Konacak’ta süt sağmak

Konacak’ta süt sağmak

Konacak deyince adamın aklına bin bir türlü şeyler çeşitli düşünceler. Hatta kuşlara ait bir yerler gelebilir. Konya isminin bile konalım mı diye bu deyimden geldiği bir yerde ikamet etme manasına çok anlamı olan bir kelime Konacak.

İsmail DETSELİ


Konacak deyince adamın aklına bin bir türlü şeyler çeşitli düşünceler. Hatta kuşlara ait bir yerler gelebilir. Konya isminin bile konalım mı diye bu deyimden geldiği bir yerde ikamet etme manasına çok anlamı olan bir kelime Konacak. Oysa bu terim bizim dağ köylerinde çok kullanılan, halen de geçerli olan bir deyimdir.


Peki, nedir bunun anlamı, yani ‘konacak’ demek ne demek?


Bizim dağ köylerinde tuzla, yatak yeri, konacak, bunlar davar sürüleri ve sığır sürüleri için kullanılan birer tabirdir. Örneğin yatak yeri demek bir çobanın sürüsünün bir dağın koyunda veya gedik olan, yel esen bir yerinde birkaç ay geceleri konaklaması. Ve onların her gece yattığı yere yatak yeri denir, ayrıca su için içmek için uğradıkları ve sulandıktan sonra çeşmenin bir kenarındaki ağaçların gölgesine yattıkları yere de suvat denir.


Bir yerde düzgün ve geniş yüzeyli taşların bulunup da çobanın buralarda davarlarına tuz verdiği yerlere tuzla yağmurdan kardan korunmak ve geceleri yatması için yarı açık, yarısı da üstü örtülü yerlere de davar için olanlara çoban ağılı, sığır için olan bu tür yerlere de sığır tokatı denirdi. Şimdi gelelim konumuz olan konacak ismine. Köylerde sürülere baharın çobanlar çıkar ve davarları otlatma pazarlığı daima Kasım’a kadardır. Kasım’da tutulan çobanlara hıdrelleze kadar çoban duracaksın diye pazarlık yapılırdı. Nisan sonuyla Mayıs aylarında sürüye -sığır veya davar fark etmez -çoban çıktı mı bilhassa bizim köyümüzde iki mahalleye dört çoban çıkardı. İkisi Allı mahalleye, ikisi Başpınar mahallesine olmak üzere. Bunlar ilk aylarda sabah gidip akşama otlamadan köye dönerlerken, zamanla sıcaklar arttıkça sözgelimi Temmuz’da ekinler derildikten sonra bu davarları geceleri otlatıp gündüzleri köyün yakınlarında bir yer olan ve köye hayli yakın konacak adı verilen bir mevkiye, bir büyük armut ağacı ve yüksek kaya kütlelerinin bulunduğu yere gelir. O sürüdeki koyunu ve keçisi olanlar öğleyin giderler, burada davarların sütlerini ellerinde götürdükleri çömleklere sağıp evlerine getirirler, sürü çobanların nezaretinde burada ikindiye kadar yatar. Ortalık serinlemeye başlayınca yine dağlara doğru otlamaya giderdi.


Bu konacaklardan köyümüzün iki tarafında vardı. birine Başpınar konacağı diğerine ise Allı mahalle konacağı denirdi. Buralarda birçok hatıralar yaşanırdı, örneğin adamın hanımı evde yoktur, bir iş için uzak tarlaya gitmiş veya hastadır. Adam koyun sağmayı beceremez, elindeki çömlekle dolanır. Oradaki hanımlara, kızlara rica eder. Hey kızlar hanımlar ne olur benim davarları da bir sağıverin benim karı yok diye yalvarır. Yine bir başkası keçiler kayaların arasına dağılıp yatmıştır, onları tek tek bulup tutup sağmak bir hayli güç olur onun peşlerinde koşan hanımların elinden çömleğini düşürüp sütü dökmesi, hatta çömleği kırması da ayrı bir hatıraydı.


Merhum bir amcamız vardı, Öksüz Omar (Ömer) derlerdi adama. Daha konacağa varmadan başlardı kadınlara ve kızlara yalvarmaya. Onun eşi de kendi de ihtiyardı, konacağa gidemezdi Omar Emmi. elinde çömlek daha giderken başlardı espri yaparak yalvarmaya (Şamdan şıkıdık, Amman şıkıdık, kızlar benim davarlarımı bugün kim sağıverecek? Hadi bakalım o yiğidi bir göreyim.) Büyük bir saygı sevgi yumağı vardı o günün insanlarında, her gün Omar Emmi’nin davarlarını sağıverecek bir insan evladı çıkardı mutlaka.


Bu işler böyle biraz devam ederdi, sonra zamanla koyunların sütü çekilir, onlar artık dağda bir çobanın nezaretinde otlamaya devam eder, sadece keçiler gelirdi konacağa, onlardan da bir müddet sonra sütleri soğulur, artık sürekli dağlarda kalırlardı.


Bu davarların meselesini burada bitirip artık biraz da sığırlara çoban bulunması ve otlatılmasını anlatalım eskiye dönük. Bunlar için de Nisan ayı sonlarında köyde tellal çağırır sığıra çoban çıkmak isteyenler akşam heyet odasına gelsin heyyyy der. Akşam çoban olmak isteyenler artık dolar odaya, o yıllarda ihtiyaç sahibi fakirler çoktu örneğin 12 çoban çıkacak yere tam 25-30 kişi müracaat eder, ben de ben de çoban olacağım diye. Şimdi ise çoban zor bulunuyor. Şehirden başka, köylerden, göçerlerden veya başka yerlerden çoban aranıp bulunuyor. Gerçi duyduğuma göre artık bir kaç yıldır köyden buluyorlarmış.


Biz o günlerden bahsetmeye devam edelim. Artık muhtar en çok muhtaç olanı ve biraz da bu işte tecrübeli olanları seçer, 12 çobanı ayarlar, sığır başı verilecek hak (ücret) -genelde köylerde ve bizde öyle derlerdi- konuşulurdu. Ben de bu çobanlığı yaptım, o zamanlar sığır başına 1.5 havayı yani bir buçuk teneke buğday olacak denirdi. 12 çoban şöyle paylaştırılırdı. İki mahallenin sağmal (yani buzağılamış, sağılacak olanlara ikişerden dört çoban. dana ve düğelerden ve kısır ineklerden oluşanlara yoz denirdi. Bu sürüye de üç çoban etti yedi. O yıllarda çift ve düğen gibi her iş öküzlerle yapıldığından köylerde kalabalık öküz olurdu. Onlara da üç çoban çıkardı. Etti on. İki çoban da öğreke (yani beygir sürüsü) çıkardı, etti 12 çoban. Sağmal denen sığırlar sürekli eve gelip giderdi. Ama yoz, öküz ve beygirler, Mayıs’ın sonunda veya Haziran’ın onunda yaylaya çıkan yaylacılar ile beraber dağa çıkarlar, bir daha ekim ayına kadar dağdan inmezler. Bundan evvel de yoz denen ufak sığırlar ve büyük öküzler arazimizin aşağı dağ dediğimiz yerlerinde bir birbuçuk ay otlatılır. Bunun için de Davutlar denen mevkideki öküz tokatında otlardı. Çal tokatı dediğimiz yerde ise yozlar yatar, eve gelip gitmez, orada kalırlar. Sonra otları daha yeşil, daha sulak olduğu için yukarı dağa çıkılır, oradaki öküz yatağına gedik yatak, yoz yatağına da çoş yatağı denirdi.  Buraya çıkan çobanlar mahiyetlerindeki sığır sürülerini değişimli güderlerdi. Bunlar ne zaman değişirdi? Bu dağlardan gelmeyen yoz öküz ve öğrekler,15 günde bir köyün yakınında belirli bölgelerde tuzlanmaya getirilir, bunlar geleceği zaman muhtarlık yine tellal marifeti ile köylüye bildirir, köylü o gün biraz yanına tuz alır ve gider. Hem mallarının zayi olup olmadığına bakar hem de onlara tuz verirdi. Yazın dağda yeşil ot yiyen mallar için tuzlama çok önemliydi, çünkü tuz yiyen hayvanların bağırsakları güçlü olurmuş ve yeşil ot yemek için iştahı açılırmış. Tuz ile dişlerinin kamaşıklığı gider derlerdi atalarımız. Bu bahsi geçen hayvanları otlatmanın, onlara çoban olmanın da  ayrı birer çilesi ve zevkli yanları da olurdu.


Ben bunların bazılarından bahsedip genç nesle biraz bilgiler aktarmak istiyorum. Bu dağlarda geceli gündüzlü hayvan otlatmak başlı başına bir maharettir, bir kere kurttan kuştan korkmayacaksın, cesur olacaksın, geceleri dağda basit bir çobansalıkta (sığır davar ağılının yanındaki çoban evi) yatmayı göze alacaksın. Kurtlar safarilerde de görüldüğü gibi büyük öküzlere ve atlara saldırı yapamazlar ama aralarında küçük dana ve atın yavrusu taylar olursa onlara saldırır ve onu yakalar, yerlerdi. Bir tane at olur, ona aygır derler, o çevresine topladığı bütün beygir sürüsünü kurtlardan korurdu. Bu öğrek denen beygirler gibi öküzler ve büyük baş sığırlar da böyle dağda yalnız otlarken kendilerine bir bey seçerler ve onun mahiyetinde dağlarda otlamay,ı hayatlarını idame ettirmeyi bilirlerdi. Dağdaki öküz ve yoz çobanlarından bir tanesi ev keşiği denen bir deyimle üç günde bir evine gelir, evinde işini görür, yatar ve ertesi günü üç günlük azığını heybesine doldurur gider, bir başkası gelirdi.


Çobanlık yıllarımdan bir anımı anlatayım. Bir gün kaybolan sığırları aramak için diğer çoban arkadaşlar ve muhtar beni görevlendirdi. Çok zeki olduğumdan mı yoksa dikkatli olduğumdan mı bilmem köyün tüm sığırlarını eşkalinden bilirdim. Yaşım 13, okulu o yıl bitirdim ve yokluktan sefaletten köy sığırlarına çoban olmuştum. Dağlarda kayıp olan sığırları ararken akşam oldu, köye gelme imkanım kalmadı. Mecbur çoban arkadaşlarımdan birinin yanına gitmem gerekiyordu. Ama gitmek mesele oldu, çünkü dağda öyle bir şiddetli yağmur başladı ki bardaktan boşanırcasına. Bu arada akşam vakti çoktan geçti heryer zifiri karanlık oldu, göz gözü görmüyordu. Gideceğim yer bir kilometre kadar yerdi, ama ormanın içersinde yol yok, iz yok düşe kalka sığır yatağına doğru yaklaştım. Merhum çoban arkadaşım Mustafa abiye sesleniyordum gecenin karanlığında Mustafa ağaaaaa diye, ama duyurmak ne mümkün. yağmur ve ağaçların hışırtısı yeri göğü kaplıyordu. Güç bela biraz daha yaklaştım yine bağırdım sesimin çıktığı kadar nihayet Mustafa ağam sesimi duydu. Eyyyyy dedi ağa ben buralarda kaldım dondum ıslandım öleceğim yetiş dedim. Nerdesinnnn? Diye ünledi yerimi bilemiyorum sesime gel dedim nihayet güç bela birbirimize seslenerek buluştuk çobansalığa ulaştık Mustafa ağam üzerimde bir iç donu gömlek kalana kadar ıslak elbiselerimi çıkarttı ve meşe odunlarını ocağa dikti ateşledi.


Korkudan dona kaldım


Ağam benim elbiselerimi kurutmak için ateşe tutuyordu Allah rahmet etsin bana hizmet ediyordu çünkü akrabamızdı hem de beni çok severdi. Ortalık artık son güz aylarına doğru geliyor yağmurdan sonra baya ortalık ürpertecek derecede soğuk oluyordu. Bir de buralar rakımı yüksek dağlardı. Çobansalığın üzerine örtülen ağaçlardan çıtırtı geliyordu ben ve ağam odun ateşinin sıcağında biraz uyuklamıştık benimle Mustafa ağamın aramıza çobansalığın damından pat diye iki metrelik bir yılan düşüverdi. Aklım başımdan gitti. Anam anam dedim yılan da soğuktan uyuşmuş, oda sıcağı görünce tutunamayıp düşüvermiş, ağam öyle söyledi. O tecrübeli, eski çobandı. Hemen o kalktı yılanın kuyruğundan tuttu ve dışarıya attı. bütün çobanların yatağı ya bir eski askeriye kaputu ya da bir eski kilim olurdu, meşe yapraklarını bir torbaya doldurur, başımızın altına yastık yapardık. Benim orada yatacak örtünecek bir şeyim yoktu, çünkü ben artık bağımsız bir çobandım, köy sığırlarından bir yıl boyu kayıp olan, başka köylerin sürülerine karışan sığırları aramakla görevliydim.


Ağam beni kendi kiliminin arasına yatırdı kendisi ise o ateşin kenarına kıvrıldı dirseğinin üstüne yattı ama ben gözümü dahi yummuyordum çünkü attığı yılan geliverecek gibi geliyordu bana. O ise korkma rahat uyu o yılan artık gelmez ben onu kayaya vurdum öldü diyordu. Sabah kalktım Mustafa ağam sabah yemeği için bulgur pilavını pişirirken ben yılanı arıyordum Mustafa ağam doğru söylemişti. Çünkü yılan hakikaten süratle kayaya çarpınca ölmüş, sabah erkenden bir kartal da onun leşini kendisine sabah kahvaltısı yapıyordu.


Kurt büyük bir atı önümüzde yere yıktı.


Sabah olmuştu artık öküzleri saldık, onlara çoban pek lazım olmazdı onlar otlar, tekrar yataklarına akşama gelirlerdi. Köyden malı kaybolanlar gelip beni bulacaklar diye bekliyordum. Biz de kurttan kuştan sohbet ediyorduk, ben yeni olunca sorular soruyordum eski çobana, bu öküzleri kurt yemez mi ağa? Atları öküzleri kurt yiyemez. Neden? İlerideki bir beygir sürüsünü işaret ederek bak onların başında bir kuvvetli at var o bütün beygirlerin beyidir. Öküzler ve ufak sığırlar da kendilerine bir bey seçerler, onların mahiyetinde otlarlar o hayvanlar bir kurt saldırısı halinde kurtları boynuzlar, teper, ısırır onun için kurt onlara aç ve çok çaresiz kalmadıkça veya kalabalık olmadıkça saldırmaz. Ama bugün çok aç galiba bak atlara, bir kurt tek başına saldırıyor dedi. Dikkatlice baktım doğruydu, kurt bir ileri bir geri yaparak atlara çeşitli oyunlar yapıyordu. Ben ağa kurt atlara zarar verecek seslen de korkup kaçsın dedim biz yüksek bir yerde idik. O yok canım korkma bir şey yapamaz dedi.


Kurt ata karşı birkaç oyun yaptı ve yerden atlara doğru arka ayaklarının tırnaklarını kullanarak


toprak atıyor baya hayvanları bunaltıyordu. O anda atların korumacılığını yapan at kutrun üzerine saldırdı o anda kurt yere yattı ben atın onu ezdiğini zannettim. Ama Mustafa ağam eyvah dedi atı yedirdik kurda deyiverdi. Nasıl ağa diyecektim ki at bir anda yere yığıldı meğer kurt yere yatışında at üzerinden geçerken o keskin ve iri dişleri ile atı karnından yaralayıp ölümüne sebep oluyormuş. Buda o hayvanın ustalığı yaratılış fıtratında varmış. Biz hoşt falan diye seslendik kurt kaçtı ama artık at için yapılacak bir şey yoktu ertesi gün yine o kurtların yemi oluyordu güzelim at bir gün bayatlamış olsa bile. Saygılarımla…