Köyde bişi günü ve şivlilik
Ölenlerinin ardından sadaka-i cariye diye adlandırarak yedirdikleri bişilerin üzerine toz şeker de serperlerdi. Bazıları yufka yapar, her yufkanın içine iki bişi koyar ve şekerler öyle sunarlardı yolcuya, misafire, cami cemaatine ya da okul çocuklarına.
İsmail DETSELİ
Bişi bişi yağlı bişi
Bunu gezen iki kişi
Ya arkadaşı ya kardaşı
Biri erkek biri dişi
Şivlili şivlili şişirmiş
Erken ablam pişirmiş
Annesi yağda pişirirken
Oğlan durmadan aşırmış
Yağ kızarır kokar havada
Pişiler oynarlar tavada
Yemesi pek tatlı olur
Şekerle yufka arasında
Çatalımı elime aldım
Yanıma arkadaş buldum
Pişi topladım yoruldum
Doyamadım ve aç kaldım
Şivlili şivlili şişirir
Erken ablalar pişirir
Bir eli tavadan alırken
Bir eli durmadan aşırır
Pişi pişi yağlı pişi
Bunu gezen iki kişi
Gelin pişi toplayalım
Karışalım erkek dişi
Haydi, bişi verin bişiiiiii
Böyle derdik bişi toplarken köyde… Mübarek üç ayların başlangıcı Recep’in ilk perşembesi geldi mi, bizim küçüklerde de evin büyüklerinde de bir telaştır başlardı. Genelde annelerimiz bu telaşı içlerinde hisseder ve o mübarek günü yad etmek ve ele güne mahcup olmamak için ellerinden geleni yapar, varını yoğunu o gün için harcarlardı.
O mübarek eli öpülesi varlıklarımız, sabahın erken saatinde kalkarlar, evin içini etrafını her yeri damı-taşı, siler-süpürür etrafı mevsimlere göre sular paklar (temizler) daha sonra bişi hamurunu sertçe yoğururlardı. Evdeki efendisini ve çocuklarını nazik bir dille uyandırır “haydi herif kalk canım, çocuklara örnek ol” derler, herifler de genelde kalkarlardı. Bazı kalkmayan olursa eşleri ikaz ederdi. Bizlere ise “kalkın guzum, bugün erken kalkılır, yoksa yıl boyu bolluk ve bereketten yoksun oluruz. Kalkın erkence de dua edelim Allah’tan günahlarımıza af, işlerimizde kolaylık dileyelim. Aman guzularım bu günler kurtuluş günleri. Sizler sabisiniz günahınız yok ama olsun bizler için dua edin. Allah bize ve evimize bolluk bereket versin günahlarımızı bağışlasın” diye o körpecik dimağımıza yerleştirirlerdi. Ve bizleri kaldırıp hayvan haşadın bakımını havale ettikten sonra mutfağa girer, ocağa toprak sacını koyar, sac ısınıncaya kadar kendisi ufak ufak hamur bezesini tutar, hazırlar ve başlardı mis gibi kokan, her tarafından kızararak pişen bişileri sokaktan gelen çocuklara yetiştirmek için. Onları “geri göndermeyeyim” diye çabalardı, güzeller güzeli rahmetli analarımız. Bizler işimiz bitti mi babamıza varsa ağamıza yoksa yine anamıza başlardık “haydi bana bişi çalısı yapıver” diye. Bişi çalısı şart mıydı, evet biz çocuklar için şarttı.
Bişi çalısını merak ettiniz değil mi? Kurumuş kızarmış bir iğde dalının çatallı bir parçası alınır büyüyen tarafına doğru değil de tam ters yönüne çevrilir ve altından 5 cm kadar ayak bırakılır yukarısından da bir o kadar elle tutacak yer bırakılır ve orta yerinde ne kadar çatallı yeri olursa o kadar iyi olur bişi çalısı.
Eskiden çocuklara kavurga denen mısır patlağı ile kenevir, armut ve kayısı kakı dağıtırdı insanlar. Bugünse çocukların ellerindeki naylon poşetler, çikolata, gofret, şeker ve şekerli yiyeceklerle doluyor.
Kızlı erkekli gezerdi o günlerde çocuklar. Her eve vardığımızda evin hanımı kapıya çıkar, “hanginiz mani söyleyecek bakalım, söyleyin ben de bişi takayım çalınıza” der ve başlar uyanık ve dilbaz olan birisi:
Bişi bişi yağlı bişi
Bunu gezen iki kişi
Biri erkek biri dişi
Haydi verin bişimizi
der ve hanım “olmaz canım bu kadar mı, daha vardır söyle bakalım” der. Çocuk başlar yine:
Şivlili şivlili şişirmiş
Erken ablam pişirmiş
Annesi yağda pişirirken
Oğlan durmadan aşırmış
Genç ablalar beze tutar
Anne bezeyi bişi yapar
Nenem de tavaya yağ döker
Haydi, sıcak yağlı bişiiii
Bişiiiii der ve evin hamarat, iyilik seven lütufkâr sevecen anası çocukların çalısına bişileri takar ve hepsinin başını okşar birer de yüzlerine öpücük kondurur, savardı. O çalıda kızarmış bişiler, aşağıya doğru sarkar ayrı bir güzellik nakşederdi. Ahhhh o güzel yaşanası günler ahhhh.
Köyün, beldenin hatta şehrin her tarafını çocuk cıvıltıları alır, ellerinde bişilerle ayrı bir güzellik katarlardı.
Maddi durumu iyi olan aileler büyük büyük tepsiler içersinde bol bol bişi yaparlar, okullar açıksa okul önlerinde akşam veya öğle vakti bazen de cami önlerinde cemaate verilmek üzere bişi dağıtılırdı. Ölenlerinin ardından sadaka-i cariye diye adlandırarak yedirdikleri bişilerin üzerine toz şeker de serperlerdi. Bazıları yufka yapar, her yufkanın içine iki bişi koyar ve şekerler öyle sunarlardı yolcuya, misafire, cami cemaatine ya da okul çocuklarına.
Bu aylar kameri aylar olduğundan her yıl bir diğer yıldan 10 gün kadar evvel gelirdi. Kıştan yaza dönerdi böylece.
Kış aylarına rastlayan bişi zamanı yani Recep ayında küflenme tehlikesi olmadığı serin aylara rastladığı için yağı bol olup madden iyi durumda olan aileler çok çok bişi yaparlar günlerce onu yerlerdi. Bizlerin o şansı yoktu. Bişi yufkayı çok sevmemize rağmen (onu katıksız yerdik o zamanlar) yağ kıtlığından anamız çok yapmaz, elin eline bakmayacak kadar yapardı. Bir iki günde bitiriverirdik. Ondan sonra başkalarının çocuklarında görünce de bir hayli canımız çekerdi. O yıllardan bir anımı sizlerle paylaşacağım. Bunda kimseyi aşağılama gibi bir şey asla söz konusu değildir. Anlatacağım olayın üzerinden tam 51 yıl geçti.
Bizim köyümüzde eskiden sığır davar bol olurdu. Bunlara da çoban lazımdı tabi sadece sığır için yaz döneminde en az 12 çoban olması gerekirdi. Köyde çoban bulunmaz ise muhtar gider dışardan ihtiyaç sahibi insanları çoban diye getirirdi. O yıl da dışardan çobanlar gelmişti onların çobanlık mesleği dışında müzik aleti kullanma yetenekleri de vardı. Bizim köyün ve civar köylerin düğünlerinin çalgı işlerini kışın bu adamlar yapardı. Küçük yaşlarda olan gençleri de müzik çalabiliyordu. Biz de bu çalgı çalmak hem ayıp hem de yasaktı abdal zanaati derlerdi ve elimize saz darbuka alamazdık.
Bu aileler yaz günü sığırı gütme işini tamamladı mı bazen kış içinde sığır çobanı olurlardı veya çoban olmasalar da bizim köydeki boş evlerde oturur. Kışı orada çıkarırlardı çünkü ekmek elden su gölden hesabı oduna para yok, eve kira yok, köylüde yiyeceğini içeceğini verir. Biraz da el emekleri olur sele sepet yaparlar, bizden iyi geçinip giderlerdi.
Biz de onların yaşıtlarımız olan çocukları ile oynardık. Arada sırada o çocuklar bize saz çalardı, bazen bunun için evlerine giderdik. Recep ayı yani bişi geçeli iki aya yakın bir zaman olmuştu. Evlerine vardık bir de ne görelim çuvallar dolusu bişi yufka vardı evlerinde. Ayıp olacak diye isteyemedik ama çok da canımız çekti. Onlar zaten kendileri yapmazlarmış bizim köyümüzden toplayıp getirdikleri bişilermiş onlar.
Eve geldim anneme babama sitem ettim “yahu Baba, Anne! Niye bizim bişimiz çabuk bitiyor da onların bitmiyor onlar çok yapıyor, siz az yapıyorsunuz” dedim.
Babam rahmetli şöyle dedi: Oğlum onlar kendileri çok yapmazlar da elden toplarlar. Onlar dilenci, bizler dilenci miyiz? Biz az yaparız öz yaparız, tadında yeriz bırakırız. Sana bir şey söyleyeyim de aklında kalsın ölünceye kadar.
“Söyle baba” dedim. Rahmetli güzel babacığım “Aptalın (dilencinin) unu tükenmiş, köylü çeksin tasasını hay oğlum, onların un bitecek yağ bitecek diye tasası yok. Nasılsa köylünün sırtından yerler” dedi. Sözü ne kadar da doğruydu. Her gün yağlı bişi yeseydik evin yolunu bulamazdık o yokluk ve kıtlık dolu fakirlikli günlerimizde.
Regaip Kandili ve üç ayların başlangıcı mübarek günlerin habercisi bu günler ve geceler hürmetine tüm İslam aleminin kandilini kutlar savaşların durmasına, silahların susmasına çocukların, hanımların ve yaşlıların korkularının dinmesine vesile olmasını Cenabı Hak’tan niyaz eder yuvalarınızda rahmet ve bereketle kurtuluşumuza vesile olmasını temenni ederim.
Allah’ın selamı rahmeti ve bereketi üzerinize olsun sevgili okurlarım. Bolluk ve bereket dolu yılların kıymetini bilelim. Allah insanları açlıkla yoklukla terbiye etmesin. AMİN