İskân

İskân

Gün yeni doğuyordu.Gece ayazı kırılmış, tatlı bir serinlik çökmüştü ovaya.

Zeki Oğuz

İlkin Hacı Baba dağının zirvelerini aydınlatan gün ışığı süzülerek aşağı doğru inmiş, ovanın üzerini kaplayan karların üzerinde pembe, sarı ışık oyunları oynayarak şehri aydınlatmaya başlamıştı.

Nisan ortalarıydı, ova karla kaplı olsa da karın eridiği yerlerde, duvar diplerinde otlar, çimenler boy göstermeye başlamışlardı. Eski kışlardan bir kış olmuş, bol kar yağmıştı. Ovada kar böyleyse, dağlarda adam boyuydu belkide.

Mazı gediği, Yörük pazarı, Barcın karla kaplıydı belki.

Kerim Gök, odanın sıcaklığından buğulanan pencere camına başını dayamış, dağları seyrediyordu. Az önce sabah kahvaltısını hazırlayıp karısının önüne koymuş, o da çaydan bir yudum alıp geri koymuştu. Her zamanki gibi köşesine sinmiş, uyur gibi yapıyordu. Yemiyor, içmiyor, sızlanmıyor, sadece bir köşeye sinip uyur gibi yapıyordu kadın. Yürümekte zorlanıyor, ayağa zor kalkıyordu. Aslında karı koca, ikisinin de tekerleri kırılmıştı, kocamışlardı iyice ama kadının tekerleri kırık değil, paramparçaydı. Tekerlerden önce gönlü kırıktı kadının. İskân olup, bu betonarme eve yerleşeliden bu yana gönlü kırıktı. Kimseyle konuşmuyor, ancak obadan birileri gelirse yüzü gülüyordu.

Bir bardak çayı zor içmişti Kerim Gök. Siniyi mutfağa koyup aşağı indi. Yıllarca dağları aşan, davarın peşinde o yayla senin bu yayla benim koşturan adama merdivenleri inmek bile zor geliyordu.

İskân olmaya razı olduğu güne lanet okuyarak dış kapıyı açtı.

Yüzüne çarpan bahar güneşi daha bi dellendirdi yüreğini. Sayıları her yıl biraz daha azalan göçerlerin yaylaya çıkma günleriydi. Kimi yola düşmüş, kimi son hazırlıklarını yapmış olurlardı. Bu günler gelince çoluğu çocuğu, davarı sıtma tutardı sanki. Hepsi bir an önce yaylaya kavuşmak için yola düşmek isterlerdi. Gül yüzlü kızlar, kimi davarın ardında, kimi önünde, kimi bir devenin yedeğinde keklik gibi sekerlerdi yaylaya doğru.

Bir iki gün Mazı gediğinde, bir iki gün Ermenek Gök suyunun kenarlarında derken görünürdü yaylanın yolu. Görünürdü de yine de bir, bir buçuk ayı bulurdu yaylaya varmaları.

Kerim Gök, apartmanın arkasına dolanıp emmi uşağı Ramazan”ın çadırına doğru yürüdü. Ramazan Gök, devletin verdiği dairede barınamamış, eski çadırını apartmanın arka tarafına kurmuş, orada yatıp kalkıyordu.

Güneş görmüyordu çadırın olduğu yer, bu yüzden biraz soğuktu. Ramazan Gök çadırın önüne oturmuş, sardığı tütünü içiyordu.

“Gel bizim oğlan, dedi emmi uşağını görünce, yüzü aydınlanmıştı.

Kerim Gök, emmi uşağının yanına çöktü.

“Ben kışlağa doğru gideceğim, belki yolda obayı karşılarım, dedi.

“Deli olma, dedi Ramazan. Görmüyon mu hala kış kıyamet, yol yolak yok. Hangi deli yola çıkar bu zamanda. Hazar onlar da sorup soruşturmuşlardır yolların halini.

“Düzün böyle kapalı olduğuna bakma, dedi Kerim Gök. Yayla yolları açılmıştır. Belki gök Derenin oralara gelmişlerdir. Ben bunaldım iyice emmioğlu.

“Ben de bunaldım amma çaremiz yok, dedi Ramazan. Tekerler kırıldı, obaya varsak bile onlara yük olmaktan başka bir şey gelmez elimizden. Bizim için en iyisi burada kalıp, ölümü beklemek.

“Ölümü beklemek, diye yineledi Kerim Gök. Ne talihsiz adamız ki adam gibi ölüp yaylada, ya da göç yolunda ölüp bir meşenin kuytusuna gömülmeyi bile beceremedik.

“Benim Âdem torun gelip gitti, gördün mü onu emmioğlu, dedi Ramazan. Kerim Gök” ün cevap vermesini beklemeden konuşmasını sürdürdü. Âdem, her gelişinde metel anlatır bana. Kitaplarda okumuş, yaşlı filler ölmeye yakın, bir yere gider orada ölürlermiş. Filler mezarlığı derlermiş oraya. Burası da bizim filler mezarlığımız. Yakında bu sarı evlere de bir mezarlık lazım olacak, oraya ilk gömülecek filler de biz, yani sen ya da ben olacağız.

“Benim durasım yok, dedi, Kerim Gök. Lakin bir karar veremedim, Mut”a inip oradan Ermenek tarafına mı çıksam yoksam Yelli Beli aşıp Baş Yaylaya doğru mu gitsem. Neyse buna yola düşünce karar veririm. Sen Eşe”ye söyle, arada bir yukarı çıkıp benim garının önüne su, ekmek bir şeyler koyuversin de açlıktan ölüvermesin garibim.

Daha sözü bitmeden yola koyulmuştu Kerim Gök. Ramazan, onu durdurmaya yarayacak bir şey söylemedi. Sağlıkla olsa belki o da düşerdi emmi uşağının peşine.

Devlet her yıl biraz daha zorlaştırıyordu hayatlarını. Ormancısı bir yandan, muhtarı, jandarması bir yandan çekilmez ediyorlardı hayatlarını. Şehrin kıyısına seksen altı haneyi yerleştirmişlerdi. Üçer katlı betonarme evleri sarıya boyamışlar mahallenin adını da Sarı Evler koymuşlardı. İlk yıl epeyce bir oba yerleşmişti ama hazıra dağ dayanmayınca çoğu, eski göçer hallerine geri dönmüşlerdi. Sonra sadece yaşlılara kalmıştı Sarı Evler.

En çok da dağları, yaylaları özlüyorlardı. Sabah kalkınca yaptıkları ilk iş konup göçtükleri yollara bakmak olurdu. Ramazan, betonarme eve yerleştikten birkaç gün sonra bunalmaya başlamış, odunluğun bir köşesine attıkları kara çadırı çıkarıp kurmuştu apartmanın arka cephesine. Bütün zamanı çadırda geçiyordu. Eşe, yiyecek bir şeyler getirirse yiyor, getirmezse açlık, susuzluk aklına bile gelmiyordu. Aslında Sarı Evlerin merkezi olmuştu onun çadırı. Sabah uykusundan uyanan soluğu orada alır, gecenin geç vakitlerine kadar söyleşir, uyku ağır basınca dağılırlardı. Söyleşecek öyle çok şeyleri vardı ki.

O, emmi oğlusunun ardından bakarken Eşe geldi çadıra. Sessizce ocaktaki közü deşeledi, ateşin üzerine birkaç ince dal koyup üfledi. Dallar alevlenince üzerlerine üçayağı,  onun üzerine de çinko çaydanlığı koydu.

Az sonra çaydanlığın içindeki su fokurdamaya başladı.

Ateşin kenarındaki bardaktaki su da kaynamıştı. Çok eskilere gitti Eşe”nin aklı. Ramazan”la, deli dolu oldukları günler ve gecelere. Gecenin bir vakti sarmaş dolaş olurlar ve bu bardakta ısınan suyla tenha bir yer bulup yunurlardı.

Şehri çoktan geride bırakmıştı Kerim Gök.

Niyeti, Bucakkışla”dan Balkusan”a geçip oradan Ermenek Gök Dereye inmekti. İyice umutluydu, obası çoktan gelmiş olmalıydı oralara. Kara çadırını, torunlarını özlemişti. Bir daha geri dönmeyecek, yaylaya kadar yürüyecekti davarın peşinden.

Yol boyu gelip geçen arabalara el kaldıracak, duran olursa binecekti. Bu yollarda genellikle dururlardı ama durmayacak olsalar bile kararlıydı yürümeye.

 Eskiden develeriyle çok geçtiği olmuştu bu yollardan. Gelinlerinin dokuduğu kilimleri, davarın ürünlerini satmaya inerdi pazara. Kimi zaman Yörük pazarına indirdiği olurdu ama şehir pazarı kadar tadı olmazdı oranın.

Develerini sattığı gün geldi aklına, yüreği burkuldu. Kimse ağladığını görmesin, diye, iyice uzaklaşmıştı kalabalıktan. Oğlu ile bu yüzden epeyce yarışmışlardı.

“Bu zamanda kim uğraşacak deveyle, bir kamyonet alalım, diye, tutturmuştu oğlu. Sonuçta zamanenin dediği olmuştu. 

Koyu bir bulut çökmüştü Hacıbaba Dağının doruklarına. Bulut, dağıla genişleye bütün gökyüzünü kapladı, sabahki bahar serinliğinin yerini insanın iliklerine işleyen bir ayaz aldı, sepen yağmaya başladı…

001.jpg

img_5025.jpg