GÜNEŞE YAZILAN MEKTUP
Ahmet “İşte ey padişahım, o zenci Ahmet benim kızını da ben aldım” der ve bu sandıkla mektubun bir gölün içinden kendisine verildiğini söyler. Padişah merak eder “Ne yazıyordu mektupta?” diye sorar. İsmail Detseli'den masalsı bir
İsmail DETSELİ
Bugünkü hikâyede de bir padişah konu
Değerli okurlar, dikkatle okuyun bunu!
Padişahlardan biri bir gün kıyafet değiştirmiş. Memleketi dolaşmak için halkının arasına girmiş, o gün akşamlara kadar kendini belli etmeden halkın içinde dolaşmış. Nihayet akşamüzeri bir dere kenarına ulaşmış. Durgun akan, çevresi yemyeşil büyük bol sulu bir derenin kenarında dinlenmek için otururken bir ihtiyar dikkatini çekmiş. Ona doğru dikkatlice bakmış, adam çok ihtiyar birisi yerden topladığı taşları birbirine bağlayıp suyun içine atıyormuş. İhtiyar hiçbir şeyin farkına varmadan padişah yanına yaklaşmış, adamı epeyce seyretmiş. Adam bazen iki taşı birbirine bağlıyor, bazen üç taşı bazen de dört taşı birbirine bağlıyormuş. Usulca ağzının içinden bir şeyler söyleyip taşları dereye fırlatıyormuş.
Bu adamın yaptığı esrarlı iş, padişahın dikkatini çekmiş ve adama yumuşak bir eda ile seslenip böyle ne yaptığını sormuş. Kendisinin de padişah olduğunu falan bildirmemiş:
-Hey ihtiyar amca sen burada ne yapıyorsun merak ettim, diye sormuş.
-Oğul ben insanların kaderlerini birbirine bağlıyorum ve bu suya atıyorum, demiş ihtiyar.
-Peki, bunlar ne olur sonra, diye tekrarlayınca soruyu,
-Bunlar birbirlerine mutlaka eş olur, der.
Padişah yine usulü kibar ile sorar:
-Bazen üç, bazen iki bazen de dört taşı bağlıyorsun bunların sebebi nedir?
-Onlar da ya iki evlenecek ya üç evlenecek ya da dört evlenecek, deyince Padişah:
-Bunların kimler olduğunu da bilir misin, der. İhtiyar
-Evet bilirim, der.
-Peki, son olarak bağladığın iki taş kimler içindi, deyince
-Ha o mu o Padişahımızın kızı içindi.
-Peki, o kızı kime bağladın?
-Onu padişahımızın hizmetli uşağı var, Kara Ahmet… İşte ona bağladım
-Yani padişahın kızı o Kara Ahmet ile mi evlenecek şimdi?
-Evet deyince, Padişah:
-Amca sen kimsin bunları nereden biliyorsun, der. İhtiyar:
-Evlat ben Hızırım işte bunları gizli ilimle bilirim ve böyle sular ile yazışmalar yaparım deyiverir. Padişah:
-Sen bu işleri nereden bileceksin, ya dediğin olmazsa, diyecek olur ama adam bir anda gözden kaybolur.
Adam doğru bilmiştir ama yanındakinin padişah olduğunu bilmediği halde kızı olduğunu onun bir de zenci Ahmet adında kölesi olduğunu biliyor olunca Padişahın içine bir hüzün çöker. Hayalleri alt üst olur. Çünkü Padişah efendi kızını başka bir Padişahın şehzadesine verecek, namına nam katacak ülkelerini genişletecek, yeni dostluklar edinecek vesaire ve saire.
Oradan kalkar gezisine son verir ve morali bozuk bir vaziyette sarayına gelir. Gelir de, bir kenara oturur düşünceye dalar bir ara “Yok yahu Ahmet kim benim kızım kim olmaz böyle şey, bu bir kabus bu bir rüya” der ama yine de kuşkusunu yenemez. Böyle düşünceler içinde iken hanımı gelir ve neden böyle düşündüğünü hasta falan mı olduğunu sorar. “Yok, hanım” der padişah ve gördüklerini duyduklarını uzunca anlatır zevcesine. O da “Yok canım öyle şey mi olur biri sana şaka yapmıştır, kuşkuyu bırak akıl var mantık var sen deli misin” der. Adam “Yok hanım tam kendimi tanıtıp detaylı bilgi alacaktım adam bir anda ortalıktan kayboluverdi bunda bir hikmet var” der.
Yatarlar Padişahı bir türlü uyku tutmaz sabahlara kadar doluya koyar almaz boşa koyar dolmaz, aklına bir fikir gelir. Bir mektup yazar gerçekçi olmayan… Ahmet’i yanına çağırır ve der ki “Ahmet şu mektubu götür, güneşe ver gel oğlum”…
Böylece Ahmet’i başından savacak Ahmet güneşi bulamayacak, güneşi ararken ölüp gidecek, diye düşünür. Ahmet’in “Efendim güneş bulunur mu bu mektubu ben güneşe nasıl vereyim” deme şansı yoktur. Zavallı bir temenna çakar ve düşer güneşin yoluna. Günlerce aylarca gezer sıcak demez soğuk demez. Bu anlamsız yazgıyı bozmaya çalışır, kimseye derdini dökemez. Kimselere soramaz, bir sıcak yaz gününde iyice yanan zenci Ahmet, bir göl kenarına geliverir. Tesadüfen bir bakar ki gölün suyu berrak mı berrak, soğuk mu soğuk gölü hayranlıkla seyrederken gölün ortasında güneşin siluetini görüverir.
Ve hemen soyunur belindeki kuşağı ve altındaki külotu kalır, sadece dalar suyun içine güneşin olduğu yere varınca gölün dibinde bir sandık görür. Güneş sandığın içinde gibi görünür. Mektup olan elini salar aşağı, bir el uzanır mektubu Ahmet’ten alır sandığı ona verir içine de bir ayrı mektup koyar ama Ahmet ne padişahın yazdığı mektubu okur ne de gölden verilen mektubu… Çünkü Ahmet’in okur yazarlığı yoktur. Sandığı alır gölden çıkar bir bakar ki sandıkta mücevherler altınlar yakutlar dolu… Ayrıca bir de kendisine bakar ki, üzerinde bir değişiklik vardır… Zenci Ahmet mucize eseri kuşak ile bacağındaki kilot un altı hariç her tarafı bembeyaz oluvermiştir. Onlar ile ülkeye döner ama zenci ve hizmetçi Ahmet yok olmuştur “böyle gidemem” der “ne yapayım ben artık tüccar Ahmet olayım” der. Padişah efendinin sarayının karşılarında bir saray yaptırır. Zamanla padişah efendi ile arkadaş olurlar. Çünkü Ahmet zengin saygın bir kişidir arkadaşlıkları ilerler. Ahmet padişahın kızına dünür olur o da kızını tereddüt etmeden verir Ahmet’e… Damat ve kayınpeder bir gün bu evliliğin şerefine av partisine çıkarlar, dağda yatacaklardır. Akşam olur padişahın dağ evine dönerler. Avdan ve yatacakları zaman soyunma esnasında Ahmet’in kuşağının altındaki siyahlığı gören padişah gülmeye başlar. Ahmet neden güldüğünü ısrarla sorar. Padişah durumu anlatır benim bir kölem vardı ona güneşe bir mektup yazıp gönderdim zavallı güneşi bulmuş mudur diye güldüm. Onun da teni senin kuşağının altı gibi siyahtı diye teferruatlı anlatınca her şeyi anlayan Ahmet “İşte ey padişahım, o zenci Ahmet benim kızını da ben aldım” der ve bu sandıkla mektubun bir gölün içinden kendisine verildiğini söyler. Padişah merak eder “Ne yazıyordu mektupta?” diye sorar. Ahmet “Ben bilmem okumam yazmam yok ki deyince hemen av partisinden geri dönerler. Ve Ahmet’in evindeki sandıkta bulunan mektubu Padişah okur orada şu cümleler yazılıdır: (Nazım haline getirilmiş şekli bana ait)
Böbürlenme ey padişah güneşe mektup yazılmaz
Takdirde yazılan yazılar tedbir alsan da bozulmaz
Zamanın padişahı bir gün elbisesini değiştirir
Halktan bir vatandaş gibi aralarına giriverir
O gün akşamlara kadar gezer bütün şehirde
Nihayet ikindiye doğru mola verir bir derede
Derenin kıyısına gelince şöyle çevresine bakmış
Taşları birbirine bağlayan bir adamı görüp şaşmış
Padişah habersizce adamın başucuna dikilmiş
İhtiyar adam yanında padişahla hiç ilgilenmemiş
Nihayet sormuş hünkâr dede sen neler yapıyorsun
Bakarım ki iki üç dört taşı birbirine bağlayıp atıyorsun
Necisin sen nerelerden geldin, kimleri arıyorsun?
Yabancı mısın buralı mısın ne işler tutuyorsun?
Evlat ben insanların kaderini birbirine bağlarım.
Derede suya atarımda Allah’a ısmarlarım.
Peki bu bağladığın son iki taş acaba kimlerin için
Ha onlar mı padişahın kızıyla hizmetçi Kara Ahmet’in
Aldığı cevaptan padişah büyük bir üzüntü duymuş
Sana kim derler amcacığım diye de ihtiyara sormuş?
Demiş ki evlat beni sorma ben gezginim ve Hızırım
İyiyi kötüyü kaderi kısmeti hem gezer hem yazarım
Padişah derin hülyaya dalmış düşünüp duruyormuş
Birde bakmış o ihtiyarcık hemen gözden kaybolmuş
Düşünür kızını padişah Kara Ahmet ile olamaz
Bizim kölemizdir bu Ahmet asla kızımı alamaz
Ben kızımı falan ülkenin şehzade sine vereceğim
Hem kendi saltanatımı hem ülkemi güçlendireceğim
Bu haberden pek muzdarip olur döner gelir sarayına
Durumları anlatıverir o gece yatarken evde hanımına
Hanım derki hünkârım ben bu işe bir şey diyemem
Belki Allah’ın takdiridir bir sır vardır çözemem
Padişah gece bir mektup yazar çağırır kara Ahmet e
Oğlum şu mektubu götür ver der göklerdeki güneşe
Ahmet itiraz edemez alır mektubu düşer garibim yola
Dağlar tepeler aşarak bir çeşme başında verir mola
Çeşmenin yakınında büyükçe bir göl varmış
Gölün berrak sularına güneşin ziyası vurmuş
Bakmış ki Ahmet mektubu vereceği güneş tam gölün ortasında
Elbiseleri çıkarmış dalmış suya belinde ki kuşak ve donla
Büyük bir sevinç ile dalmış gölün derinliklerine
Gölden bir sandık birde mektup vermişler Ahmet in eline
Sandığı kıyıya sürüklemiş gölün içinden çıkarmış
Vücudunun açık olan yerlerine şöyle göz ucuyla bakmış
Bembeyaz oluvermiş vücut siyahlık sade kuşak ve don altında
İnci mercan mücevherler doluymuş çıkardığı koca sandıkta
Düşünmüş ki bundan sonra ben kara Ahmet olamam
Ülkemdeki padişahı da insanları da buna inandıramam
Tüccar Ahmet olarak döner kara Ahmet memleketine
Aylar sonra zengin bir misafir olarak gelir padişahın evine
Çok zengin olunca padişahla çabuk ça dostluk kurulur
Bir gün kara Ahmet çik padişahın kızına dünür olur
Padişah ta tereddütsüz kabul eder bu cazip teklifi
Bir av partisi düzenleyerek halkına tanıtır güveyiyi
Kayın peder ile damat o gün dağ evinde yatacaklar
Bir iki gün dağlarda tavşan, ve geyik avlayacaklar
Gece yatarken padişah görüverir Ahmet’in o siyah yerlerini
Bir anda hatırına getiriverir güneşe mektup yolladığı Ahmet’i
Düşünür hemen güneşe gönderdiği o kara hizmetçiyi
Damadına sorar bu vücudunda kuşakla saklı kara lekeyi
Ahmet hiç düşünmeden Padişaha bütün gerçeği söyler
Gölde elime geldi der bir mektup ve bunca mücevherler
Padişah der o güneşe yazdığım mektubu sen ne yaptın
Ben güneşi bulunca heyecanımdan mektubu suya attım
Bu konuşmalardan sonra av partisini kısa keserler
Hemen büyük heyecanla acele saraylarına dönerler
Gelirler Ahmet’in evindeki mücevher sandığını açarlar
Sandığın içersindeki sır dolu mektubu hemen bulurlar
Tabi ki bizim Kara Ahmet mektubu hiç okumamış
Sebebi ise Kara Ahmet’in okuma yazması yokmuş
Açmışlar ki mektubu enteresan, bir yazı varmış
Mektup beyaz bir kâğıt alt kısmına biri şöyle yazmış
Böbürlenme hey padişah güneşe mektup yazılmaz
Takdirde yazılan yazılar tedbir alsan da bozulmaz
Padişah taaccüp eder hemen Ahmet’ten özür diler
Kızını Ahmet’e nikahlamış kaderine boyun eğer
Ozan İsmail derki sakın ha yaratılanı hor görme
Güneşe götür şunu diyerek kimseye mektup verme
Geçek bir atasözüdür keçinin yemediği ot başında biter
Allah takdir etti mi fakir ve mazlumun ocağı hoş tüter
7 Kasım 2004