KADINLARIMIZ

KADINLARIMIZ

Tepeköy muhtarı Hasan anlattı, kadının hikayesini. Kocası genç yaşta ölmüş. Kadın başkalarının işini görerek çocuklarını büyütüyormuş. Çalıştığı bahçe de onun tek mülküymüş. Hiçbirinin haberi yok, kendilerine ait bir gün olduğundan.

 


Zeki OĞUZ


 


“8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü” bir hafta boyunca değişik etkinliklerle kutlandı. Dergilerde, gazetelerde yığınla yazılar çıktı konuyla ilgili.


Etkinlikleri izleyip yazıları okurken, tanıdığım kadınlar geldi gözümün önüne. 2 Mart Cuma günü Şükran ana konuğumdu, kızları Funda ve cadım Sıdıka ile. Aslında onlarınki yoksulluğun, çaresizliğin ve bunlara karşı amansız bir direnişin öyküsüydü.


Birkaç yıl önce Konya Lisesi ve Çalı olarak kitap, kırtasiye malzemesi toplamış, götürüp Yeşilyurt (Karapınar) İlköğretim Okulu’na teslim etmiştik. O gün tanımıştım cadım Sıdıka’yla. Işıl ışıl gözleri, sokulgandı. Okumaya ne kadar düşkün olduğunu anlatıyordu. Öğrencilerin fotoğraflarını çekerken Fadime Mengi, Sıdıka’nın fotoğrafını özellikle çekmemi istedi ve onun hikayesini anlattı.


Yedi kardeşin en küçüğüymüş Sıdıka. Babaları bir trafik kazasında ölmüş. Çok yoksul bir aileymiş.


Şehre döndükten sonra Sıdıka’ya sürekli dergi ve kitap göndermeye başladım. O da bana mektup ve büyüklerinden derlediği mani ve şiirleri yazıp gönderiyordu.


Okulların açıldığı günlerde bir gün Sıdıka’nın annesi Şükran ana ile kızı Funda çıkageldiler. Bir sorunları vardı, acaba çözebilir miydik. Funda biraz ihmalden, biraz araya giren hastalıklar nedeniyle geç başlamış okula. Ortaokul ile lise arasında da biraz yıl kaybetmiş. Ama mutlaka okumak istiyormuş. Liseye kayıt için Karapınar’a gelmişler, yetkililer yaşı büyük olduğu için kayıt yapamayacaklarını söylemişler. Bu yüzden Konya’da bir çözüm arıyorlardı. Birlikte gittik Milli Eğitim Müdürlüğü yetkililerine. Gerçekten konu ile ilgilendiler, bir çözüm üretmeye çalıştılar ama yönetmeliklerde bir çıkış yolu bulunamadı. Tek çözüm Funda’nın açık liseye kaydolmasıydı.


3-4 Mart günlerinde açık lisenin sınavları varmış. Funda ile annesi Konya’ya geleceklerdi. Onlara Sıdıka’yı da getirmelerini söyledim. Çünkü Sıdıka her telefonda görüşmemizde en büyük arzusunun Mevlana’yı görmek olduğunu söylüyordu.


Geldiler. İlk işimiz Mevlana Müzesi’ni gezmek oldu. Şükran ana ne yapıp edip kızlarını okutacağını söylüyordu.


Karadağ’da yaşlı bir ninem vardı. Ne zaman Karadağ’a varsam yüzünde güller açar, Hasan Hüseyin amca ile sohbet ederken ayranımızı, yapar, ardından tavşan kanı çayları hazırlardı. “Seni oğlumun düğününe çağıracağım”, derdi her gidişimde ama oğlu biraz tezcanlı çıktı. Düğün yapacağına kaçırıverdi sevdiği kızı. Sonra iki torunu oldu ninenin. “Ne yapalım, öteki oğlanın düğününe gelirsin”, diyordu. Bir gidişimde beni görür görmez kalktı, kucakladı ağlamaya başladı. O çizgi çizgi olmuş yüzünden sanki zehir damlıyordu, gözyaşı yerine. Karaman’da bir bisküvi fabrikasına işçi olarak girmiş sonra bilmedikleri bir nedenle kendisini asmış. Hem anlatıyor, hem “Seni onun düğününe çağıracaktım” diyordu.


Karadağ’a her çıkışımda ona uğramadan dönmezdim. Son gidişimde o her zaman oturduğu ağaç kütüğü boştu. Gelini çıktı kapıya. Ninem bir süre hasta yatmış ve ölmüş. Artık o kapıya her varışımda beni “hısımım geldi” diye kucaklayacak ninem yoktu.


Bir yöreyi en iyi tanımak için ya Pazar kurulduğu günlere denk getirmek gerekir ya da yılda bir yapılan şenliklere katılmak. Bu yüzden her yıl Haziran ayının ilk haftası yapılan Lille Şenlikleri’ni kaçırmamaya çalışırım. Zaten Yörük kültürü ile ilgim de bu şenlikte başlamıştı.


Birkaç yıl önce arkadaşlarla Lille’deyiz. Haziran sıcağı çökmüş. Arada bir rüzgar esiyor ama o da havayı serinleteceğine toz duman içinde bırakıyor bozkırı.


Türküler söyleniyor, kızlar yerel giysileriyle halkoyunları oynuyor, gençleri seyirlik halk oyunlarını sergiliyorlar. Bir ara kalabalıktan, gürültüden uzaklaşmak için şenlik alanından uzaklaşalım istedik. Şenlik çadırlarının kurulduğu tepeyi aşınca Karaman tarafından bir kervanın geldiğini gördük. Tarih öncesi çağları hatırlatan bir görüntüydü. Sıcağın altında ipildeyen bozkırda bir keçi sürüsü ve develer ağır ağır şenlik yerine doğru geliyordu. İnsana sonsuzluk hissi veren bozkırı dimdik kesen Hacıbaba Dağı sanki hemen üzerimize yürüyecekmiş mitolojik bir canavar gibi yükseliyordu ufukta.


Kervan geldi, şenlik çadırlarına yakın bir yerde durdu. Yaşlı bir adam, bir genç ve bir kadın vardı. Hemen develerin yükünü indirdiler. Kadının sırtında küçük bir çocuk sarılıydı. 4-5 yaşlarında bir kız çocuğu da önümüzde dikilmiş bize bakıyordu. Boğazında gök boncuklar dizili bir kolye vardı kızın. Boncukların tam ortasında da ortasından delinip kolyeye eklenmiş bir taze iğde sürgünü vardı. Biz, bu iğde sürgünlerinden yaptığımız kolyeleri iri kuzulara takardık, nazar değmesin, diye. Sonra aynı kolyeyi başka Yörük çocuklarında da görecektim.


Yüklerin indirilmesi, çadırın kurulması, on dakika bile sürmemişti. Onlar işlerini yaparken biz durmadan fotoğraf çekiyorduk. Fotoğraf çekimi için izin alma nezaketini bile göstermemiştik ama onlar da ses çıkarmamışlardı. Kadının o çalışmasını, masmavi gözlerini, insanın yüreğine işleyen bakışlarını hala unutamıyorum. Yaklaşık 40-45 gün süren bir yolculuğun ardından ulaşmışlardı Lille’ye ve en az 10 gün sürecek bir yolculuk daha bekliyordu onları. Seydişehir tarafına gideceklerdi.


Kadınlarımız, o güzel insanlar, ne çok zorlukları baş ediyordu. Üniversite okuma olanağı bulmuş, iyi bir yaşama şansına kavuşmuş ama incir çekirdeğini doldurmayan şeyler yüzünden kendine hayatı zehreden, stres yapan kızlarımızın onların yaşamlarından örnekler vererek nasıl bir şansı yakaladıklarını anlatmaya çalışıyorum. Kimi anlıyor ama çoğunun anladığını söyleyemem. Masalarda kuş sütünün eksik olduğu bir toplantıda bir saydam gösterisi yaptığım bir 8 Martta. Sonra biri kalktı itiraz etti izlediği görüntülere. “İyi de hiç mi çağdaş görüntü yok” diye. Çağdaş görüntü, çektiğim karelerdeki son insanda çağdaş yaşama kavuştuğunda karşılarına çıkacak. Değilse her kare “bana reva gördüğünüz yaşam bu mu” diye, haykırmayı sürdürecek.


Ereğli’de Fadimana’yı unutmam mümkün değil. Bir nedenle boşanmış kocasından. İki küçük çocuğu ile kalakalmış. Babasının evine sığınmış. Onlara yük olmamak için çiçekçilerden çiçek alıp hastane önlerinde satmaya başlamış. Sonra üniversiteye girmeye karar vermiş. Kazanmış sınavları. Onu, SÜ Eğitim Fakültesi’ne ilk başladığında tanımıştım. Boş zamanlarında yine çiçek satıyordu. Bir yandan ders çalışıyor, bir yandan çocuklarını büyütüyordu.


Okulu bitirdi ve öğretmen oldu. Onun çok iyi bir öğretmen olduğuna inanıyorum.


1962’den bu yana şehirde yaşıyorum ama çarşı ekmeğine alışamadım. İllaki tandır ekmeği olacak. Bir gün Tepeköy’e düşmüştü yolumuz. Dağların arasında bir vadinin içinde cennet gibi bir bahçe gördüm. Hem su doldurmak hem bahçeyi gezmek için oraya doğru yürüdüm. Aslında çocuklar oyun oynuyorlardı. Sonra anneleri çıkıp geldi yanıma. Bizim kadınlarımız kırkpare adını verdikleri parça kumaşlardan bir çul üretirler. Kadının üzerindeki giysiler binpareydi. Konaklama yerinde ateş yakmak için bahçenin çevresinden kuru ağaç dalları topladım. Kadın az ilerde domates mandallarını suluyordu. Çocuklara sordum “tandır ekmeğiniz var mı?”, diye. Kadın duymuş, azık heybesini getirip önüme koydu. “Burada ekmek, peynir var, istediğin kadar al” diye. Bir ekmek aldım, çocukların avucuna para sıkıştırdım, almadılar.


Sonra Tepeköy muhtarı Hasan anlattı, kadının hikayesini. Kocası genç yaşta ölmüş. Kadın başkalarının işini görerek çocuklarını büyütüyormuş. Çalıştığı bahçe de onun tek mülküymüş.   Ve onların hiçbirinin haberi yok, kendilerine ait bir gün olduğundan.