Konya'da ferfene günleri
Ferfene bugünlerde çok duyulmayan fakat eskinin unutulmaz geleneklerinden. İsmail Detseli kendi yaşadığı ferfeneleri hikâye tadında anlatıyor...
İsmail DETSELİ
Ferfene* Konya ve civarı köylerde çok yapılan bir gelenek ve samimiyete, sevgiye dayanan bir görgü kuralıdır. Bu, bazen topluca ava gidildiğinde vurulan avın etinin arasına ava giden her şahıs tarafından yemekle yapılan bir katkı da olabilir, hiç ava gitmeden sadece evde arkadaşlar arasında çok zor ve leziz yemeklerin yanında çok basit olan bir yemek ve salata gibi ön yemeklerden de oluşabilir. Bunun aslı birlik, beraberlik ve bir nevi sevgi saygı dayanışmasıdır. İşte, ben de bunca yıllık yaşamım boyunca çok kereler bu tür işleri arkadaşlarımla yaşamışımdır. Günlerce baranada sadece misafir olup oturdukları ev sahibi tarafından gerek yemekli gerekse yemeksiz ağırlanır -ki bunu çokça yapardık-; her haftanın bir cumartesi akşamı bir arkadaşımızın evinde baya zengince bir sofra hazırlanır, kış geceleri boyunca bu devam ederdi. Ama arkadaşlar arasında bazen de böyle muziplik olsun diye ferfene çekilirdi.
Bu şöyle olur: Gece geç vakitlere kadar oturup sohbet eden arkadaşlardan biri bir fikir atar ortaya… Der ki, “Arkadaşlar, gelin bir ferfene yazalım, yarın kimde oturacaksak bir yemek yiyelim, yalnız herkes kesesinden yesin içsin. Saltanat kimin olursa olsun. Yeter ki bizlerin sözleri evlerde yankı bulsun” derler. Eli iyi kalem tutan biri ortaya çıkar, ‘yemekleri belirleyin bakalım’ diye bir fikir sürer ortaya, herkes sevdiği yemeğin ismini verir. Önce su böreği yazılır, etli kuru fasulye, ön yemek olan tirit ev sahibine çıkar. Salata, pirinç pilavı, çorba, patates oturtması, baklava, sütlü… Hâsılı aynı yemekten iki tane olmamak kaydı ile 20 kişi var ise yirmi çeşit yemek yazılır ufak kâğıtlara. Kâğıtlar katlanıp orta yere atılır, herkes uzanır birer tane alırlar, açıp bakarlar. Kimin şansına ne çıktı ise onu evinden yaptırıp yemek yenilecek oturak evine getirir ve hep birlikte güle oynaya yemekler yenir. Bu tür gelenekler bizim ilimiz ve civarındaki illerin köy ve şehir merkezlerinde belki değişik isimler ile hep yapıla gelmektedir. Gerek gençler arasında gerekse orta yaşlılar arasında yapıldığını ben çok hatırlıyorum. Bin dokuz yüz seksenli yıllardı… Ben İzmir İstanbul Ankara gibi büyük şehirlerde uzun süre kaldıktan sonra evlenip köyüm (Gilissira) Gökyurt’ta 8-9 sene kaldıktan sonra aldığım bir kararla Konya’nın Lalebahçe semtine göç ettim. Buranın insanları genelde Konya’nın yerlisi olmasına rağmen özellikle bizim gibi dağ köylülerinden de buralara göçmüş… Nedeni ise tarımsal faaliyetlerin bol olduğu bu semtlere rağbet çok olmuş; besicilik yapma veya bir iki inek taşıyıp süt ve yoğurtlarını temin etme açısından burası öyle işlere elverişli bir yer işte. İnliceli, Sefaköylü, (Giyret) Bükçeli, Yatağanlı, Gilissiralı… Bu yöre insanlarının bol olduğu bir yer… Ben de tesadüfen bu semte bir büyük bahçeli ev kiralayıp oturdum oturduğum bahçenin evi pek oturulacak gibi bir yer değildi ama ufak tefek tamiratlarla mecburen oturduk. Çünkü 6 dönüm yani 15 bin metre bahçesi vardı. Sosyal içerikli, sevecen birisi olduğum için, mahallede oturan daha evvel buraya yerleşmiş gerek sanayide işyerleri olan gerekse durumları iyi olan köylüler ve komşular hatta yerliler ile de iyi bir diyalog kurdum. Bunların başında İnlice kasabasından çoğunlukta olanlar ve sanayide olsun ağaç işlerinde olsun mahalle bakkaliyesi olarak olsun hepsi de candan insanlardı. Bizi dışlamadıkları gibi hemen varlıkta yoklukta bağırlarına bastılar, bizlere kapılarını ve gönüllerini ardına kadar açıverdiler…
İşte bu sevgi ve muhabbet sürerken akşamları bu arkadaşlarla barana oturmaya ben de dâhil oldum. Onların hepsinin de araçları olmasına rağmen ben de bazen araç olur bazen de topal eşeğim bile olmazdı. Bazen deyince birinde şoför olarak çalışırsam, ağa arabayı evime gönderirse bende de kısıtlı kullanacak araç olurdu anlayacağınız.
Bu muhabbetler kimlerle devam etmedi ki… Yıllarca başta aynı köylerde olduğu gibi lakaplarla birbirimizi tanıdık. Örneğin Balcıların Hacı Rüştü abi, Mehmet ve merhum olan kardeşleri Mustafa ve Ali Aydemir kardeşler. Yine İnliceli Tahirlerden Rüştü Çayır, kardeşi Ali Çayır, yine kardeşi Mustafa Çayır. Acazadeleri ve iş ortakları Mehmet ve Tahir Çayır. Zabıtanın Rasim ve kardeşi İsmail… İçimizde tek yerli Konyalı Şapkacı Hüseyin. Mefa döküm sahipleri Mehmet ve Fatih kardeşler; onlar da yarı yerli Konyalılardı. Konya’da doğmuşlar büyümüşler çünkü Kirlilerden Hasan Hüseyin ve kardeşi İbrahim, Tahirlerden Elektrikçi Refik, Durmuş Alilerden Bekir. Eniştesi Evliyalı Hikmet, bazen aramıza İnliceli Kerim, Osman’ın Mustafa, Beyşehirli Hüseyin Sağöz’ün de katıldığı olurdu. Yani o mahallenin en faal ve sevgi dolu baranası biz idik diyebiliriz. Bu birliktelik yazın beraber denize giderek haftalarca tatil yapmayı bile bize veriyordu. Bu, işte muhabbetin ve sevginin göstergesi idi. Ayrıca yine İnliceli Koca Velilerden Mustafa Kuzgun, Bükçeli Müdür Memet Emminin oğlu Hasan Saydam, benim kendi kardeşim Ramazan Desteli, Kirlilerin İbrahim… Bu son üç dört kişi yaşları itibarı ile bize pek uyum sağlamazlar daha çok kendi emsalleri ile üç dört kişi beraber ayrı bir barana otururlardı. Benim köyden geldiğimde yanımda getirdiğim avcı olan köpekleri ve bazen fırsat buldukça ava kaçamak yaptığımı görüp bilen diğer barana arkadaşlarımız, avcılık merakımın ne derecede olduğunu sordular? Ben ‘çok’ deyince bunlarda bu işi çok benimsediler… Hafta sonlarını iple çeker oldular… Ben yörenin arazisini çok iyi bildiğim için bunları her hafta ayrı bir köyün arazisine götürüp avlanıyorduk. Şehrin stresinden de uzaklaşıp güle oynaya iyi bir hafta sonu yaşıyorduk.
Ben genelde maddi durumum pekiyi olmadığı için onların araçlarından faydalanıyordum. Benden aralarında bölüştükleri benzin parasını bile almıyorlardı sağ olsunlar, yeme içme ve yardım konusunda hepsi de çok çok bonkör idiler. Nerelere mi gidiyorduk; göl ve arazilerdeki ördek avlarından tutun da genelde Loras Dağına, Gilissira Dağlarına, Çayırbağı Dağlarına Karadiğin Köyü Dağlarına, Beyşehir Yolu’nun çevrelerine, orman içlerine ve Sefaköy Dağlarına, İnlice Yatağan Dağlarına kadar gittiğimiz oluyordu.
Bazen öğleye kadar avladığımız avları hemen av yerinde arazide pişirip yediğimiz olurdu. Bazen de evlere getirip eğer vurulmuş av çok olursa (iki veya daha yukarı tavşan, keklik) guruplara bölerek ikişer üçer aile ile yerdik. Şayet av az olursa toplu olarak toplandığımız geniş evi olan bir arkadaşımızın evinde yiyiveriyorduk; muhabbetimizse herkesi kıskandıracak derecede de iyi ve muhkem idi.
Av için toplanma yerimiz Hasan Hüseyin’in Lalebahçe yolu üzerindeki bakkal dükkânı idi. Akşam avdan gelirken de mutlaka bu mekânda biraz durur, evlere öyle dağılırdık.
Burada yeri gelmişken bir anıyı hatırladım, sizinle paylaşayım, ne de olsa aradan en az 25 yıl yani çeyrek asır geçti. Yine bir av dönüşü idi… Hasan Hüseyin arkadaşın dükkânındayız, vakit akşam, ortalık kararmak üzere. Avlara baktık, 2 tavşanla bir keklik var. Hepimize yetmez, bir iki kişiye de gitmez, helal olmaz -yani herkesin emeği var avlarda- ben dedim ki “Gelin ferfene çekelim, yarın bir arkadaşın evinde yiyelim. Ev sahihi sadece avları pişirsin diğerleri ferfeneye kuraya girsin.” Fikrim kabul gördü. Arkadaşların en büyüğü yaşça benim… “Sen yaz Ismayıl ağacığım” dediler. 12 kişi varız, ev sahibini çıkardık… 11 tane kura yazdım, yemek çeşitlerini de herkesin fikrini sorarak kaleme aldım, içlerinde en zor ve değerli en emek isteyen olanı da tabi ki su böreği idi, bunu herkes biliyor kime çıkarsa rıza gösteriyordu.
Kuraları yazdım, kâğıtları dürdüm, daha elimde kâğıtları masaya bırakmadan Rasim arkadaş dedi ki “arkadaşlar hiç kura çekmeden su böreğini ben alayım.” “Niçin?” “Çünkü mutlaka bana çıkar benim hiç şansım yok” dedi. “Hadi len herkes şansına razı olsun” dedik ve masanın üzerine bıraktığım kuraları herkes aldı, Rasim’de aldı tabi. Rasim herkesten az konuşur ama pir konuşur, çok muzip. Herkes kâğıtlarını açtı baktı “demedim mi” dedi Rasim, “İşte dediğimi yaptım su böreğini 11 kişi içinde buldum” dedi. Gülüştük dağıldık, ertesi gün toplandık. Yine neşe içinde yemekler yendi sohbetler oldu, dağıldık. Her akşam hele kış geceleri mutlaka her akşam barana devam ederdi. Arada bir gitmesek de av işi de bazı kesintiler olmak üzere devamlı sayılırdı. Hatta bazı av günleri hava tipi ve karlı olmasına rağmen bizi yıldırmazdı, avın zevki böyledir, bir nevi hastalıktır bu av işi. Yine bir av dönüşü idi… Aynı bakkal dükkânının önünde indik, aracımızı bir kenara çektik, av az diye düşünüyorduk. Ne yapalım diye bu sefer başka bir arkadaş “İsmail abi yine ferfene çekelim” dedi. Rasim hemen itiraz etti, “arkadaş ben çekmem ferfeneye girmem” dedi.
“Niçin?” “Su böreği yine çıkarsa ben hanıma ne derim.” “Bırak yahu hep sana mı çıkacakta?” “Çıkar çıkar, o mübarek yemek beni tanır” dedi. Gülüştük, bu kez 16 kişilik kura yazdık, yine masanın üzerine koyduk. Herkes çekti, Rasim en son çekmek için bir kura kâğıdını masa üstünde bıraktı. Kuraları çekip açanların ellerine yüz hareketlerine bakıyor ses yok. “Ne oldu Rasim” dedim, “abi yine bana kaldı su böreği” dedi. “Ne biliyorsun?” dedim. “Baksana hiç suratında değişiklik ve ekşime olan bir arkadaş yok” dedi ve masadaki son kağıdı eline aldı, yavaşça açtı, bana hüzünle bakarak, “Elime …yım dedi. İşte yine bana kalmış ağabey” dedi…
Bu arada kurada şansına vişne hoşafı çıkan Mustafa Çayır, Rasim’e bakarak vişne hesabı, şeker hesabı, su kaynatma hesabı yapıyordu ki, Rasim üzerine hışımla yürüdü, onu dükkândan dışarı çıkardı. Benim de kolumdan tutarak usulca dışarı çağırdı ve “Abi sen tecrübelisin şimdi hanım ‘yine mi sen çektin su böreğini’ derse ne diyeyim” dedi. “Rasim eve varınca büyük bir çalım yapacaksın, ‘ulen hanım sen geçen haftaki su böreğini niçin o kadar güzel yaptın. İşte bu hafta bir daha istediler, bu kabahat senin’ dersen o da buna inanır ve gururla bir börek daha yapmaya razı olur, sana da kızmaz” dedim. Espri olsun diye hem gülüyorduk hem de bu neşeli halimizden hiç bir şey kaybetmiyorduk. Ertesi gün karşılaştığımız Rasim abi “Senin tecrübeni uyguladık, o da iyi yuttu ve paçayı kurtardık” diyerek herkesi güldürüyordu. Bazen de şöyle derdi arkadaşlar: “Yemek hangi gün yenecek börek hangi gün yapılacaksa o gün sabah evden çıkarken kura kâğıdını sabah ekenden işe çıkarken hanımın eline uzatıverin ‘akşama ferfene var’ deyin ona konuşma fırsatı vermeden evden ayrılın gidin” derdi. Aman ne iyi ve şen şakrak yaşamın tatlı günleriydi. Hey gidi günler hey… Hani derler ya ‘geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer’ diye. Çok doğru, o hayali kurarız da belki o günkü figüranlarının çoğunu bu gün bulamayız bile. Bu arada bazı arkadaşlar arasında şu konuşma oluyordu: Bekir Gümüş, “İsmail abi bana çorba çıktı kurada onu getirmek biraz zor olur senin ne idi?” “Salata.” “İyi ben salatayı yapayım sen çorbayı yap abi senin ev ferfene evine yakın” deyince. “Rasim bak arkadaş çorba ile salata kuracılar arasında fırr dönüyor, bizim su böreğine hiç sahip çıkan bile olmuyor” diye sitem ederdi, çok gülerdik.
O ne muhabbetti, o ne sevgi saygı idi… O ne kaynaşma idi… İçimizden birisinin maddi durumu iyi değilse hemen aramızda toplanır onun haberi olmadan, onun gururunu rencide etmeden odun, kömür, un, yağ gibi şeyleri hemen temin ediverirdik. Bunu da isimlerini vermeyeceğim ama sanayici olan ve elleri vergili sahabetli olan arkadaşlarımız çok yaparlardı. Bunu benim için bile uyguladılar, şimdi o muhabbetler yok sanırım. O sevgi saygı, o samimiyet nerde? Gece canı sıkılan bir arkadaş saat 11’de 12’de çıkar gelir, nazının geçtiği bir arkadaşa bir iki saat oturur, çaylar içilir, dertler yenilir giderdi. Şimdi 12’de kardeşine varsan belki seni kovalar evden; ne dersiniz? Şimdi bu kardeşlerimizle hala muhabbetimiz devam eder, ama evler ayrı yerlerde, akşamları toplanma imkânımız yok imkânlar olsa da o iştahlar yok. Oturma yok, TV’ler insanları evlere hapsetti, muhabbet bitti, sevgi saygı bitti. Tabi biz erkler komşu ve arkadaşlar böyle muhabbetli iken evlerdeki hanımlar ve çocuklarımız da bu muhabbetten kendi aralarında oturarak nasiplerini alıyorlar ve onlar da kendi aralarında muhabbet ediyorlar, günün stresinden bir nebze uzaklaşıyorlardı. Bu kardeşlerimizden çoğu ile geçenlerde aynı eski mahallemizde (Lalebehçe) Hakkı Güneş Hoca’nın oğlunun düğününde bir araya geldik, amanın o gülüşmeler o kucaklaşmalar eskileri yâd etmeler… Birbirimizden kopamadık, demek ki içimizdeki sevgiden hala çok şey kaybetmemişiz Allah’ım sana şükürler olsun.
Burada son olarak anlatmadan geçemeyeceğim bir anıyı da kısaca arz edeyim. Bizim o yıllardaki bu muhabbetimize ve av gezilerimize içinde hevesi olup da cesaret edemeyen merhum Durmuş Ali Ağa ve İbrahim Yeler Ağabeyler “bizi de ava götürün” dediler. Zaten arkadaşlarımızın babaları… “Olur” dedik… Onların av muhabbetleri daha vurgulayıcı, daha derin mizahi konuşmaları içerir, daha iyi av etini hazırlayıp hemen avın vurulduğu yerde bir dere kenarında veya bir çeşme başında yiyiverirlerdi. Altınapa Barajı’nın yanından Loras’ın diplerine doğru sürdük aracımızı ve daha henüz ava başlamışken iki tavşanı vurduk. Merhum Durmuş Ali Gümüş ağabey dedi ki “Çocuklar bizi fazla yormayın, ilk suyun başına mola verin.” “Hay hay” dedik ve şırıl şırıl berrak akan bir dağ suyu deresinin başında durduk. Merhum hemen bıçağını çıkardı, tavşanların güzelce derisini yüzdü. Tavşan etlerinin biraz yüzünü evden getirdiği biber ve yoğurt sosu ile sosladıktan sonra üççatallı bir yaş dal kesti ormanın içinden… Daha evvel yakıp da bıraktığımız meşe közünün üzerine yayıverdi yaş dal ile tavşan etlerini. Ve bana “Ismayıl ben yatıyorum, bunları biraz arkalı önlü döndür, pişsin. Bir saat sonra ortaya koy, herkesi çağır, yiyelim. Sen ne de olsa bu işlerde tecrübelisin” dedi. Ve yattı; diğerleri zaten yeşilliklere yatmışlar, herkes uyuyordu. Etler tam pişti benim aklıma bir cinlik geldi.
ETLERİ KAÇIRIYORUM
Pişen etleri aldığım gibi oradan uzaklaşıp, yiyebildiğim kadarını yiyip kalanını onlara getirip veriverecektim. Aklımdan bu da güya bir şaka idi kimsede buna kızmazdı ama benim bunu yapmama fırsat verirler mi? Tam etleri aldım şöyle 20 metre kadar gittim ya gitmedim yanımdan kurşun cıv ediverdi. Döndüm baktım, Bekir Gümüş “Valla kaçma Ismayıl ağa gel yoksa kurşunu kıçından yiyeceksin” diyor. “Tavşan etinin kokusundan uyuyamadım valla iştahla pişmesini bekledim, arkadaş nereye gaçıyon” diyor. “Silah sesine uyananlara da ulan kalksanıza Gilissalı etleri kaçırıyor leeeen” diye hem peşimden koşuyorlar hem de gülüşüyorlardı. Var mı şimdi böyle muhabbetler? Saygılarımla
*Barana arkadaşlarının bir araya toplanıp kura usulü ile çekilerek şansına çıkan yemeği evinde yaptırıp toplanılacak eve götürüp hep beraber yenmesine ferfene denir.