizi hiç bırakmıyor uçağın tekeri yere değene kadar. Hava limanında şirketten arkadaşlar karşılıyor ve bizi New Jersey yakınlarında bir otele götürüyorlar. Burada iki gün kalıp oryantasyon programlarına katılıyorum.
Boş zamanlarda otelin etrafında biraz keşif yapmaya çıkıyoruz birkaç arkadaşla ve az ilerdeki Moğolistan, Çin, Amerikan ve Kore yemekleri satan bir restorana girmeye karar veriyoruz. Açık büfe servis yapana yemeklerde yediklerin için sadece 15 dolar veriyorsunuz. Amerika için bu iyi bir fiyat ama epeyce aramadan sonra Korelilerin böcekli, Çinlilerin garip tatlı soslu, Moğolistanlıların bol baharatlı ve acılı ve Amerikalıların Baconlı (domut eti) yiyeceklerinden dolayı dondurma yemekten başka bir çarem kalmıyor ve böylece 15 dolara güzel bir dondurma yiyorum. New Jersey New York’un güneyinde yer alan Türklerin epeyce bulunduğu küçük bir eyalet.
İki günün sonun bizi New York’un yaklaşık iki saat mesafede kuzeyinde New York’un başkenti Albany yolunda bulunun High Falls kasabasındaki kampımıza gitmek üzere ayrılıyoruz. High Falls yeşiller içinde müstakil evlerin arasında belli bir uzaklık olan ve genelde İrlanda kökenli Amerikalıların yaşadığı küçük bir kasaba. İnsanları sıcakkanlı. Kampa geliyoruz ve ilk izlenimlerim Otistik, Down Sendromu, ADHS; ADD vs gibi zihinsel engelleri olanların kaldığı ve karşılığında birçoğunun ailesinin haftalık yaklaşık 10 bin dolar ödediği ve bazılarının devlet tarafından karşılandığı Yahudiler tarafından işletilen bu kampta organizasyon hiçte iyi görünmüyor.
Kampta genelde kahvaltıda Amerikan tarzı mısır gevreği, reçel, fındık ezmesi, soğuk yumurta, kahve ve konsantre meyve suyu, öğle ve akşam yemeğinde ise, burger çeşitleri, makarna, tavuk, salata, patates haşlaması vs. yiyoruz. Şehirden New York’tan epey uzağız. İlk hafta tanışma ve kaynaşmanın ardından nihayet New York’a gitmek için fırsat buluyoruz. Bu arada farklı ülkeler için farklı fiyat ve sürede olan telefon kartlarından alıyorum. Her ne kadar 100 veya 120 dakikalık deseler de sakın inanmayın bu süre bir seferde hepsini tüketirseniz. Tüketmeseniz her seferinde süre epeyce azalıyor neredeyse 3’te birine iniyor.
Evet onca vize işlemi, prosedür, mülakat, yolculuk, kamp ve nihayet New York şehrine gidiyoruz. Yani New York City, New York’un en önemli şehri denilebilir. New York’un nüfusu yaklaşık 20 milyon ve bunun 10 milyonu kadarı New York City’de yaşıyor. Sonrada öğrendiğim kadarıyla burada 100 bin Türk yaşıyor. Genelde burada yaşayan ikinci göçmen dalgasıyla gelen Türkler eğitim, esnaflık ile uğraşıyor ve bir çoğunun da kendine özgü zanaatı var: boya ustası, ahşap kaplama vs gibi. İki saatlik yolculuktan sonra uzunca bir köprüden geçiyoruz ve New York’un muhteşem gökdelenlerine oldukça yakınınız. Burası Manhattan yani New York City’nin kalbi ve merkezi. Burası etrafın sularla çevrili bir yarım ada. Etrafı tamamıyla kordonla ve yürüme yolları ve parklarla kaplı ve iç taraflarda yüksek gökdelenler var. Birçoğu iş merkezi veya alışveriş merkezi ve oteller var. Burası üç kısma ayrılıyor Down Town, Uo Town ve Mid Town olmak üzere yani Manhattan’ın alt, orta ve üstü. Caddeler ise enlemesine kesenler sayı boylamasına kesenler ise harfle isimlendiriliyor. 100’den fazla enine kesen ve neredeyse bütün harfler kadar boylamasına kesen cadde var. Boylamasına kesen caddeler kendi aralarında batı ve doğu olarak ikiye ayrılıyor yani Manhattan yarım adası bakla dilimleri gibi ayrılmış ve kirli olmasına karşın oldukça düzenli. Ve bu yarım adamın tam ortasında da birkaç kilometre kare büyük bir park, Central Park. Bu büyük şehrin ortasındaki bu muhteşem parkta yürümek çok heyecan verici. Ama central parka ve City’e gelmekte kolay olmuyor.
Ankara’dan dostum Erdinç ile beraber kamptan ayrılmak üzere hazırlanıyoruz. Sabah 6.00 gün burada erken başlıyor. Mısır gevreği ve süt ile her zamanki kahvaltımızdan yaptıktan sonra kampın yönetici Denny sağ olsun bizi bulunduğum High Falls kasabasına en yakın otobüs durağının bulunduğu Rosandale’a bırakıyor. Burası City’e (New York City) iki saat mesafede. Denny Amerika’nın bir çok yerinde görebileceğiniz Beggel ve Coffee (Bir çeşit poğaça ve kahve satan yer) shopa sokuyor. Sıcak Beggellernden ve az da olsa acı olan kahvelerden gene sağ olsun ısmarlıyor otobüs beklerken. Bu arada hatırlatmakta fayda ABD’de hemen hemen her şey large, large coffee, large pizza, large burger, large chips, large coke vs. (yani büyük) otobüsleri geniş dolayısıyla obezlik yaygın bir hastalık. Onların small’u (küçük boyu) bizim large’a denk geliyor. Yanda hırdavat satan dükkândan otobüs biletimizi alıp biniyoruz.
Otobüsler geniş ve rahat, genelde içinde tuvalet bulunuyor, çok hijyenik olmasa da. ABD’de otobüse binerken en arka koltukta oturmamaya özen gösterseniz iyi olur. Otobüslerle ilgili en çok aklımda kalan şey ise “Next Stop is Rosandale” “Bir sonraki durak Rosandale” sözü bunu her durak için söylüyor şoför bizzat kendisi.
Evet geniş otobüste rahat bir yolculuktan sonra 09.30 gibi City’ye varıyoruz. Dünyanın en eski metro hattının bulunduğu ve hemen her harfe denk gelen 29’dan fazla metro ve tren hattı mevcut hangi metro güzergahını tercih etmeniz gerektiğini öğrenmeniz biraz zaman alıyor. Şehir tüm ihtişamıyla bizi karşılıyor. Yoğun bir gökdelen bombardımanına tutuluyorsunuz ve bu baş döndürücü oluyor ama birkaç gün sonra yaklaşık 5 milyon insanın bulunduğu ve 10 milyon insanın hareket halinde bulunduğu bu şehir biraz karmaşık ve sıkıcı geliyor.
Burası Manhattan ve New York City’nin merkezi ve City ise New York State’in eyaletinin en kalabalık ve gelişmiş şehri. Manhattan yarım adasının en merkezi yeri ise Centr 
Şehirdeki en büyük bina Empire State Building dikkatimizden kaçmıyor. İçinde bir çok mağaza ve ofis bulunuyor ve isteyen bilet alarak en üst kata manzaranın tadının çıkarma için çıkabiliyor. Manhattan yarım adasına bir çok köprü, tüp geçit metro ve otobüsler için bağlanıyor bu kalabalık şehirde yollar adeta baklava dilimleri gibi düzgün ve planlı. Genel büyük geniş birkaç bulvar ve bunları kesen bir çok cadde ve yol var. Elinizde adres olduğu sürece her yeri bulmak kolay hemen hemen her şeyi pahalı da olsa internette görmek mümkün. Manhattan’ın kalbi daha çok orta ve aşağı kısımlarda atıyor yukarı kısımda ise İspanyol Harlemi yani genelde güney Amerikalıların yaşadığı sorunlu mahalle bulunuyor buralar 170’li caddelerden sonra orta kısımlarda otel, alışveriş merkezi, restoranlar ve iş merkezleri var en alt kısım (DownTown) burası daha tursitik ve on binlerce Çinlinin yaşadığı China Town’u barındırıyor güney batısında ve her şey Çin ve Çinli: alışkanlıklar, yiyecekler ve isimler. Orta kısımda (Mid Town) kamera vs. satan elektronik mağazaları, marketler ve kafeler bulmak mümkün. Manhattan ve ABD’de her yerde dinlenmek, diz üstü bilgisayarınızı kullanmak ve güzel bir kahve içmek için Star Bucks’lar bulabilirsiniz. En ilginç olan ise standart dükkanlar, caddeler, binalar genelde birbirine benziyor. Çin’lileri bahsetmişken Musevileri de anmakta fayda var, aynı zamanda onlarca Musevi’nin siyah ceket ve pantolon ve beyaz gömlek ve kıvrım kıvrım favorileri ve başlarının tam ortalarında Kipa (Yahudi takkesi) ları ile dolaştığı büyük bir elektronik mağazası var. Central park dışında, en önemli ve gözde yerler ise meşhur Broadway tiyatroları, 42. Cadde, Time square (zaman meydanı) ve özelikle buralar akşamları çok renkli ve daha baş döndürücü oluyor…..