Kadınlarımız
Ozanın dediği gibi anamız, avradımız, yarimiz. Yaşamımızın diğer yarısı.
Zeki Oğuz
Kadınlarımız.
Ozanın dediği gibi anamız, avradımız, yarimiz. Yaşamımızın diğer yarısı.
Beldelere, yaylalara fotoğraf çekmeye çıktığımda ilkin onların dikkatini çekerim, sonra çocukların. Bir garip merakla sorarlar oralarda ne işim olduğunu, niye fotoğraf çektiğimi. Erinmeden anlatırım, dinlerler, fotoğraflarını çekmek istediğimi söylerim, çoğu izin verir suretini çekmeme, izin vermeyene gönül koymam. Kim olursa olsun çektiğim her kareden önce izin isterim.
Aradan yıllar geçmiş, Taşkent’in Ilıcapınar beldesinde yapılan bir şenlikte yaşlı bir kadının fotoğrafını çekmiştim, izinsiz. Şenlik proğramını öyle tatlı bir izleyişi vardı ki izni filan unutuvermiştim. Başörtüsü geriye kaymış, kınalı saçları solgun yanaklarını kapatmıştı. Fotoğrafını çektiğimi anlayınca öyle bir öfkeyle baktı ki unutamam. Yaptığımdan pişman olarak kalabalığa karışıvermiştim. Yıllar sonra yaptığım “Yüzler” adlı albüme onun fotoğrafını da koymuştum. Geçtiğimiz yıl Taşkentte bir lokantada yemek yerken lokantanın sahibi olan gencin ilgisi çekti albüm. Alıp karıştırmaya başladı. Bir sayfaya gelince uzun süre baktı, yüzü mahsunlaştı. Gelip masama oturdu. Sohbete başladık, meğer ninesiymiş o yaşlı kadın, iki yıl önce vefat etmiş.
Albümleri karıştırırken karşıma çıkan her kare bir başka anıya alır götürür beni. Kocaman bir dut ağacının altında iki yaşlı kadın. Hem çorap örüyorlar hem sohbet ediyorlar, ördükleri rengarenk çorapları da önlerine dizmiş gelen gezginlere satıyorlar. Yer Ereğli İvriz, Hitit Anıtının yakınları. Birkaç kare çektikten sonra biri kızıyor ” Niye çekip duruyorsun? diye.
” Ne yapayım, sizde bu kadar güzel olmasaydınız, diyorum. Basıyorlar kahkahayı. Makinayı çantama koyup çöküyorum yanlarına, güzel bir sohbet başlıyor aramızda.
Dedemli’li yaşlı kadınla aramızda geçenleri hiç unutamam. Arkadaşım onunla ilgili bir video çekip paylaşmış internet ortamında, yaşadığına sevindim ama o kadar yaşlıki bir daha görür müyüm bilmem? Ya da benim başıma neler gelir? Geyik Dağlarının eteğindeki Eğrigöl’e kamp için giderken tanımıştım. Yayla evinin önünde dikiliyordu. Keçiler, oğlaklar oynaşıyorlardı çevresinde. Birkaç genç kız dama çıkmış bizi izliyorlardı. Durduğumuzu görünce hemen buyur ettiler içeri. İçerde birkaç kadın yufka pişiriyorlardı. Taze soğan, yeşillik ve peynirle müthiş bir ikramdı bize sundukları. Akşam olmak üzereydi ve biran önce kamp yerine ulaşmamız gerekiyordu. Yaşlı kadın çay içirmeden bırakmam,diye tutturdu. Hiç zamanımız yoktu, arabaya binerken bile o arkamızdan söyleniyordu.
“Bir çay içinde öyle gidin” diye.
Ertesi yıl bir güz gününde yine yolumuz düştü Eğrigöl’e. Kavun karpuz almıştık yaşlı kadına vermek için. Yaylaya yaklaşırken omuzunda bir semerle yolda beklediğini gördük. Eşeğini kurtlar yemiş, bir araba bekliyormuş semeri köye göndermek için. Bir araba geldi, onu eğledik, semeri attık. O bir yandan ağlamaklı bir sesle eşeğini kurtların yediğini anlatıp duruyordu. Sonra biraz sakinleşti, durup yüzümüze baktı baktı ve “Sen geçen sene çayımı içmeyen adamsın, dedi.
“Şimdi çayını içmeye geldim, dedim.
Kuş Ali’nnin obasına ne zaman varsam eşi Hatice hanım güleryüzle karşılar. Hemen çaydanlığı ocağın üzerine koyar, bulgur tenceresini ortaya çıkarır. Cadılarım dört dönerler çevremde “Zeki emmi, diye.
Gerçek bir halk bilgesidir Hatice hanım. Keçilerin oğlakların hastalığını bilir. Gerekirse onların iğnesini kendi vurur. Sabah obada ilk kalkan odur. Ocaktaki közü alevlendirir. Çayı sofrayı hazır ettikten sonra bütün obayı kaldırır. Karnını doyuran işin peşine düşer. Yayla öyle bir yerdir ki ayakta duran herkese bir iş vardır. O işleri çocuklara hep Hatice hanım öğretir. Süt sağmayı, paynir yoğurt çalmayı, yırtılan çulun çuvalın gözenmesini, herşeyi. Ürettikleri peynirin, yağın pazarlamasını bile o yapar. Yuvadan uçurduğu çocuklarına kol kanat germeyi de ihmal etmez.
Hatice hanımın kızı Ayşe cadımı tanıdığımda gencecik bir kızdı. Yuvadan uçalı yıllar oldu, şimdi iki çocuklu bir anne. Kızı İlknur ne zaman obaya gitsem “Zeki dedem gelmiş, diye boynuma sarılır. Bilgelikten yana Ayşe cadımda annesinden geri kalmaz. Geçtiğimiz yıl Ayşe cadımın obasında kamp yapmıştık torunum Umutcan ile. Adetimdir, küçükte olsa akşam bir kamp ateşi yakar, ateşin başında yıldızları seyrederim. Ateşi yaktım Ayşe bir tabak meyve ile bir su bardağı getirip bıraktı. Bardağı gösterip sordum ” Ayşe bu ne olacak? diye.
“Abi ormanın içindeyiz, yatacağında ateşi söndürürsün, diyerek gitti.
Havaya yükselen kıvılcımları seyrederken bir yörüğün yakarışı çınlıyordu kulaklarımda.
“Gülnar’dan yörüğü sürdüler, Gülnar’ın ormanını yaktılar...”
Çakallar köyünden bir genç kızı hiç unutamam. Gözlerinin ışıltısını, gülerken yanaklarının kızarışını, onca konuğu yüzünü ekşitmeden ağırlayışını, adını bile unutmuşum, çoktan çoluğa çocuğa karışmıştır ama ben onu hala o genç kız haliyle hatırlarım.
Bir otobüs dolusu insan Yerköprü şelalesine gitmiş öğleye doğruda Çakallar köyüne çıkmıştık. Niyetimiz muhtarı bulup köy hakkında biraz bilgi almaktı. Ama o bahar gününde kimse yoktu köyde. Gençler çoktan yabana gitmişler, köyde kalan yaşlılar da bağa bahçeye dağılmışlardı. Çaldığımız bir kapıdan genç bir kız çıktı. Muhtarın evini sorduk, muhtarın kızıymış meğer. Babası vadideki bahçeye gitmiş. Dik yokuşu çıkarken bazı arkadaşlar yorulmuşlardı, duvarların gölgesine oturmuşlardı dinlenmek için.
Kız “İçeri buyrun, diyerek kapıyı ardına kadar açtı. Girmedik, gölgede biraz dinlenip şelaleye ineceğimizi söyledim. “Siz bilirsiniz, diyerek içeri girdi kız, sonra kocaman bir tepsi badem çağlasıyla geri döndü. O tepsi bitmeden yenisini getirdi. Biz çağlaları yerken o kocaman bir çaydanlıkla çay demleyip gelmişti bile. Sanırım o genç kızın ikramlarını o geziye katılanlardan hiçbiri unutmamıştır.
Ancak masallarda görülebilecek karanlık bir koridordan girilirdi Havise ninenin evine. Çektiğim korku pahasına o karanlık koridordan el yordamıyla geçer, kapıyı açıp evin aydınlığına ulaşınca biraz rahatlayarak Havise ninenin dizi dibine çökerdim. Odanın tam ortasında bir tandır vardı ve üzerinde çul seriliydi. Kış aylarında ocakta ya da sobada biriken közler bu tandıra doldurur, ayaklarımızı tandıra doğru uzatarak ısınmaya çalışırdık.
Sonra Havise nine o tatlı sesiyle anlatmaya başlardı metellerini/mesellerini. Sadece dinlemekle kalmaz yeniden yaşardım anlatılanları.
Bugünkü kültürümün temelinde o metel/masalların harcı var, diye düşünürüm hep.


