Şakir Tuncay Uyaroğlu

Şakir Tuncay Uyaroğlu

Necmettin Erbakan Üniversitesinden Edebî Esintiler…

Saygı değer okuyucularım, bir zamanlar Üniversiteme bağlı olan, daha sonra Necmettin Erbakan Üniversitesine devrettiğimiz Eğitim Fakülte’mizden, -şimdi her biri yurt köşelerinde öğretmenlik yapan- kalemi güçlü öğrencilerimi, bugün köşemde misafir ediyorum. Benim için her biri bir pırlanta kıymetinde olan değerli arkadaşlarım, sizlerle gurur duyuyorum. Yüreğinize sağlık… Ne mutlu bana ki, sizlerin hocası olma bahtiyarlığına eriştim.

Perinur Giray / Kimya Öğretmenliği

Sizin Diliniz de Türk’çe mi?

Bir milletin millî kimliğini, kültürünü, bağımsızlığını, özgürlüğünü oluşturan değerler vardır. Dil bu değerlerin en başında gelir.

Bir an için dilimizi kullanamadığımızı düşünelim; duygu ve düşüncelerimizin içimizde kaldığını, heyecanlandığımızda ani tepkiler veremeyeceğimizi, insanlarla iletişimimizin kesildiğini varsayalım. Böyle bir duruma katlanabilir miydik?

Şu an içinde bulunduğumuz tablo, geleceğimizin bu sessizliğe yakın olduğunun bir göstergesidir. Dilimize giren yabancı kelimeler, anlaşılması ve telâffuzu zor cümleler; insanların aynı dili kullanmalarına rağmen, birbirleriyle anlaşamamasının bir göstergesidir.

Yabancıya olan bu hayranlık neden? Mavi gözlü kurtarıcımıza ve bizi geleceğe hazırlayan öğretmenlerimize yapılan bu saygısızlık neden? Türkçemize yapılan bu haksızlık… Dilimize giren yabancı kelimeler hayatımızın bir parçası olmuş âdeta: Baby Giyim, Mega Center, Happy Market…

Kültürümüzü, tarihimizi, geleceğimizi, geçmişimizi sağlayan bu dile yapılan haksızlığa bir dur demeliyiz. Gelecek nesillere ne bırakacağız yoksa? Geçmişini bilmeyen bir millet, eli kolu olmayan insanlara benzer.

Ben de özgürlüğümüzü, kültürümüzü, tarihimizi, bağımsızlığımızı, millî kimliğimizi sağlayan bu değeri, şu an yükseköğrenimime devam ettiğim okulumdaki Şakir Hocamdan öğrendim. Bazı değerlerin farkına onun sayesinde vardım. Mavi gözlü Hocama minnettar olduğumu söylemeden geçemeyeceğim.

Arkamıza dönüp baktığımızda bu pişmanlığı yaşamamak için millî kimliğimize ve dilimize sahip çıkmalıyız. Yoksa, ne yazık ki kültürümüz de elimizden gidecek. Gelecek nesillerimizin yabancı sömürgeler altına girmesini istemiyorsak, konuşmamıza daha fazla özen göstermeli, elimizden gelen her şeyi yapmalıyız. Türkiye’de yaşıyorsak, Türk’çe konuşmamız gerektiğini unutmamalıyız.

 

Fatma Öztürk / Sosyal Bilgiler Öğretmenliği

Dilimizin Kokusu

Bebek kokulu Türkçe… Bir annenin yeni doğmuş çocuğunun kokusu gibidir Türkçe… Kokladıkça sinmez, bitmez kokusu. İçimize çektikçe daha da çekmek isteriz o kokuyu. O koku öyle bir ferah, öyle bir dalgalıdır ki…

O kokuyu etrafa yaymak isteriz. Bunu herkes hissetsin isteriz. Bizim aldığımız kokudan herkes nasiplensin isteriz. Bu kokuyla kara sevdalıları zehirlemek değil amacımız.

O kokuyu insanlara aşılamak isterken ondan olmayalım. Onu insanlara yavaş yavaş, sindire sindire koklatmalı; burunları bu kokuyu alırken yeniden hayata dönmeli insanlar, tıpkı yeni doğmuş bir bebek gibi. Kokular hiç eksilmemeli. Gelecek kuşaklara da bu kokuyu bırakabilmeliler.

Bu koku bizim naçiz vücudumuz gibi kaybolmamalı, ölmemeli hemen, ilelebet devam etmeli. Dünya durdukça bu koku hissedilmeli hep. Atmosferin dünyayı sardığı gibi sarmalı, kuşatmalı bu koku, insanların içine işlemeli. Bir cevher gibi saklanmalı orada. Bu kokuyu her zaman gelecek kuşaklara aktarabilmek için korumalıyız tabii ki.

Yabancı dillere mahkûm olmamalı nadide kokumuz, bebek gibi kokan gül kokumuzu diğer kokular içinde aramamalıyız. Ta metrelerce öteden hissedilmeli, algılanmalı bebek kokumuz.

Anneler yeni doğmuş bebek kokusunu aramamalı, istediği zaman istediği yerde hissetmeli o kokuyu. Yaşlıların umutları gibi, gençlerin hayalleri gibi, çocukların sevinçleri gibi tükenmemeli bu koku.

Bizimle birlikte o da yaşamalı, o da yayılmalı her tarafa; onu korumak için elimizden gelenin daha fazlasını yapmalıyız. Teknolojiye alet olmamalı kokumuz, çocukların dilinde sakız gibi dolaşmamalı kelimelerimiz.

O kelimeleri telâffuz ederken utanç duymamalı yüreğimiz, kızarmamalıyız hemen. Bunun için, yabancı kelimeleri dilimize sokmamaya gayret etmeliyiz.

Onu bir kavanozun içinde kelebek gibi saklamalıyız. Açarsam uçacak, açmazsam ölecek. İşte bunu bekler gibi tetikte olmalıyız hep. Anadolu kokan biricik kelimelerimizi yeniden hayata döndürmeliyiz. Kısaltalım derken, o kokuyu kaybetmemeli kelimeler. Daima yaşamalı bebek kokumuz.

Onu diğer kokularla karıştırmamak, basitleştirmemek, kokudaki anne sıcaklığını yitirmemek de bizim elimizde. Güz gülleri gibi kokmamalı kokumuz, yıllarca ilelebet devam etmeli bu koku. Peygamber çiçeği gibi kokmalı, akmalı, yaymalı hep… Tıpkı bir kelebek kokusu…

 

Saliha Nur Söğütlü / Sosyal Bilgiler Öğretmenliği

Çık Türkçem Çık!

Neredesin Türkçem? Toprağını kim, hangi dil, hangi kültür işgal etti de seni böyle saf dışı bırakmaya uğraşıyorlar? Güzelliğini mi kıskandılar yoksa?

Hani küçükken, saklambaç oynardık da birbirimizi bulmaya çalışırdık. Seninle de mi saklambaç oynuyoruz yoksa, o yüzden mi bulamıyoruz seni? Haydi bak söylüyorum: ‘’Sağım, solum, önüm, arkam sobe…’’

Çık artık ortaya Türkçem, bak senin bahçende, toprağında; İngilizceyi, Fransızcayı buldum da bir tek seni bulamıyorum.

Aramadığım yer kalmadı, herkes çıktı ortaya, ama sen yoksun ortalıkta. Senin kıymetini bilen, seni eskisi gibi göklere çıkaracak arkadaşlarım da arıyor seni, haydi gel artık güzel Türkçem.

Eğer sen gelmezsen, yerini almak için uğraşanlar var, fırsat kolluyorlar. Onlara bu fırsatı vermeyelim artık. “Dağdan gelip bağdakini kovmak.” deyimi bizim için geçerli olmasın.

Her yere baktık bulamadık seni; kurumaya yüz tutmuş gül bahçesinin en güzel, en nadide gülü… Yoksa bize kırıldın mı, küstün mü, alıp başını gittin mi? Bize; “Gidiyorum artık, tükenmek üzereyim.” derken ciddi miydin?

Ortalığa çıkmadığına göre, kıymetini bilen kişilerin yanına gittin demek; öyle olsun, sen de haklısın, ne diyebiliriz ki, sonuna kadar haklısın…

Biz senin kıymetini bilemedik; bizi de kandırdılar, diğerlerini bize allayıp pulladılar. Biz de o sohbet cazibesine kandık. Seni kırdık, üzdük, bir kenara attık; ama sen yine bir şey demeden sustun, son gücünle direnmeye çalıştın.

Eğer ki, biraz uyanık olsaydık, seni atar mıydık bir köşeye, başımıza taç yapardık. Çekip gitmene izin verir miydik sanıyorsun.

Biz bir değil, bin hata yaptık be Türkçem. Gözünün içine baka baka, o dükkânlara yabancı tabelalar astık, sen direndin… Seni kaybetmemek için Türkçe konuşanlarla dalga geçtik; ne yapıyor, ne diyor bu diyerek.

Çağımıza ayak uydur, geç bu kelimeleri dedik; oysa seni unutmuşuz en nadide gülümüz. Biz seninle başlamadık mı konuşmaya, seninle öğrenmedik mi Türkçem.

Biz senin kıymetini bilemedik ey nadide gülümüz; sen bizi affet, affet ki geri dön, bizi de bırakma lütfen, küsme bize…

 

Fadime Kumtepe / Coğrafya Öğretmenliği

Savur Küllerimi Türkçem!

Küçük bir dokunuşla başladı her şey. Küçüktü, ama derinden etkiledi. Belki; önceden bu kadar anlam yüklü değildi kelimeler benim için, sıradandı. Sadece birbirimizi anlamak içindi.

Konya’ya adım atmakla başlamıştı zaten bu değişim; ama benliğimi, dilimi değiştiren, kapalı kapılar ardında gerçek hazinelere el uzatan biri vardı, soğuk samimiyetten uzak sandığım beton duvarlar ardında kucak açan bana sizdiniz hocam.

Büyüdüm; ama bomboş, kısır, yanlış, güzellikten uzak bir Türkçe ile büyüdüm. Oysa yanlış söylesem ne olur, düzgün telaffuz etsem ne olurdu düşüncem.

Türkçemizi bozmak, daha cazip kelimeleri yanlış kullanmak; bir oyun, bir eğlence gelirdi sanki farklı olduğumu sanırdım, yabancı kelime kullanmak insanı havalı, bilgili yaparmış, peh!

Külkedisi gibi bir anda değiştim bu bir yıl içinde. Siz bu acınacak hâldeki insana sihirli değneğinizle dokundunuz. Tek farkımız, benim değişimim gece yarısını bulmayacak.

Bizde eskiye dönüş olmayacak, biz ömür boyu sizin bize öğrettiğiniz gibi konuşacak, sizin bize verdiğiniz öğütlerle yaşayacağız.

Acıydı ağzım, acı saçıyordu dilim; uzatıp elinizi, söyleyip güzel sözünüzü bir şeker uzatmak gibi düzelttiniz Türkçemizi. Yanlışlar deryasına açılmış, kaybolmuştum. Fırtına savuruyordu beni, oradan oraya bir ışık gibi.

Bu zifiri karanlıkta, güzel Türkçem uzattı ellerini bana sizin dilinizle, sizin yüreğinizle. O soğuk, içi güzelliklerden uzak sözlerim üşütüyordu beni. Artık derin mânâlarında kaybolduğum Türkçem; dilimi, yüreğimi yakıyor, ısıtıyor benliğimi etrafımdakiler.

Ne kadar da güzelmişsin sen Türkçem; ben senin peçelerin ardındaki güzelliğini görmemişim, ta ki biri gelip peçeleri kaldırana kadar. Öyle derin bakma bana, çok pişmanım, içim acıyor.

Bir fısıltı olsan da eskiden yüreğimde hiç bitmeyecek, seni haykıracağım dilim ve gücüm yettiğince… Seninle çıktım gökyüzüne, seninle dolaştım hayal âlemini, seninle yazdım duygularımı şiir şiir, seninle sevdim annemi, sevdiklerimi, kuşları, böcekleri…

Bir damlaydım eskiden, oysa şimdi senin okyanusunda kemale erdim. Ben oldum. Erdim seninle, ateş oldum; yaktım seninle geçmişimi, savur küllerimi ey güzel Türkçem…

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.