Kendi düşen ağlamaz!
Baktım ki ne göreyim bizim düzen meyvesini vermiş. Bütün köyde bize karşı çıkıp da malını yazdırmayanlar köy odasında davarların sığırlarını ve ekinlerini tamı tamına yazdırıp parasını ödüyorlar.
Kendi düşen ağlamaz, iki gözü birden çıkar!
İsmail DETSELİ
1945 yılında doğmuşum.1960’ın ilk aylarına kadar da okul, çiftçilik, çobanlık, fakirlik, yoksulluk dolu çileli 15 yıllık gençlik çağına girerken büyük şehirlerimizden İzmir ile başlayan bir gurbet yolculuğu bir yaşam mücadelesi. Ve bunca zorlu mücadeleden sonra askerliğimi de yapmış olarak 197’li yılların başında tekrar o doğduğum, suyunu içtiğim ekmeğini yediğim, havasını teneffüs ettiğim köyüme Gökyurt’a dönüşüm merhum anne ve babamın isteğine uyarak köyümüze bağlı 4 kilometre arası olan yaylamız Kumrallı’dan İsmail kızı Esma ile görücü usulü ile 1971 Şubat’ın 13’ünde evlenmek, maceranın sonu mu desem yoksa başlangıcı mı desem artık orasını okuyunca sizler karar verin.
Efendim bizim dağ köylerinde bazı atalarımızın kulağımıza küpe olacak nasihatleri ve anlamlı sözleri vardır.
1. Aman hiyet (muhtarlık köy idaresi) işine karışma.
2. Arkadan cepli ile arkadaş olma… o zamanlar herkes kadı biçimi don giydiğinden arkadan cepli olarak tanınanlar polis veya cenderme.(jandarma)
3. Gökgörmedikten (sonradan görme) hacet (para) alma.
4. Karın bile olsa kadına sır verme. İsterlerse beş kuruş on kuruş ver, elin etlisine sütlüsüne karışma, diye evlatlarına tembih ederlerdi.
Tabi bu bir nevi mesuliyetten kaçmaydı ama onlar buna inanırlarmış demek ki. Neyse 1973’te babam rahmetliyi genç yaşta kaybedince köy içersinde Allah’ın takdiri bu ya biraz gurbetin verdiği bilgi ve tecrübe biraz da siyasete ve ülke haberlerine duyarlı olmamız arkadaş ve köylülerimle yaptığım sohbetlerde gün yüzüne çıkmaya başladı. Bizde bir şeyler olduğunu gören köyün ileri gelenleri, köy hizmeti için beni düşünmüşler 1973 Kasım’ında pek bilemiyorum ama sanırım genel seçimler vardı. Çok sevdiğim ve saydığım köyümüzden Memet emmi geldi, “Oğlum İsmail bu köye iyi kafası çalışan insanların hizmet etmesi lazım, biz seni muhtar olarak düşünüyoruz. Köyün bozuk düzen işlerini biraz olsun düzene koyalım sen ne deyyon bu işe” dedi. Ben hemen “Olmaz, Memet emmi ben, teker ganat bir adamım yani orta halliyim muhtarlık yapmak öyle kolay değil, arkan kuvvetli olacak, paran kuvvetli olacak, gelirin bol olacak, gelen memur ve amirlere karşı köyün onurunu koruyacaksın mehçup olmayacaksın” dedim ve ekledim “Ama madem benden görev istiyorsanız köyümüze başka bir şekilde mesela köy katibi olarak vazife yapayım. Hesap işlerini iyi yaparım hizmet edebilirim” diye ağzımdan kaçırdım.
Zaman geldi seçimler yapıldı Memet emmi muhtar oldu. Ertesi günü beni muhtar odasına çağırdılar “Hadi bakalım sözünü yerine getir kâtipten defterleri teslim al” dediler.
Ben de “İyi de bu konuda hiçbir şey bilmiyorum ne nereden yazılır, ne nereden alınır, bötçe nedir, koruma nedir, bekçilik nedir” diye düşünürken eski katip efendilere biraz rica ettik “Bize yardımcı olun, bunlar nasıl olacak, ben bu işlerde yeni bir şeyler yapmak isterim sizin de tecrübenizden faydalanayım” dedimse de, “Ulen gidi katip olmayı bilin de öğrenmeyi bilmen mi daha yaşın genç, öğren yat hem de daha şimdiden yenilik diye bir şeyler düşünüp de burnunun girmediği yere kafanı sokmaya kalma burnunu kırarlar haaa” diye de tehdit ettiler. Ben biraz inat adamım, sanırım hem Muhtar Memet emminin aşırı desteği ile hem de aldığım 75 lira aylıkla civarda ilçe, köy, hatta birlik kâtiplerinden bazen de köy bürosu denen köylerin bağlı olduğu özel idareden aldığım bilgiler ile işin deyim yerindeyse puştluklarını öğrendim ve köye iyi bir hizmet sunacak halde bilgilere sahip oldum.
O yıllarda köy idareleri, 50 sene önce çıkarılmış ve gelişmeye göre yenilenmemiş köy kanunları ile idare ediliyordu. Köyde harcamak istediğin köy ihtiyaçlarını toplamakta güçlük çekiyordunuz. Ya imece usulü ile ya da yardım gibi bağışlarla bu işi yürütmeye çalışıyordunuz. Mesela 20 lira salmadan fazla salma koyamıyor, bütçeye ve fazla da tahsil edemiyordunuz. İşin püf noktalarını bilemiyorduk. Bir darlık, bir bocalama içindesin hasılı boşa koysan dolmuyor doluya koysan almıyor. Oyıl teslim aldığım 16 bin liralık bütçeyi kıt kanaat yerine getirdim muhtar memet emmi köy koruması için tuttuğu bekçilerin parasını birazını cebinden ödemek mecburiyetinde kaldı ve ödedi. Bu duruma isyan eden Memet emmi bir bahane ile muhtarlıktan istifa etti ayrıldı, yerine geçen birinci aza da istifa etti. İkinci aza derken köyde herkes görevden kaçmaya başladı. Yalnız ne var ki her gelen muhtar beni salmıyor. Biz vazifeye devam ediyoruz bu kadar istifalardan sonra bir ara seçim yapıldı yine istikrar gelmedi. Hatta köylüler sandık başına rey vermeye bile gelmez oldular. Aradan bir yıl geçmeden heyet toptan istifa edince tekrar erken seçim kararı oldu. Bu sefer köyün ileri gelenlerini ben topladım ve onlardan duruma çözüm bulmalarını, köyün onurunu kurtarmamız gerektiğini, herkesin bir şeyler yapması lazım olduğunu, bir gece uzunca izah ettim. Onlar da “Sen kimi istersin Ismaylım biz onu seçelim” dediler. Ben hem zengin hem de diktatör olan köyümüzden Zeybek Memet adında bir mert adamı önerdim. Seçim sonu kendisi istememesine rağmen o şahıs muhtar olmuştu.
Köyde otorite yok elektrik yok su sorunu var. Bütün köy işleri çözüm bekliyor. Hem eski komşumuz hem de çok sevip saydığım Memet emmi ile gece gündüz köy sorunlarının çözümü için kafa yoruyoruz. Köyün ileri gelen zenginlerinden davar sürüsü sahiplerinden adamları aza olarak seçmiştik. Köy işleri öyle ulu orta ben bilirim, kesip biçerim hesabıyla olmaz. Mutlaka heyet kararı olacak çok şeyde.
Bu köylerde bütçeye para toplamak için köyü ayak usulü üçe bölersin. 1. ayak 50 lira, 2. ayak 40 lira, 3.ayak 25 lira dersin, köylü buna bile itiraz eder. “Ben ikinci ayak adamı mıyım canım muhtar ayıp ettin yahu benim neyim var diye” itirazlar sürer gider. Yalnız halen memleket idaresinde de, köy kasaba iller idaresinde de bazı işler vardır ki hiç değişmez mesela köyün zengin adamlarının 300-500 kadar sürüsü, davarı 40-50 kadar sığırı vardır, köyün ortak malı olan dağlarından istifade eder. 200 dönüm tarlası olan adamlar bol ekininden istifade eder, tabi zenginlerin ona göre de sebze tarlaları olur. Köyün akar suyundan fazlasıyla istifade eder. Köy korumasına gelince, civar köylerle hasat ekin korumasını dağ, orman korumasını yapmak için köyün en fakiri olan adamlar ,bu tür işlere çağrılır gelir. Ve dağda olası yaralanmalar ve hatta ölümle neticelenen kavgalar veya sakat kalmalar bu tür kazalar, karakol mahkeme hapiste yatmalar, maddi manevi cereme çekmeler, hep bunların üzerinde kalır.
Yine böyle neşeli bir günde heyet toplantısında muhtar odasında, oradan buradan konuşurken zaten evvelce kafama koymuş olduğum yalnız çok olgun bir ortamı beklediğim an gelmişti. Aklımdan geçen ve gerçekleşmesi elzem olan fikrimi ortaya atıverdim. Köyümüzde daha evvel uygulanmakta olan bekçi hakkını ele alıp “Arkadaşlar herkesten 1.5 teneke buğday alıyoruz bekçi hakkı olarak öksüz oğlan da veriyor bunu dul avrat da veriyor. Aslında bunun çözümü çok basit” diyerek heyetin ve halkında kalabalık olduğu bir gece oturumunda anlattım. “Ben bunlar düzeltilemeyecek şeyler değil” dedim. “Nedir çözüm diye” sordular. “Biz köy köyümüze iki bekçi tutuyoruz 8 bin lira senelik ücretini ödeyemiyoruz. Aslında bunun bir çaresi var ama hatta 4 bekçi bile tutsak bu dağ bekleme, ekin bekleme işini köylünün üzerinden alsak hem resmi iş yapmış oluruz, hem de kimseyi rahatsız etmeyiz ama bu iş siz ihtiyar heyetinin elinde ve imzasında” dedim. “Hemen yap” dediler. Bir koruma bütçesi yaptım ki sormayın. Köyde adamın tarlasına dönüm başı iki lira, sığır at dağlarda serbest yayılan mallara beş lira, davarlara mal başı bir lira salma yazdım. Bunu “Köy bütçesinden ayrı koruma bütçesi” diye ihtiyar heyetine imzalattıktan sonra Konya’ya Özel İdare’ye ve Tarım İl Müdürlüğü’ne tasdikletip işleme koydum. Bu imzayı atan köy heyeti azalarından sürü sahipleri ve zengin tabaka, bunun farkına o anda varamadı. Bunu da açıklamak için bir toplantı yaptım ve dedim ki “Arkadaşlar, adamın ne doğru dürüst ekini var, ne malı var, baldırı çıplak fakir gidiyor dağ bekliyor. İcabında darda kalınca vuruyor, çile çekiyor, vuruluyor zulüm görüyor, bundan böyle bu iş bitti. Adamın bir keçisi varsa bir lira verecek yüz keçisi veya koyunu varsa yüz lira verecek. İki dönüm ekin ekerse dört lira yüz dönüm ekin eken iki yüz lira verecek. Önce ihtiyar heyetinden itirazlar ayyuka çıktı, muhtar hiç çekinmeden dört bekçi tuttu, beşerden yirmi bin lira ücretle. Köy bütçesindeki yirmi liralık salmadan fazla salma yapılamaz sorununu da danıştığım tecrübeli kâtiplerden aldığım bilgi ile yardım bağışlar kısmına veya cezalar kısmına makbuz kesmek sureti ile köy bütçesi gelirini de bir düzene koydum.
Güz mevsimi geldi. Bütçe tahsilâtı başlayacak tellal bağırttık. “Herkes dağda otlayan davarını sığırını atlarını (bunlara öğrek denir) ektiği ekinlerin dönümünü yazdırsın” dedik. Kimse gelmedi. Fakir takım hep geldi, malını ekinini yazdırdı. O köyde dürüst geçinen Müslümanlığı kimseye bırakmayan hacı emmiler başladılar “Kaç malım var ben bilmem, oğlanlar bilir” diye itirazlara… Çevreden de dinliyorum benim de ardımdan galiz küfürlerle beni aşağılamaya başladılar. Köyde kötüleme kampanyasına başlamışlar ama köylünün yüzde yirmisi sahtekâr zenginlerden yüzde otuzu orta halli insanlardan yüzde ellisi ise fakirlerden oluşurdu. Bu arada dürüst olan zenginler de vardı. Gelip her şeylerini dürüstçe yazdırıp “bunun olması lazımdı Ismaylım aklına sağlık” diye takdir edenler de oldu.
Bütçe ödemelerinde sona gelinmesine rağmen hala gelmeyen, davarını sığırını ekinini yazdırmayan zenginler vardı ve benim ardımdan da uğraşmaya ve bana saldırmaya devam ediyorlardı.
Bir söz vardı eskilerde “dinsizin hakkından imansız gelir” diye. Ben de bu işe başvurdum köyümüzün bağlı olduğu nahiyeye muhtarın bilgisi ile gittim ve aramızda anlaşma sağladığımız jandarma çavuşunu iki jandarma erini ve kasabadan tanınmayan iki memur benzeri kravatlı adamı sabah erkence köye getirip köyden otlamaya gitmek için salınan davar sürülerinin önünü kesip saydırmaya başladım. Ne oluyor gibi şaşkın bakanlara ve soranlara “Davarlarını sığırlarını atlarını ekinlerini yazdırmayanlar ile bundan böyle karakol çavuşu ve kanun ilgilenecek bunlar Konya’da ödeyecekler. Konya’daki ilgili makamlar da bize iade edecekler” deyince, muhtar beni heyet odasına çağırdı. Baktım ki ne göreyim bizim düzen meyvesini vermiş. Bütün köyde bize karşı çıkıp da malını yazdırmayanlar köy odasında davarların sığırlarını ve ekinlerini tamı tamına yazdırıp parasını ödüyorlar.
Anlaşmalı tutup geldiğim jandarmaları uğurladıktan sonra o gün hemen bütün bütçe tahsilâtını tamamlayıp makbuzlarını kestim. Bir iki yıl önce 16 bin lira ile bocalama devresi yaşadığım köyümün köy ve korumaya ait iki bütçesi tam 10 katına yüz altmış bin liraya çıkmış ve köyümün bütün ihtiyaçlarını karşılar hale gelmişti.
Ama ne yazık ki ben bu işi bırakıp 1979’da köyden ayrıldıktan sonra yine köyün ileri gelen mırmırları işlerine geldiği gibi eski şekle döndürmüşlerdi. Yine fakir fukara bekçi hakkı ödemekle meşgulmüş. Eee ne yapalım “kendi düşen ağlamaz, iki gözü birden çıkar” demiş atalarımız. Doğru değil mi selamlar.