"Mavi Marmara olayı bir "Yem"di"
Mavi Marmara baskını bir yem'di. Hükümet de bu zokayı yuttu
ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. İhsan Dağı, Türkiye-İsrail kriziyle ilgili çok çarpıcı tespitlerin bulunduğu bir analiz kaleme aldı.
Hükümetin kulağına küpe olabilecek pek çok tespit ve önerinin yer aldığı analize göre Mavi Marmara olayı yükselen Türkiye'yi durdurmak için bir YEM'di ve Türkiye bu zokayı yuttu.
Başbakan Erdoğan başta olmak üzere hükümet yetkilileri neredeyse savaş tamtamları çalmak üzere ama doğru politika bu mu?
İsrail'de bedet ödetelim ama bedel ödetelim derken kendi halkımız bedel ödemesin.
* İsrail'e bedel ödeteceğiz diye millete ödetmesinler bedeli.
* Riske girmenin, dolduruşa gelmenin sırası değil; her şey bu şekilde gittiğinde Türkiye'yi kimse tutamaz.
* Mavi Marmara baskını bir 'yem'di 'yükselen Türkiye'yi durdurmak için.
* Dikkat! Birileri, içeride yeniden kurulan Türkiye'yi dışarıya salmaya, dışarıda boğmaya çalışıyor.
* Savaş, çatışma varsa, artık kimse demokratikleşmeden, sivilleşmeden söz etmez, gerginleşen dış politika içeride 'otoriter' eğilimleri güçlendirir.
* Dış politika hamaset yapmaya çok müsait bir alandır
İşte kulağa küpe olacak nasihatlarla dolu Türkiye-İsrail krizinin analizi;
İsrail'e Ne Yapalım?
Hükümetin cevabı belli; 'bedel ödetelim'.
Tamam da, nasıl? Diplomatik ilişkiler en alt düzeye indirildi. Askerî anlaşmalar donduruldu. Şimdi de bir 'C Planı' çerçevesinde ticari ilişkilerin sınırlandırılması gündemde. Yakında seyahat kısıtları da gelirse şaşırmayalım.
BEDEL ÖDETELİM DE O BEDELİ KİM ÖDEYECEK?
Benim açımdan bu tür 'bedel ödetici' dış politika yönelişlerinin sıkıntısı da tam bu noktada; devletin sivil hayata müdahalesini artırması, müdahale için gerekçe ve meşruiyet üretmesi. Böyle bir hava içinde birdenbire iki ülke arasındaki yaklaşık dört milyar dolarlık ticaret, bunun yarattığı refah, istihdam ve gelir görülmez olur. Devlet, yurttaşlarının bu 'özel' durumuna bakmaz, istediği gibi onları bu imkânlardan 'mahrum' edebileceğini düşünür. Çünkü 'milli çıkarlar' bunu gerektiriyordur. Kimse de sormaz, bu işten hakikaten 'kaybedenler' millet denilen ve çıkarları savunulduğu iddia edilen topluluktan başka bir şey midir diye.
İSRAİL'E BEDEL ÖDETECEĞİZ DİYE MİLLETE BEDEL ÖDETMEYİN
Diyeceğim şudur; devlet istediğini yapsın, ama millete dokunmasın. İsrail'e bedel ödeteceğiz diye millete ödetmesinler bedeli. Çünkü bu iş hep böyle olur; sadece Türkiye'de değil, tüm dünyada. Genellikle bedeli halk öder.
YENİ TÜRKİYE'NİN BARIŞA VE İSTİKRARA İHTİYACI VAR...
Oysa, geçenlerde yazdım; şu sıralar Türkiye'nin en çok ihtiyacı olan şey, barış ve istikrar. Çünkü ancak barış ve istikrar içinde 'sivil' unsurlar gelişir, büyür, yerleşir. Yani, sivil toplum örgütleri, ticari kuruluşlar, müteşebbisler, düşünce kuruluşları, bireyler ancak barış ve istikrar varsa 'dış'a açılabilir, küresel aktörler haline gelebilirler. Bu konuda edinilen başarılar göz kamaştırıyor. Devleti ve sivil unsurlarıyla Türkiye bir yumuşak güce, çekim merkezine ve küresel bir aktöre dönüşüyor. Riske girmenin, dolduruşa gelmenin sırası değil; her şey bu şekilde gittiğinde Türkiye'yi kimse tutamaz.
MAVİ MARMARA BASKINI TÜRKİYE'Yİ DURDURMAK İÇİN BİR YEM'Dİ
Çatışma, Türkiye'nin yükselişinden rahatsızlık duyanların beklediği şey. Mavi Marmara baskını bir 'yem'di 'yükselen Türkiye'yi durdurmak için.
SAVAŞ VE ÇATIŞMA SİVİLLEŞMEYİ DE BALTALAR
Savaş ve çatışma sadece Türkiye'nin küresel yükselişini durdurmaz, demokratikleşme ve sivilleşme projelerine de 'elveda' demek zorunda kalırız. Kazananlar silah tüccarları ve elinde silah tutanlar olur. Geri kalan herkes kaybeder.
DAHA İÇERİDEKİ YAPILACAK ÇOK PROJELER VAR
Daha 'iç'te yapılacak çok önemli projeler var; başta 'yeni, sivil ve demokratik anayasa', ardından da Kürt sorununun çözümü. Enerjisini bölgesel çatışma ve gerginliklerle harcayan bir Türkiye'nin bu projeleri gerçekleştirmesi söz konusu bile olmaz. Dikkat! Birileri, içeride yeniden kurulan Türkiye'yi dışarıya salmaya, dışarıda boğmaya çalışıyor.
Savaş, çatışma varsa, artık kimse demokratikleşmeden, sivilleşmeden söz etmez, söz edenler dinlenmez. Yıllarca hep söylediğim şudur; gerginleşen dış politika içeride 'otoriter' eğilimleri güçlendirir.
O yüzden AK Parti'nin baştan beri desteklediğim açılımlarının başında komşularla gerginlikleri asgariye indiren 'sıfır problem' politikası gelir. Etrafımızı düşmanlarla değil, işbirliği yapılabilecek ortaklarla çevrili gören bu yeni anlayışı dış politikada bir devrim, bir 'paradigma değişimi' olarak gördüm. Çünkü bu perspektifle dış politika içeriyi otoriterleştirici değil, aksine işbirliği vurgusuyla 'demokratikleştirici' bir işlev görmeye başlamıştı. 'Çatışma ve güvenlik odaklı' bir dış politikadan 'barış ve işbirliği' odaklı bir anlayışa geçilerek demokratikleşme sürecine destek verilmişti. Cumhuriyet tarihinde bütün Dışişleri bakanlarının toplamından daha fazla 'işbirliği' sözü etti mevcut Bakan Ahmet Davutoğlu.
Şimdi bundan dönüş olmaz. Dış politika hamaset yapmaya çok müsait bir alandır, doğru. Ama AK Parti bundan kaçındı, hâlâ da kaçınabilir.
Otoriter siyaset ve disiplinli bir toplum dünyanın her yerinde ve her zaman 'dış düşmanlar' üzerinden inşa edilmiştir ve meşrulaştırılmıştır. Türkiye'nin düşmana ihtiyacı yok, velev ki bu İsrail olsun. Ben düşmandan değil, düşmanlığın kendi aramızda yarattığı psikolojiden, o psikolojinin 'kullanabilirliğinden' korkarım.
Yani mesele "İsrail'e ne yapalım?" meselesi değil; bölgede çatışma ve gerginlik politikalarının bizim demokratikleşme ve sivilleşme projelerimizi ne yapacağı...