KİM TAKAR EDEBİYATI
İstanbul’a ben gittim Konyalılar günü için. Sergiyi açtım. Görmeliydiniz o gurbetteki insanlarımızın Konya fotoğrafları karşasında gözlerinin ışımasını. Her fotoğrafın başında dakilarca duruyor, görüntülerle hasret gideriyorlardı. O gün yemekten çok
Orhan Pamuk baştan beri itici gelmiştir bana. Nobel ödülünü alması filan hiç etkilemedi beni. Ülkemiz aleyhine sözleri nedeniyle şaibeli bir ödül almış oldu. Bu nedenle ödülü reddetseydi adam gibi bir iş yapmış olurdu.
Yaşar Kemal alsaydı gerçekten sevinirdim. Çünkü o bin kere haketmişti o ödülü. Neyse, Yaşar Kemal’in hakkımızın gönlümdeki yeri öyle bin ödüle değer.
Günlerdir gazetelerde ödül haberlerini okurken, ayağı Türkiye topraklarına basan, yüreği Anadolu, diye atan yazarlarımızla ilgili anılar geldi gözümün önüne. Gördüğü bir güzellik kaşısında gözü yaşaran, karşısındakinin acısını yüreğinde hisseden o güzel insanlarla olan anıları bu bahaneyle sizlerle paylaşmak istedim.
1995 yılından bu yana onlarca yazarımızı değişik mekanlarda ağırladık Çalı Kültür Sanat Dergisi olarak. İmza günleri düzenyerek onları okuyucuları ile buluşturduk. İnanın her seferinde bir başka Konya sevgisiyle ayrılıp gittiler. Rahmetli Zihni Anadol benim sergi defterime aynen şöyle yazmıştı. Sergi ve imza günümüzde. “Konya’ya hoş geldik, Konya’lıları hoşbulduk”
Zihni Anadol, Güngör Gençay (bir dönem Gerçek Sanat Dergisi’ni yayımladı) Yılmaz Elmas, dam arkadaşı Dursun Özden, bir dönem şehrimizde esnaflık yapan şair dostum Bedrettin Aykın birlikte gelmişlerdi. Güzel Sanatlar Galerisi’nde benim sergim vardı ve imza gününü de orada yapmıştık.
Güngör ağabey hem yayıncı hem usta bir yazar ve şair. Bu yüzden Ramazan Atalay arkadaş onun yanından hiç ayrılmıyor, kendi yazdığı hikayelerimden sözediyordu. Müthiş şakacı bir insandı Zihni Anadol. Ramazan’ın kolumdan tutup “sakın bunlara hikaye filan gönderme, alır kendi isimleriyle yayınlarlar” dedi. Gülmekten kırıldı kalabalık. Akşam da Ramazan’ın evinde ağırladık onları. Ben, istirahat etsinler diye erkenden ayrılmıştım yanlarından. Onlar beni gönderdikten sonra sabaha kadar muhabbet etmişler.
Güngör ağabeyin İstanbul’daki evi de edebiyat dostlarının toplandıkları güzel bir mekandır. Akşama doğru herkes elinde bir nevale çıkımıyla gelir, masa kurulur ve doyumsuz bir sohbet başlar. Tavana kadar uzanan kitap rafları ile doludur evin içi.
2003 Mayıs’ında Türkiye Yazarlar Birliği Konya Şube Başkanı Ahmet Köseoğlu aradı. “İstanbul’daki Konyalılar Derneği Florya’da bir yemek verecekmiş, orada bir sergi açabilir miyiz?” diye sordu. Çalı fotoğraf Grubu olarak ortak bir sergi hazırlığımız zaten vardı. İstanbul’a ben gittim Konyalılar günü için. Sergiyi açtım. Görmeliydiniz o gurbetteki insanlarımızın Konya fotoğrafları karşasında gözlerinin ışımasını. Her fotoğrafın başında dakilarca duruyor, görüntülerle hasret gideriyorlardı. O gün yemekten çok sergi hoşlarına gitmişti.
Ne zaman istanbul aklıma gelse, TÜYAP Kitap Fuarı’nda bir gencin söylediği sözler çınlar kulağımda. “Zeki abi, senin hikayelerini okumadan önce köylülerin de çiçek sevebileceklerini hiç düşünmezdim” demişti çocuk.
Dursun Özden’de benim gibi iflah olmaz bir gezgin. Aslında o benden daha şanslı. O bir dünya gezgini. Dünyanın farklı bölgelerine geziler yaptı, gezi anılarını kitaplaştırdı. Aynı zamanda usta bir şair Dursun Özden. Lakin şiir anlayışlarımız taban tabana zıt. Şiirde yoğun bir imgeden yana.
Antalya Kaleiçi’nin girişinde “Antalya Sanatçılar Derneği” ANSAN var. Dursun Özden ile beni hem imza günü hem dia gösterisi için davet ettiler. İmzadan öncede bir söyleşi vardı. Dursun kalktı şiirini anlattı, yine imge üzerinde durdu uzun uzun. Sıra bana gelince, Karacaoğlan’dan, Yunus’tan söz ederek onlarda da imge olduğunu, imge yapacağız, diye okuyucuya bilmece çözdürmeye haklarımın olmadığını, söyleyerek oturdum. Kısa bir suskunluk oldu salonda sonra ressam arkadaşım gülerek elimden tuttu. “Gel arkadaşım, sen çok köylü kalmışsın, seni Aspendos’ta bir baleye götürelim de biraz şehirli ol” diye, baleye çağırdı. Baleyi izledik, gecede Selva hanımın konuğu olduk.
Konya Fotoğraf Amatörleri Derneği’ni (KONFAD) kurduktan sonra zaman zaman çocuk yuvası ve huzurevinde dia gösterisi yapardık. Dernek üyeleriyle aramızda topladığımız parayla çocuklara ya da yaşlılara ikram edecek bir şeyler alır, ikramımızı yaptıktan sonra gösteriye geçerdik. Huzurevinde son yaptığım gösteri Karadeniz yaylalarına aitti. İkram yapıldı, bütün yaşlılar salona doldu ama iyi giyimli, kibar bir hanım, huzurevinin kapısından Konya’yı seyrediyor, içeri girmiyordu. Yanına varıp gösteriyi neden izlemediğini sordum. O hüzünlü bakışını hala unutamıyorum. Gözlerinde bir damla yaş mı vardı ne. “Yavrum bu yaştan sonra o güzel görüntüleri izleyip ne yapacağım” dedi. İyi mi yaptım, kötü mü bilmiyorum ama o günden sonra huzurevinde hiç gösteri yapmadım. Şimdi ne zaman bir dia gösterisi yapsam o kadının bakışı gelir gözlerimin önüne.
Cezmi Ersöz’ün en sevdiğim yanı mütevazi kişiliğidir. Hiçbir şey istemez, hiçbir şeyden yüksünmez bir insan. Bütün derdi çevresine toplanan okuyucuları ile muhabbet etmektir.
İmza günü için ilk gelişinde şair Yılmaz Yeşildağ’ı da çağırmıştık. İkisi de birbirinden habersiz gelmişlerdi ama biz yazarların birbirlerini kıskanabileceğini hesaplamamıştık. Y. Yeşildağ “Cezmi’nin olduğunu bilseydim gelmezdim” dedi, etkinlik biter bitmez ortadan kayboldu. Cezmi ile Çalı Kültür Merkezine gittik. Güzel bir menemen yapıp yedik. Sonra topluca öğrenci bir arkadaşın evine giderek sabaha kadar sohbet ettik.
Ömer F. Hatipoğlu usta şairlerimizden biri. Gölyazı’da bir şenlik olacakmış, İstanbul’dan Dursun Özden ile Cezmi Ersöz de gelecekmiş. Benim de Gölyazı’ya gitmemi istiyordu. Sanat ağırlıklı bir şenlik olacağı için imza gününden ayrı olarak bir de dia gösterisi yapmamı istiyordu. Hiç düşünmeden geliyorum, dedim.
Bir beldeye yazar gelmiş, fotoğraf sanatçısı gelmiş, kimin umurunda.
Yıllardır şenliklere katılırım, gittiğim, ekmeğini yediğim o yerleri gazetelerde, dergilerde yazarım, kitaplarıma alırım ama o şenliklerde bir partinin hademesi bile “şenliğimize teşrif etmiştir” diye, anons edilir, orada bir de gariban yazar varmış, kimsenin umurunda olmaz.
Aynen Gölyazı’da olduğu gibi.
Dursun durmadan fotoğraf çekti, kimse ilgilenmeyince Cezmi çevresine toplanan gençlerle muhabbete daldı. Gösteri olacak diye götürdükleri bir kahvede yoğun ışık nedeniyle gösteri filan yapamadım. Kürsüde herkes konuştu ama bir ara Cezmi Ersöz’ü de çağırıp iki laf ettirmek kimsenin aklına gelmedi. Ferhat Tunç’u dinlemek varken kim takardı edebiyatı.
Eskiden 32 kısım tekmili birden filmler izlerdik. Bizim anılarda öyle. Haftaya, başka yazar dostlar konuk olacak anılara.
Bütün okuyucularımın geçmiş şeker bayramını kutlar, her şeyin gönüllerince olmasını dilerim.