Kedili Bakkal Atilla Çetinkaya ile bir söyleşi…
Kedili Bakkal Atilla Çetinkaya ile bir söyleşi…

Bu defteri hatırlayanlarınız vardır muhakkak. Genç nesil “Bu nedir” diyecektir, elbet. Bakkal defteri efendim. Aylık alışveriş tutarının gün gün yazıldığı, size özel bir sayfanın ayrıldığı defter…
İki tane bakkalımız vardı bizim mahallede. Biri yakın olan, tabelasında Dede Bakkal yazan, diğeri daha uzakta ama birkaç basamak merdivenle çıkıldığı için, çocuk gözümde daha ihtişamlı olan Köşe Bakkal. Dede bakkalı hiç sevmezdim. Neden; çünkü yaşlı değildi ama neden adına dede bakkal diyordu, demek ki yalancıydı. Ben leblebi tozunu, 50 kuruşluk sakızımı almaya hep uzaktaki köşe bakkala giderdim …
O yıl karşı komşumuzun görümcesi Hacer Abla ilahiyat okumaya komşularımız olan abisinin ve yengesinin yanına yerleşmişti. Çok çok kibar, güzel bir abla idi. Hayran kalmıştım narinliğine. Bir gün bana 5 lira verip “Bakkaldan ayçekirdeği ve sakız leblebi alır mısın?” demişti. Henüz okula bile gitmiyorum, hayal meyal, silik hatıralarımdan… Ay ve çekirdek. Nasıl yani hiç anlamadım ben. Bir de sakız ve leblebi. Leblebilerin arasına sakız mı koyuluyordu acaba. Sorucam ama çok utanıyorum, anlamadım demeye. Şimdi bakkal amca da bilmez bunların ne olduğunu, kesin azarlar beni “Git doğrusunu öğren gel” diye. Ama abla da başka şehirden gelmiş hem çok kibar, çıtkırıldım bir şey. Tekrar sorarsam beni akılsız zannedebilir, sevmez belki şimdiki kadar … Ne yapmalı Allah’ım, ne yapmalı… Ya ablaya tekrar sorup rezil olup küçük düşeceğim(ama onun gözünde aptal bir kız konumuna düşmek istemiyorum) ya da bakkala gidip ne olduğunu anlamayan bakkal amcadan azar işitip “Git de ne istediklerini doğru dürüst öğren de gel” azarını işiteceğim; ama sonuçta anlamayan ben değil bakkal amca olacak; benim değerim de düşmemiş olacak güzel ablanın gözünde. Kendi çapımda buhranlar içinde kıvranarak bakkala gidip de istediklerimi söyleyince hiç şaşırmadı bakkal amca, “ Ne” bile demeden gazeteden iki külah yaptı; birine çitlek, öbürüne de beyaz leblebiyi çuvallarından çay bardağı ile doldurup( o zamanki ölçü birimi oydu.) koydu, ağızlarını buruşturarak kapattı. “Hah işte bu da yanlış anladı, yanlış şeyleri koydu” dedim. Aman canım ben yine gider gelirim, sonuçta yüküm hafiflemiş yanlış bakkal amcada kalmıştı. Külahları götürüp ablaya verdiğimde ise büyük bir şok yaşamıştım. Bakkal doğru şeyleri vermişti. Ayçekirdeği dediği şey benim bildiğim çitlek, sakız leblebi de beyaz leblebi imiş meğerse. Ama bana hiç kimse öyle olduğunu söylememişti bu güne kadar. Abla beni yanaklarımdan öpmüş, teşekkür etmişti ama bilmiyordu ki o birkaç dakikalık süreçte ben etkisi belki de yıllarca süren ne ecel terleri dökmüştüm…
Bakkallar o yıllarımı ve bu anımı hatırlatır bana hep sokak aralarında tek tük rastladığımda. Her yeri market ve AVM’lerin sardığı şu günlerde az da olsa varlıklarını devam ettirmeye çalışanlarına rastlıyoruz seyrek de olsa.
Bir dostumun enteresan bir bakkaldan bahsetmesiyle birlikte(kedi dostu, vicdanlı mı vicdanlı, merhametli, yardımsever, kitap okurluktan yüz tam puan verilmesi gereken ama düzen ve tertipten sınıfta kalmalı, dediği) Atilla Bey ile ben de tanışmak istedim ve iki arkadaş gittik dükkânına. Dükkân o kadar küçük ki, 2 kişi zor içeri sığabiliyor, bir üçüncü kişi de kapı açıkken ancak aralıkta durabiliyordu. Ve böylelikle bir söyleşi de buradan doğdu, buyurunuz efendim…

1963 Hadim Keçimen Köyü’nde doğmuşum.1966’ da babamın köydeki problemlerinden dolayı Konya’ ya gelmek zorunda kaldık. Toprak kavgası çok olurdu. Babam muhtardı, tek parti dönemi vardı. Köylüler medeniyetten uzak. Babam “Su getirecem, köprü yapacam” der…istemezler, tarla işleri kalacakmış… Babam da inşaat için tuttuğu bu işçi olan köylüleri döver. “Su istemeyiz biz, yalaktan içeriz” demişler, iş yapmayız demişler, maaşlı da olsa çalışmayı istemezlermiş.
-Döver miydi? Evet döverdi.
Kaymakama şikâyete gitmişler o zaman babamı. “Biz istemiyoruz. Suyu kalsın. Biz tarladan geri kalcaz bu işlerde çalışırsak” diyorlar. Kaymakam da babam dâhil kovuyor hepsini “Sizin gibiler yalaktan içmeye devam eder ancak” diye. Babam üzülüyor, gocunuyor bırakıp geliyor Konya’ ya.
Sonra yerleştik işte Konya’ya. Babam Kapı Camii arkalarında tuhafiyeci dükkânı açtı. Ben liseyi bitirdim, üniversite sınavına girdim ama o dönem sıkıntılıydı okumadım. İnşaatlarda çalışmaya başladım. (Bu arada limontuzu ve ekmek almaya gelen müşteriye de istediklerini veriyor.) İnşaatta çalışıyorum ben, bizim biraderler de hep okumuş ya. Ben eve yorgunluktan ölmüş halde gelince “Şu dükkân boşaldı” dedi onlar, “Atilla bakkallık yapsın” dediler işte. Böylece bakkal oldum ben.
Bu dükkân 10 metrekare. O zamanın en genç bakkalı ben oldum tabii. O zamanlar bakkal demek 50-55’ini geçmiş emekli adamların işiydi. En genç bakkal o yaşlardaydı. Bense dükkânı 85’te açtım,yaş 22. Kasım ayıydı. O gün bugündür burada bakkalım işte.
2-3 senedir de sadece zevk için yapıyorum bu işi. Zaten para da kazanmıyorum. Eskiden bir tane bile market yoktu. İstanbul, Ankara’ da Migros vardı herhalde. Şimdi her köşede Bim, 101 var, öldü bizim meslek, defterimizi dürdü. Öyle bir şey ki komşum olan müşterim ihtiyacı oluyor benden parayı alıyor, gidip marketten alışveriş yapıyor. Üzüntü duyuyorum, kendi adıma değil ben karşımdaki adına. “Yok “ diyemiyorum insanlara. Parayı alırlar, akşam geçerken bırakacağım derler ama genelde unutulur gider o para. (Hakikaten oldukça yumuşak bir yüz ifadesi var Atilla Bey’in. Belli ediyor kendini.)
-Evlilik hikayeniz nasıl oluştu?
Evlenmeyi düşünmüyordum. Dükkânda da hiç durmak istemiyordum. Kapatıp kapatıp kaçıyordum dükkânı, dolaşmaya gidiyordum. Bir böyle, iki böyle. Gençlik işte. O yıllarda, 70-80’ lerde, favorili saç, bol paçalı pantolon giyerdik. Uzun saçlıydık. Sonrasında biraz toparlandık.
Babam da bir gün “Gel bakayım buraya” dedi. Çok kötü tartıştık; “Böyle yiyip, içip yatmak yok, ya Konya’ yı terk edersin ya da evlenirsin” dedi. “İyi tamam, evleneyim bari” dedim. Görmüş geçirmiş biri tabi.2 yıl oyaladım onları bir şekilde ama bir gün komşumuz ısrarla birinden bahsedince babama , hiç gidip bakmaya niyetim olmadığı halde, “Öyle ya da böyle evlenecem fark etmez,gidip göreyim bari” dedim. Görüşüldü kız tarafıyla , birkaç gün sonra dükkana bi geldiler. Dükkan boş, doğru düzgün mal yok. 2-3 gün sonra haber göndermişler bu iş olmaz diye. Ben de “Oh kurtuldum” dedim. Ama ne yazık ki birkaç gün Habibe Çetinkaya(eşi Habibe Hanım’dan bahsediyor) geldi dükkâna, tamam dedik. Evlendik işte.(Gülüşmeler.)
Evlilikte en önemli şey, evine bağlı olmak, sevgi sonradan da olur. Saygı varsa sevgi de aşk da sonradan olur. Hele ki kavgalar, tartışmalar, çocukların yanında hiç yansıtmayacaksın bunu. Sonrası olup gidiyor zaten.
Evlilikte çok başarılıyız diyorum ben. Sabah 8-akşam 8 çalışırım. Sadece mal almaya gittiğimde eşim durur bakkalda. Anne babam üstte otururlardı, uzun zaman eşim ilgilendi onlarla. Onun dışında evden işe, işten eve.


(Bu sırada birisi “bakkalll” diye seslendi dışarıdan. Atilla Bey ya da arkadaşım gibi değil,sadece bakkal…Şaşırdım tabi.) Bey aradaki mesafeyle, statüyle ilgili, kimse bir hakime hakimmmm diye seslenmez, bizim meslek biraz böyledir işte konum itibariyle. Bizimki biraz samimiyet biraz da düşük olduğu için. Bakkala bakkal denir bizde.
- Biraz da evlatlarınızdan bahsedebilir misiniz?
2 kızım var. Birisi Batman da Sınıf Öğretmeni. Diğer kızım da sosyal hizmetleri bitirdi. Şimdi de okul Öncesi Öğretmenliği’nde okuyor. Öğretmen olan Bolu da okudu. Kredi alarak Kredi Yurtlar’ da kaldı. Öbürü Erzincan’ da okudu. Doktor olan amcasıyla arası çok iyi onun. Bol parayla okudu hem de. Bizim evden 3 mühendis, 1 öğretmen, 1 doktor çıktı. Ben de bakkal. (Gülüşmeler…) Hiçbir zaman eziklik hissetmedim ben. Birçok okumuştan daha çok bilgi sahibiyim derim, halimden memnunum her zaman.

-Okuma alışkanlıklarını sizden edindiler öyleyse. (Küçücük dükkânda -rafların birinde boydan boya- satılacak malzemeden çok kitap var.)
Kitap okuma alışkanlığım ortaokul, lise zamanlarında başladı. Eskiden gençliğin verdiği heyecanla siyasi kitapları okuyarak başladım bu işe, sonradan klasiklere doğru döndü. Kamelyalı Kadın Aleksandra Dumas, Acı Hayat John Steinbeck, Ütopya Thomas More, Üç Arkadaş Erich Marin Memoraue, Hayvan Çifliği George Orwell, Tutunamayanlar Oğuz Atay, Denemeler Montaigne en beğendiklerimden.
Kızlarıma hiç öğüt vermedim bu güne kadar. Üzüm üzüme baka baka kararırmış. Bizden ne gördülerse onu yapacaklardır. Bir de kız çocukları için söylüyorum bunu. Evlenene kadar babaya aşırı düşkün olurlarken, evlendikten sonra analarına âşık oluyorlar. Sebep nedir bulamadım bir türlü.
(Bu arada müşteriler gelmeye devam ediyor, gelen alıyor, gelen alıyor ama ne yazan var ne de yazdıran. Hayretle bakıyorum ben.)
“Yazmıyorum artık eskisi gibi. Verecek olan zaten verir, vermeyecek olanı da yazsan ne çıkar” diyor. Ay sonunda, 2 ay sonra, 3 ay sonra ödeyecek olan öder.. Eskiden ödemeyenlere gider isterdim ama artık istemeyi de bıraktım. Kâr etmeden, baya baya kâr etmeden satıyorum ben... 5 liraya alıyorum, 6 liraya satıyorum. Sermayeyi cebimden katıyorum hep. Eleyip kepeğine katıyorum yani. Ekmek satarım ama kendime ekmek parasını zor bulurum. Ahlak ve vicdanı birbirinden tamamen ayırırsan daha iyi para kazanırsın gibi geliyor bana. Sert, acımasız olursan kafan da rahat olur. Bazen bu nasıl esnaflık diye benim de çok şaşırdığım durumlar oluyor.
O sırada gelen bir müşteriye sesleniyorum Atilla Bey’in esnaflığı nasıldır, diye? “Çok fena. Ama iyilik yönünden çok fena. Komşuluğunda da öyle. Varlığımızda, yokluğumuzda, darda kaldık mı “Hemen Atilla Abi der” geliriz, diyor komşu-müşterisi Melahat Hanım.
Dükkânın üzerindeki katta oturan eşi Habibe Hanım geliyor elinde bir kavanozla. “Evde şeker bitmişti de” diyerek giriyor dükkâna. Atilla Bey takılıyor eşine “ İçişleri bakanımız da geldi” Konuşmaya o da katılıyor “Eşim ve ailesi çok fedakâr ve hep vericidirler” diyor.
-Zorla evlenmiş Atilla Bey sizinle, siz de onu sonradan kabul etmişsiniz sanki?
Sanat okulu mezunuyum ben. Dükkanı gördük, çok küçücük, nasıl ev geçindirecek bu haliyle dedim ben. Evde kalmamak için kabul edelim bari dedik, açıkçası.(Hepimiz gülüyoruz.) 35’ te anca anne oldum.(Gerçekten evde kalacakmışsınız diyerek takılıyorum ) Atilla bey düzeltiyor, 35 değil 30’ da anne oldun ilk, diyor. Heyecandan şaşırdım diye cevaplıyor, Habibe Hanım. Devam ediyor Atilla Bey, benim bakkal kuruldu kurulalı böyle, yer dar fazlada değişiklik yapamıyorum. Bir hoc’anım var gelip geçerken takılır bana “Bu girişteki çardak bir gün başınıza yıkılacak “ diye. Ama hep öyle ki. Ben hiç takılmam öyle şeylere. Kışın da soba kuracak yer olamadığı için kat kat giyinirim.
“Eşim hiç hayal kurmaz. Burası da Nuh peygamber gününde nasıl kurulduysa hep öyle.” Espriyle karışık “Buranın klasikliğini koruması lazım” diyor, Habibe Hanım. Atilla çok serttir “Asıl benim hanım çok neşelidir” diye cevaplıyor hemen Atilla Bey.( Biraz da sesini yükselterek) Herkesle barışıktır, durmadan komşu gezer. Duygusalım ben. Her konuda. Eski Türk filmlerini izlerken çok ağlarım.
Habibe Hanım sürdürüyor sohbeti, her şeye üzülür, aklı takılır, bazı dönemlerde kendi kendine küser, içine kapanır. Neden olduğunu bilmeyiz biz. 2-3 gün hiç mi hiç konuşmaz, yemek yemez. Gider başka odaya oturur. Bir de fanatik Galatasaraylı, saatlerce yorum izler. Hiç bıkmaz. Çok sert ve merttir. Arada sırada hatta bayramdan bayrama konuşur.
-Bu kedi olayı nasıl oldu?
Bir gün hava bayağı soğuktu. O güne kadar yeryüzünde kedi diye bir canlı var mı, yok mu farkında bile değildim. O soğuk kış gününde geldi kedi kapıya. Sürtündü, sürtündü. Yavru, küçücük bir şeydi. İçeri aldım biraz yattı. Bugün çok üşümüş, yarın olsun da göndereyim dedim. Yarın oldu gitmedi, öbürsü gün gitmedi. Böyle böyle Nisan ayı geldi. Sonra havalar ısınınca bu kayboldu bir süre ortadan. Meğer bodruma yavrulamış. Derken çoğalıp gitti bizim kediler.
Şimdi sokaktaki tüm kediler kahvaltıya gelirler. Saat 7 kahvaltı saatleridir. Sonra öğle yemeği için tekrar toplanıp gelirler. Günde 3 öğün beslenirler. Kedilere eldiven giyerek bakar, beslerim. Müşteriler rahatsız olsunlar istemem.
Hastalanan kediler de buraya gelir. Bir gün bacağı iltihaplanıp, şişmiş bir kedi gelmişti. Ona merhem aldık, bakımını yaptık birkaç gün. Sonra iyileşti ve gitti.


-Gelelim kedi kumbarası olayına.
Teneke kutuyu göstererek , “Bu mama parası için” dedi. Hemen sağ tarafındaki mama çuvalını çekti ve gösterdi. Parayı atacak olan kendi eliyle atar, hocam ben kimsenin parasını ellemem. Kumbara yalnızca mama parasına yetiyor, bir de sütleri var. Hemen arkanda.(3-4 koli süt, daracık alanda üst üste sıkıştırılmış) Sütleri kendim alırım.
Kedi bakmak bir hastalık haline geldi bende. Kendim aç kalırım da bunları aç bırakmam. Müşteri velinimettir diye alttan almam hiç, kedilerime laf söyleyeni kovarım dükkândan.
Kediler de insanlar gibi çeşit çeşit, tipleri farklı olduğu gibi huyları da çok değişik. Kimisi çok sırnaşık, oraya buraya girer, diğerlerinin mamasına sarkar. Kimisi kendi kabına konulmadıktan sonra asla başkasının kabındaki mamayı yemez. Kimisinin hareketleri çok hırçın, çok kaba, kimisi çok hassas. Hiç doymayanları da var bunların. Akşama kadar doldur kabını, hiç bıkmadan, doymadan yer durur.(Şaşırıp, gülüyoruz biz duyduklarımız karşısında.)
(Bu arada 8-10 kişi girip çıkıyor dükkâna, bizim ne yaptığımızı merak eden bakışları eşliğinde camlı dolaptan ekmeklerini alıp gidiyorlar. Sebil sanki hiç para vermedikleri gibi yazdırma gayreti de yok davranışlarında.)
Az sonra da bir küçük çocuk geliyor, tuvalet kâğıdı istiyor. Atilla Bey 1 adet ruloyu alıp uzatıyor, çocuk “2 tane olacakmış bu sefer” diyor. Bizde yine bir şaşkınlık… “Burada böyle” diyor Atilla Bey, “İnsanların ekonomisi neye müsaade ediyorsa o kadarını almaları lazım değil mi, illa ki tüm paket diye bir şart yok…”
Ne diyelim efendim… İyi ki sizin gibi küçük ama yüreği kocaman esnaflarımız hâlâ var bizim büyüyen dünyamızda…
