Konya'dan Urfa ve Mardin'e
TYB'nin düzenlediği Şanlıurfa Mardin gezisine yazarlarımız Zeki Oğuz ve İsmail Detseli de katılmıştı. İki yazardan nefis G. Doğu izlenimleri...
ŞANLIURFA’DAN MARDİN’E BİR UZUN YOLCULUK
Zeki Oğuz
Yıllardır ülkemizin birçok yerini gezdim.İki önemli bölge kalmıştı mutlaka gezip görmek istediğim.Güneydoğu ve Trakya ile Çanakkale.TYB Konya Şubesinin “Yazılac
ak Çok Şeyimiz Var” etkinliği kapsamında güneydoğuyu görme şansını yakaladım. Umarım bir fırsat çıkarda Trakya ve Çanakkale’yi de görme şansım olur.
Üç günlük Güneydoğu gezimizde bizi Ş.Urfa ve Mardin Valilikleri ağırladı.Gezimizin kusursuz ve güzel geçmesi için her şeyi yaptılar,gezimizin Urfa bölümünde TYB Ş.Urfa şubesinden arkadaşlar,Mardin de ise arkeolog bir arkadaş mihmandarlık yaptı.Hepsine buradan teşekkür ediyorum.
Cuma akşamı rektörlüğün yanındaki parktan düştük yola.Niyetimiz milli maçı Ereğli’de izleyip yolumuza devam etmekti.Karapınar’a yaklaşırken müthiş bir yağmur başladı.Şimşekler çakıyordu Karacadağ’ın üzerinde.Ovanın üzerindeki köyler birer yıldız kümesi gibi parlıyordu. İlçeye l0 km. kala arabanın tepe havalandırması bozuldu.Yol üzerindeki bir petrol istasyonunda zoraki mola verdik ve maçı burada izledik.Uzatmaları ise arabada radyodan dinledik ve mucize galibiyetin coşkusuyla yola devam ettik.
Yolculuklarda pek uyuy
amam, bu yüzden ya gazete ya kitap alırım yanıma. Bu kez de değerli arkadaşım, yurtsever yazar Öner Yağcı’nın “Gökyüzüne Akan Irmak”ını almıştım yanıma.1968’li yılları anlatan kitap 1991 yılında basılmış, Öner kitabı bana İstanbul Kitap Fuarında 1994 yılında imzalayıp vermiş.
Ş.Urfa’ya vardığımızda saat dokuza geliyordu.Öğretmen evinin restoranında kahvaltıya oturduk.Yazarlar Birliği üyesi,şair Mehmet Kurdoğlu Urfa ile ilgili genel bilgiler verdi. Bu bilgiler arasında Urfa’da günlük 22 gazetenin yayınlandığı da vardı.Bu müthiş rakama şaşırmayan kalmadı sanırım.
Ş.Urfa gezimiz Atatürk Barajı gezisi ile başladı. Fırat Nehri üzerine yapılan ve dünyanın 6. büyük barajı olan bu barajda güneydoğu gezimin ilk düşkırıklığını yaşadım.Baraj idaresi teknik bilgiler verdi, barajın önünde fotoğraf çekindik topluca ama asıl barajın fotoğrafını çekmek yasakmış. Baraj çevresinde güvenlik önlemleri alan asker fotoğraf çekimine izin vermiyormuş. Eloğlu uydudan insanın ayak izini bile görüntülüyor ama biz fotoğraf çekimine bile izin alamıyorduk. Bu yazıyı yazarken google’yi taradım, barajla ilgili binlerce fotoğraf çıktı karşıma. Anlamsız bir yasaktı bu. Gezide ikinci düşkırıklığını Mardin’de yaşamıştım. Mardin Kalesi 1987 yılında asker tarafından askeri bölge ilan edilmiş ve halka kapatılmış. Çevrede askeri bölge olabilecek bir yığın tepe varken binlerce yıllık kalenin seçilmesi ve yasak bölge ilan edilmesi nasıl bir mantık anlamak mümkün değil.
500 bin nüfuslu bir şehir Urfa. Çevre köylerden çok göç alıyor, büyük illere beyin göçü çok. GAP projesi ekonomik olarak büyük değişiklikler getirmiş. Yoksul köylü birden zenginliğe kavuşmuş,eline çok para geçen köylü şehre taşınmış ama şehir kültürüne de alışamamış. Balkonunda keçi besleyen bile çıkmış. İkinci üçüncü karıları alanlar olmuş.Bölgeye yılda 200-250 trilyon doğrudan destek kredisi giriyormuş ama bunun karşılığında hiçbir üretim yokmuş.
Bölgede gezerken şunu
gördüm.Fırat’ın suyu bu topraklara bereket saçıyor ama bu bereket çok geçmeden bir felakete dönüşmek üzere.Bazı tarlalarda yağmurlama sulama yapılıyordu ama sulama büyük oranda vahşi sulamaydı ve küçük kanallarda suyla birlikte toprak akıyordu. Çoğu yerde toprağın rengi değişmeye başlamıştı,çorak rengini almıştı.Sanırım GAP idaresi bu konuda çiftçiyi yeterince bilinçlendirmemişti.
Bölgede zengin ve yoksul arasında müthiş bir uçurum vardı.
Kadim şehir Konya’yı çok severim, sık sık güzellemeler yakarım ama Urfa ‘yı gördükten sonra bazı konuları çok abarttığımı düşündüm. Urfa binlerce yıllık zenginliklerini korumuş,daha da güzelleştirmiş,tarihi mekanlarını insanların hizmetine sunmuş,o tarihi mekanlarda dolaşırken binlerce yıl öncesiyle anı birlikte yaşıyorsunuz.Bu tarih zenginliği,bu yaşanmışlık çarpıyor, büyülüyor insanı. İster istemez kıyaslama gereği duyuyor insan.Hani nerde Selçuklunun başkenti Konya, hani Osmanlının kadim şehri Konya.
Yazın bunaltıcı sıcağında Gümrükcü hanının avlusunu insanlar doldurmuştu.Kimi koyu gölgede çayını yudumluyor kimi oyun oynuyordu.1563 yılında yaptırılan han o yıllar hangi işlevi görüyorsa bugünde aynı işlevi görüyo
rdu.Hanın avlusunda çayımızı yudumlarken küçük bir çocuk yaklaştı yanımıza, Urfa türküleri söylemeye başladı. Sanki geleceğin İ.Tatlıses’iydi. Tatlıses “Urfa’da Oxsford vardı da okumadık mı” demişti. O Urfa’ya haksızlık etmiş, Urfa’da binlerce yıl önce Harran Üniversitesi varmış, bugün de var ama o okumayı becerememiş.
Gümrükcü Han’da yüzlerce yıllık bir ahi geleneği hala sürdürülüyor. Han her sabah esnaf tarafından dualarla açılıyor.
Urfa’da son yıllarda başka bir gelenek oluşmuş.Bazı büyük mekanlar cenaze sahipleri tarafından taziye evi olarak kiralanıyor, cenaze sahipleri taziyeleri burada kabul ediyor.Gümrükcü Handa çayımızı yudumlarken öğrendiğim bir şeyde burada gazelin çok tutulan bir şiir ve türkü dalı olduğu.Yaşlı bir Urfalı, dilencimiz bile dilenirken gazel okur, diyordu.
Pazar günü gezdiğimiz Harran, Fikret Otyam ustanın anlattığı kadar büyüleyici bir yer. Ama otantik Harran evleri betona kurban gitmiş.Beton evlerde oturanları bilmiyorum ama geleneksel evlerde oturanlar alabildiğine yoksuldu.Onların çocukları konukların çevresinden ayrılmıyorlardı ya doğrudan para istiyor ya da üzerlikten yaptıkları kötü işleri satmaya çalışıyorlardı. Mehmet F. Hatipoğlu’nun bir şiirinden aldığım birkaç dize Harran kadınının durumunu anlatmaya yeter.
“Harranın görünmeyen yüzüdür töre
Bütün yüreklere mührünü vurmuş
Berdel derler adına
İki gelin takas edilir işte
Sorulmaz kendilerine bile.”
Aynı akşam Gülizar konağında bir Urfa sıra gecesinin konuğuyduk.180 yıllık bir Urfa konağının avlusundaydı sıra gecesi.
Güzel Urfa türküleri dinledik.
“Urfalıyam ezelden
Gönlüm geçmez güzelden
Gönlümün gözü çıksın
Sevmeseydin ezelden.”
Pazartesi günü Eyyübnebi köyünü gezdikten sonra Mardin’e ulaştık
Sözün bittiği yer Mardin’i anlatmak. Bir hafta on gün, bir ay orada yaşamak gerek. Artuklular müthiş bir taş işçiliği yaratmışlar. Konakların, camilerin, kiliselerin çoğu o günlerden kalma. Geriden bakınca inci gibi dizilmiş evler, hiçbiri ötekinin manzarasını kapatmıyor. Kasımiye Medresesini gezerken güzel bir fotoğraf sergisini de gezdik.Yöre insanını çok güzel yansıtıyordu sergi.Abbaraların arasından geçerken küçücük esnaf dükkanlarında camaltı şahmaran resimleri di
kkatimi çekti. Bakır üzerine de işliyorlardı şahmaranı.
Mardin’in 30 km. güneydoğusunda insanı çarpan bir ören yeri. Yeterli su olmayınca devasa sarnıçlar yaparak çözmüşler su işini. Zindan dedikleri bir yer var ki Yerebatan hiç kalır yanında.
Yukarı Mezopotamya’ya tepeden bakan Deyrülzafaran Manastırı ilkin bir güneş tapınağı imiş.5 yy.da aziz Şleymun bazı azizlerin kemiklerini buraya getirerek güneş tapınağı ve kaleyi manastıra çevirmiş. Süryani cemaatinin büyük manastırlarından biri burası.
Mardin’de görmeye değer müthiş güzellikler var ama zaman ister. Biz ise zaman fakiriydik. Manastırları, camileri şöyle bir gördük, bir gölgesine oturup soluklanamadık bile. O güzel mekanların havasını soluyamadık. En kötüsü eski Mardin’in çarşılarını gezemedik. Gittiğim bir şehirde benim en sevdiğim şey oranın bedestenlerini, arastalarını gezmek. Şehrin ruhu oralardadır.
Polisevi’nde güzel bir akşam yemeğinden sonra yola düştük. Gecenin karanlığında Yukarı Mezopotamya ovası cayır cayır yanıyordu. Perşembe günkü yazımda da belirttiğim gibi bizim köylüler sittin sene adam olmazlar. Ne kadar uyarırsan uyar kibriti çalıverirler anıza. Sözü ünlü bir Mardin türküsü olan Sabiha’dan dizelerle noktalayalım.
“Ayrıldım gülüm senden
Saçı sümbülüm senden
Araya rahmet girse
Kesilmez yolum senden.”
***************
İsmail DETSELİ
TYB Konya Şubesi’nin yıllardır geleneksel hale getirdiği ‘yazılacak çok şeyimiz var’ gezilerinin son ataklarından biri de bu yıl yurt içinde idi. TYB Konya Şubesi Başkanı Sayın Ahmet Köseoğlu başkanlığında 30 kişiye yakın şair ve yazar, 20 Haziran’da Şanlıurfa’ya ve Mardin’e gitti…
Yaklaşık dört gece dört gündüze yakın bir zaman diliminde gerçekleştirilen bu gezi hakikaten yorucu olmasına rağmen çok verimli oldu.
Önceki Cuma akşamı saat 20’de TYB önünden başlayan yolculuğumuz ülkemiz açısından çok önemli olan Türkiye-Hırvatistan milli maçının da olduğu saatlere denk geldi. Maçı Ereğli’de seyretmek niyetimizde olsa da ne yazık ki bazı nedenlerden dolayı Karapınar ilçemize 10 km kala bir benzin istasyonunda seyretmek zorunda kaldık. Maçın burada tam neticesini alamasak da uzatmaları ve penaltıları aracımızın radyosundan takip edebildik. Ereğli ilçemizi çıkmak üzereyken zafer çığlıkları attık, bizler de gururlandık ve memnun olduk. Ve yolculuğumuzda bu galibiyet millilerin verdiği en güzel mükâfattı.
Ben bu durumları hemen kaleme alıverdim:
Karapınar'a ulaşamadan maçı seyrettik
Yüz yirmi dakika Hırvatları mahvettik
Çok şükür ki biz bunları hak ettik
Yolumuz Urfa Mardin’e doğru gideriz artık
Milli takım işte Viyana’yı kuşattı
Hırvatlar'a dört tane güzel gol attı
Yine Avrupa’da mucizeler yarattı
Yolumuz Şanlıurfa’ya doğru gideriz artık
Ve sabaha kadar yorucu ama neşeli bir yolculuktan sonra Şanlıurfa’nın o görkemli öğretmen evine sabah saat 8.15’te ulaşıp odalarımıza yerleştik. Saat 9’da kahvaltı için öğretmen evinin yemek salonunda idik. Bizi karşılayan Şanlıurfalı dostlar ile sohbetimiz devam ederken dikkat çeken şeyler duyuyorduk. Örneğin merkez nüfusu 500 bin olan Şanlıurfa’da 22 gazete çıkıyormuş günlük, ama b
unların çoğu aynı matbaalarda basılıyormuş. Hem de aynı kişilere aitmiş. Konya basını ayarında ancak 2-3 gazeteleri varmış. Bu bilgileri sevgili gönül dostu şair ve yazar Mehmet Kurdoğlu kardeşimiz veriyordu. Bu arada bizleri karşılayan ve gezimiz boyunca ilgilerini hiç esirgemeyen dostları sayalım: Şanlıurfa TYB Başkanı Sayın Necdet Karasevda, Şanlıurfa Kültür müdür Yardımcısı Mehmet Kurdoğlu, TYB görevlileri Eyüp Azlal, Faruk Habipoğlu.
Kahvaltıdan sonra saat 9.40’ta mekandan ayrılıp Urfa’yı gezmeye başlıyoruz. Şanlıurfa’ya 50 km kadar uzaklıkta olan Atatürk Barajı’na doğru yol alıyoruz. Yol boyunca Mehmet Kurdoğlu Bey bize Urfa’nın tarihi ve bugünkü durumu hakkında bilgiler veriyor.
İlk geziye başladığımız yer Atatürk Barajı idi. Burada gidip geldiğimiz yol boyunca dikkatimi çeken şey şu idi: Verimli tarlaların su canına can katmış, birinci ürün tahıl hasat edilmiş ardından karpuz ve pamuk ekilmiş. Onlar da baya gelişmeye başlamışlar, fıstık bahçeleri ise adeta göz kamaştırıyordu. Burada dostumuz Mehmet Kurdoğlu şu acı itirafta bulunuyordu: “Bu fıstık aslında bizde Antep’ten daha fazla yetişir ve buranın fıstığını Antepliler çeker. Ayrıca şu doğrudan gelir desteği çok büyük bir şans idi her yöre için ama bizim Urfa’ya yıllık 150-200 trilyon tarım destekleme parası giriyor. Bizler bu geliri maalesef keyfi işlerde yiyip içerken veya yastık altı ederken Antepliler yine sanayiye ve ekonomiye yatırım yaparak gelirlerine gelir eklediler.” Bunları konuşarak gittiğimiz Atatürk Barajı’nda yetkililerden Vedat Postal çok önemli bilgiler veriyordu Konyalı yazarlara. Burada baraj çalışmaları ve arazi sulamaları hakkında gerekli bilgileri aldıktan sonra hemen vakit kaybetmeden dönüşe geçtik ve yolumuz üzerindeki Bozova ilçesinde bir okulun bahçesinde İlçe Milli Eğitim Müdürü Ziya Polattaş ve okul öğretmenleri tarafından karşılandık. İlçedeki eğitim hakkında bizlere bilgiler verip meyve ikram ettile
r. Sayın Polattaş, Konya Selçuk’tan mezunmuş, içimizde tanıdıkları ile konuştular, onlara da veda edip tekrar yola koyulduk.
Ve yine Urfa’da idik… Şanlıurfa’nın tarihi evlerini ve o güzelim çarşılarını gezerken tarihin içersine gömüldük adeta ve çıkmak istemedik… Bu kültür şehrine ve bu kültürü koruyanlara gıpta ettik. Öyle bir otantik mekânları var ki anlatmaya kalem kâğıt yetmez ancak görmek şart demek daha iyi olur. Şanlıurfa’nın bedesten çarşısını gezerken insanların istirahatgahı gibi gördüğümüz Gümrükçühanı’nda oturmuşlar kimi domino oynuyor, kimileri kâğıt oynuyor, kimileri ise sohbet ediyor. Urfa eski geleneklerini halen sürdürmeye devam ediyormuş. Bu han sabahları ahilik duası ile açılırmış, ne güzel değil mi? Bu çarşı ve görkemli camileri ilin batısına doğru uzanmış günlük 10-15 bin yerli yabancı insanı ağırlıyor. Hasan Paşa (padişah) Camii, Halil İbrahim Camii, Balıklıgöl, Rızvaniye Camii arası da ince uzun bir havuz… Yukarı tepelerde bulunan ve mancınık adını verdikleri kolonlar ile minareler birbirlerine bakarak sanki eskiyi yansıtıyorlar. Mehmet Kurdoğlu şunları söylüyordu: Efsaneye göre İbrahim peygamberin ateşe atıldığı yer burasıdır. Buraların kazısında büyük miktarda bir kül tabakasına rastlanmış. Halil-ür Rahman Medresesi de buradadır ve halen de ayaktadır. Burada Bizans-Roma dönemi tarihi ile Osmanlı dönemi tarihi iç içedir. Bu külliyelerin olduğu yer bir sur içinde, buranın 7 kapısı varmış. Her taraf yemyeşil, gezmelere doyulmaz yerler.
Bu yerlerin bu hale getirilmesinde zamanın (Konya) valisi Sayın Ziyaeddin Akbulut beyin çok emeği varmış… Ziyaeddin Bey bunları Konya’da da yapacaktı ama zaman ve zemin bulmadı ne yazık ki. Harran Üniversitesi de bu şehre büyük canlılık katmış. Bu üniversitenin 7 bin öğrencisi ve 1500 kadar da personeli varmış. Tarihi sokakları gezerken mahalleri sayıyor Mehmet Bey: Kurtuluş Mahallesi, Eyyübiye, Haşimiye, Kamberiye, Yakubiye, Hekim dede gibi mahalle isimleri bizleri derinlere daldırıyordu. Buraları gezerken birkaç arkadaş yorgunluktan parkta oturmakta olanların arasına oturuverdik, orada bulunanlardan biri bizi uyardı “burada taziye var” diye… Hemen kalkmak istedik ama bir orta yaşlı adam gelip “yoook asla kalkmayın” dedi. “Bize siz tanrı misafiri olarak geldiniz size mırra içireceğim” dedi ve o güzel Urfa mırrasından birer yudum içirip bizi sevgi ile uğurladı. Bu da gelenek-görenek, misafirperverliğin bir örneği idi. Urfa’da gazel yazma, gazel okuma kültürü profesörleri şaşırtacak derecede devam ediyor. “Osmanlı Urfa’ya geç gelmiş ama kültürünü Urfa’ya iyi yerleştirmiş” diyordu Mehmet Bey.
O gece Şanlıurfa ve Konya şairlerinin birlikte sunacakları 2. Ulusal Balıklıgöl Şiir Akşamı vardı.
ŞİİRİN KALBİ BALIKLIGÖL’DE ATIYOR
Yorucu uzun gece yolculuğundan ve gündüzün boğucu sıcağından sonra akşamın serinliğini, gölün balıkları ile yakamozladığı serin bir Urfa gecesindeyiz… Urfa’nın Vali Yardımcıları Yıldıray Malgaç ve Salih Gelgeç beylerin ve Urfalı-Konyalı şairlerin buluşmasına tanıklık ederken beni hayrete düşüren bir şey daha vuku buluyordu… Urfa insanı müziğe âşık olduğu kadar sanata ve şiire de duyarlıydı… Çünkü o büyük açık hava mekânını kadın erkek, çoluk çocuk hınca hınç doldurmuş ve okunan şiirlere alkış tutuyorlar, hatta ıslıklarla teşvik ediyorlardı. Protokol konuşmaları ile açılan şölende birer konuşma yapan Urfa TYB Başkanı Necdet Karasevda ve Konya TYB Başkanı Ahmet Köseoğlu Urfa ve Konya’nın ortak yönlerini dile getirdiler. Ayrıca Konya TYB heyeti adına konuşan Şube Başkanı Ahmet Köseoğlu “Evliyalar diyarından enbiyalar diyarına yapmış olduğumuz bu gezi Urfa ve Konya arasındaki kardeşlik köprüsünün sağlanmasında çok faydalı oldu kanaatindeyim. Bizler de sizleri Konya’ya bekliyoruz. Tüm zenginliklerimizle Urfalıları Konya’da görmekten memnun olacağız” dedi. Urfalı şairler şunlardı: Necdet Karasevda, Hasan Akçay, Mehmet Sarmış, Ali Sözer, Mehmet Kurtoğlu, Mahmut Öztürk, M. Faruk Habiboğlu, A. Rezzak Elçi, Levent Bilgi ve Mustafa Sarı şiirlerini okudular. Gecede Konya’dan Ahmet Efe, İbrahim Demirci, M. Ali Köseoğlu, Ahmet Aka ve M. Akif Kuruçay’ın yanı sıra ismi yazılı olup da bir son dakika mazereti ile geziye katılamayan Mikail Bayram beyin şiirini onun adına yine bir akademisyenimiz Nazmi Zengin Bey seslendirerek şiirin güzelliğini yansıttılar. Ve bütün şiir gecesine katılan misafirlere ve şairlere birer sertifika verildi.
Şiir gecesinin bitimi saat 23’ü bulmuştu, buradan Urfalı dostlarımız bizleri Gazeteciler Cemiyeti binasına çay içmeye ve sohbete davet ettiler… Burada biraz sohbetten sonra biz dört arkadaş hem yürümek hem de Urfa’nın gecelerini seyretmek 
Bir şeyler yemek istedik ve gece kaça kadar açık olduklarını sorduk mekan sahibine… Şu cevabı verdi: Yılda 363 gün 24 saat açığız ağam sadece kurban bayramının 1.ve 2. günleri açmayız…
Ertesi gün sabah erkenden kalkıp kahvaltı yaptık ve saat 9.15’te Harran’a gitmek üzere yola çıktık. Bu yol boyunca da Fırat’ın sularının o geniş ovaya verdiği yemyeşil hayat göze çarpıyor… Harran Ovası, Sürüç Ovası, Viranşehir Ovası buraların ve ülkemizin hayat damarları idi. Bu kırsalda yol boyu her evin önünde gördüğüm 4 ayak üzerinde uzunca bir sacdan yapılmış olarak içersinde yatakların olduğu nesneyi sordum ilgililere. “Onlar taht” dediler, “yöre sıcak olduğu için geceleri onun içerisinde yatılır, altında gölgesinde yemek yenir” diye cevap verdiler.
Artık tarihin bütün ihtişamını halen üzerinde barındıran Harran’da Emevi Sarayı’ndayız. Burada bir dergahta bir yazı gördüm bu veciz yazıyı okuyunca baya irkildim. “Edeple gelen lütufla döner” diyordu… Ne anlamlı ne güzel bir sözdü… Bu sarayı ve yöreye has kümbet evleri gezip resimledikten s 
Haran’da bir kümbet evde toplandık, Konyalı ve Urfalı dostlarımız çay içtik ve şiirler ile coştuk. Bu bana eski Konya baranalarını ve âşıklık geleneğini anımsattı. Bizi ziyarete gelen Harran İlçe Milli Eğitim Müdürü Rifat Denizkol, Harran kültürüne değinerek katılımcılara 10 Haziran’da kendilerinin de bir şiir gecesi düzenlediklerini anımsattı. Harran Kaymakamı da konuşmasında “Konya Ovası ile Harran Ovası buluştu bu ne güzel bir buluşmadır. İnşallah bu dostluk Konya ile Urfa arası ilişkileri geliştirir, bir şiir gecesi de burada yaparız” diyerek sözü bağladı ve Konya üyeleri için hazırlanmış olan yöreye has yer sofralarında 3 katlı bakır kaplarda (alt kat ayakları, orta kat kebap ve pilav yeri üst katı ise salata yeri) önümüze sunulan Urfa kebabını ve özel yemeklere kaşık atarken dilime şunlar geliverdi:
Yemekleri tane tane
Tatlı şıllık ve bostane
Sazlı sözlü türkülerle
Eğlendi Urfalı Konyalı
Lebeni yoğurtlu yarma
Mırranın tadını sorma
Sofrada hep vardır ızgara
Yedik hep Urfalı Konyalı
İssot meşhur biberin adı
Damakta çiğ köfte tadı
Urfalının beden ilacı
Tatlıydı Urfalı Konyalı
Yukarda adı geçen isimler yemek ve tatlı çeşitleri ve bir tür içecek kahvedir.
Yemek sonunda istemeyerek dostlardan ayrılıp Hz. Eyyüp peygamberin çile çektiği mağaraya doğru yol alıyoruz. Bu duygulu mekânı ziyaret edip öğle namazlarımızı eda edip şifalı sularından içtikten sonra tekrar ikindiye doğru Urfa’ya dönüyoruz. Ertesi gün Viranşehir’de Eyyüp beldesindeki Hz. Eyyüp’ün mezarını ziyaret etmek ümidi ile…
Şehir merkezinde eski türkülerde geçen Halepli bahçelerinin yerinde şimdi büyük bir işgal ve moloz yığını olduğunu belirten ilgililer gecekondulardan şikâyetçi oluyorlardı. “Urfa’da büyük bir kültür mozaiği var” diyen Mehmet Kurtoğlu “mevlit merasimlerinde Türkçe-Arapça-Kürtçe gazeller okunur ve herkes huşu ile dinler” diyerek bu kültürün halen yaşamakta olduğunu iletti.
SIRA GECESİ BİR HARİKA
Artık herkes saat 18.45’te tarihi bir Urfa evinde toplanmış akşam da olmak üzereydi. Sazlar yerlerini aldı akort yaparlarken yine Mehmet Kurtoğlu söz aldı. Ve bu sıra gecelerinin tarihçesini kısaca izah etti: Sıra geceleri Urfa’nın kurtuluşu ile başladığı söylense de benim araştırmalarıma göre bunun kökü Helenlere kadar dayanıyor. Ben bu kültürün Helenlerden geldiği ve iki kanaldan devam ettiği kanaatine vardım. Biri ehli keyften kurulu diğeri ise ehli takvadan… Ehli takvada sıra gecelerinde müzik olmaz, gazel ve kaside okunur. Ehli keyfler de ise içki ve müzik olur. Helenlerde bu meclislere önce bayanlar girer meşk ederlermiş, sonra onlar çıkar erkekler eğlenceye devam edermiş. Şu anda Urfa’mızda 40’a yakın sıra gecesi gurubu var. Bu geceler her hafta arkadaşlar arasında yapıldığından ve dönüşümlü devam ettiği için sıra gecesi adını almış. Bu gecelerde yemek olmaz sadece çiğ köfte yenir. Şimdi icra edilen sıra gecelerinde her iki guruptan da kadın yoktur artık.
İçli köfte ile başlayan yemekler bostani, lebeni ve salata ile devam etti. Ardından Urfa kebabı geldi, en sonunda ise tek tabakta yassı şekilde yapılmış bir adet çiğ köfte, nane, marul ile süslenmiş olarak geldi… Bu arada müzik coşmuştu, “Urfa’nın etrafı dumalı dağlar” ile başladı… Müzik bütün hızı ile coşmaya ve oturanları da coşturmaya başladı. Ve her iki guruptan da oyunlara iştirak edenler oldu. “Bir of çeksem karşıki dağlar yıkılır bu gün posta günü canım sıkılır” derken… Urfa’nın yağız ve yüzleri şark çıbanlı gençleri bize de çeşitli figürler gösteriyorlardı.
VE YÖNÜMÜZÜ MARDİN'E DÖNDÜK
Gece bu sohbetlerle geçti ve otobüsümüzle yatacak yerimize döndük sabah saat 6’da Mardin’e hareket üzere istirahata çekildik. Pazartesi sabahı fazla bekleme olmadan hazırlandık, otobüse binip yol üzerindeki ziyaret yerlerini gezerek Mardin’e varacaktık.
İşler umduğumuz gibi çabuk yürümedi ve Mardin yoluna 16 km kadar uzaklıkta olan Eyüpnebi beldesi yolu bizi bir hayli oyaladı. Çünkü yol değil sanki bir patikayı andırıyordu. Eyüp Beldesinde Belediye Başkanı Sayın Mustafa Çiftçi karşıladı bizi ve yolun bu şekilde bozuk olmasından dolayı özür diledi. “Sen değil başkan burayı mamur hale getirmeyenler utansın.” Burada Hz. Eyüp peygamberin ve eşi Rahime validemizin mezarını ziyaret ettikten sonra yine ayni beldede meftun olan Hz Elyasa peygamberinde mezarının ziyaret edip dualar okuduk.
Sayın belde başkanının doğal yiyeceklerden hazırlatıp bizlere sunduğu yoğurt, peynir, salatalık, kavun ve karpuzu sıcak pidelerle atıştırdık ve sabah kahvaltımızı da yapmış olduk… Sonra ver elini Mardin….
Saat 11.50’de Mardin Polisevi’ndeyiz.
Burada bizi valilik emrinde olan arkeolog Yalçın Yılmazer karşıladı ve bir çay içimi istirahattan sonra Mardin ilinin meşhur kale etrafındaki Artuklular’dan günümüze intikal eden ve Osmanlı-Cumhuriyet döneminde de üzerine evler ilave edilen tarihi evleri, camileri, kiliseleri gezmeye çıktık. Burada gezdiğimiz onca mekanları yazmaya kalkarsak sayfalar yetmez ama birkaç tane eski eserlerin ismini yazıvermek de isterim. Abdüllatif Camii, Şehidiye Medresesi, Melik Mahmut Camii, Sıtti Radviye Hatuniye Medresesi, Şahse Han gibi… Rehberimiz Yılmaz Yalçıner bize o kadar samimi ve içten davranıyordu ki sanki bir Konyalı gibiydi, oysa meğer o da Selçuk mezunu imiş. Güleç yüzünden zaten sıfatı okunuyordu, dili de bize çok hoş ve anlatımlı idi. Kaleye çıkmak yasaklanmış, orası askeriye elinde imiş öyle etrafa hâkim bir kale ki şimdi halen Suriye’nin bile bir çok kısmı bile bu kaleden görülebiliyormuş. Girnivaz buluntularından müzelerinde öyle eski eserler var ki bunlar MÖ 3000’li yıllara ait sarayda kullanılmış kaplarmış… Burada tarihi evlere ABBARA diye geçiyormuş. Yani örneğin Hacı Osmanların Abbarası, Hacı Velilerin Abbarası, Şahtanalı evi gibi. Buraları saat 14’e kadar gezdik ve yemek için tekrar Mardin merkeze döndük. Bizleri Kaburgacı Selim Amca Restoran’ında Vali Yardımcısı Sayın Osman Nuri Canatan ve il müftüsü karşıladılar. Burada da güneydoğunun zengin mutfağından birçok çeşit yemeklerle karnımızı doyurduk ve Konya heyetini Mardin’de görmekten çok mutlu olduğunu ifade eden Sayın Canatan’a TYB Konya Şube Başkanı Ahmet Köseoğlu da TYB yayını kitaplardan hediye etti. “Biz de Mardin’i ziyaret etmekten son derece memnunuz. Misafirperverliğiniz için çok teşekkür ederiz” dedi.
Ve hiç vakit kaybetmeden yine Mardin’in tarihi yerlerine doğru yola çıktık. Saat 15’te Dayrulzafaran adlı tarihe meydan okurcasına ayakta duran ve halen yöredeki Ermenilere hizmet veren kiliseye geldik. Buranın işletmecileri heyetimize biraz zorluk çıkarır gibi oldular, bundan dolayı ben ve bazı arkadaşlar içeri girmemeyi tercih ettik. Bizden başka birkaç daha sivil ziyaretçiler vardı, burada bir büfe görevlisi olduğunu tahmin ettiğim şahsın terör hakkındaki konuşmaları da beni bir hayli çileden çıkardı. Sanki Türkiye değil de bir başka ülke insanı gibiydi bana karşı.
Arkadaşlarımızın kiliseden çıkarak yanımıza gelmesi ile tekrar otobüse bindik ve Mardin’e 35 km kadar mesafede olan Dara köyünde bir antik kente geldik ki ne kent. Bir kısım tarih kendisini kaya oymalı evler şeklinde ihtişamlı bir şekilde sergilerken köyün içersindeki evlerin hepsinin bir antika üzerinde oturduğu görülüyordu.
Bir evin dışa bakan görkemli çelen taşlarının altındaki bir delikten insanlar içerlere doğru adeta süzülüyorlardı, ben de daldım. Bizi bu dalış tarihin derinliklerine doğru aldı, 62 ayak merdivenle yerin dibine indirdi. O ne muhteşem bir yer, depo mu desem zindan mı desem… Nasıl bir yapıdır? Burası bütün katılımcı üyeleri adeta büyüledi. Buradan çıkıp artık köyün içersindeki kaya oyma su sarnıçlarını, antik kentin girişi sayılan kale kapısını ve kazıları yapılmakta olan antik kaya oyma evlerini de görüntüledik. Rehberimiz “dünya mimarlık tarihinde başka bir örneği daha yok” derken yerden göğe kadar haklı idi. Burada köy muhtarının ikram ettiği yağlı ayranları içip köyün mecnunu dedikleri Mervan’ın söylediği kulağa hoş gelen Kürtçe türkülerle ayrıldık ve Mardin’e avdet ettik. Akşam güneşi batarken bir otelin balkonunda çaylarımızı içerken Mardin’in ışıklarının yanması ile güzelleşen silüetini bir daha görüntüledikten sonra saat 19’da geldiğimiz Polisevi’nde yine bizler için hazırlanmış artık son yolculuk yemeklerimizi yiyip dostlarımıza veda ettik.
Bize Mardin gezimiz boyunca rehberlik yapan Yalçın Yılmazer kardeşimize ve yine koruma görevlisi olarak bizlerin yanından hiç ayrılmayan aracımızın ve kendimizin huzurunu sağlayan polis memuru Murat Alp Bey’e şükranlarımızı arz ederim. Saat 22 sularında “şen olasın Mardin şehri” deyip dostlarımıza veda ettik. Bizi bu tarihi yerlere götürüp gezdiren Sayın Ahmet Köseoğlu’na ve ekibine teşekkür ederim. Saygılarımla
Bostane: Nar suyu ve acılı bir nesneden oluşan garnitür yemek.
Lebeni: Yarma denen buğdayın koyu ayran gibi yoğurtla karışmış garnitür yemek.
İssot: Terbiye edilmiş biber.