Görmeli'den Zeyve Pazarı'na
Daha iki hafta önce gelmiştim Görmeli’den. Tanıtım Elçileri Derneğinden arkadaşlar orada bir kamp yapmayı planlayınca “gitmem,diyemedim
Zeki Oğuz
Daha iki hafta önce gelmiştim Görmeli’den. Tanıtım Elçileri Derneğinden arkadaşlar orada bir kamp yapmayı planlayınca “gitmem,diyemedim. Dertleri Ermenek taraflarında bir yerlerde kamptı ama nerde kamp yapacakları konusunda belirgin bir fikirleri yoktu.
Söz arasında en uygun kamp yerinin Görmeli köyünde olduğunu söyledim. İki hafta önce oralardaydım. Çayırda gençlerin voleybol oynayışlarını seyretmiş, kavakların gölgesinde can arkadaşlarımla çayımızı yudumlamıştık. Bekir’i, Ülkü’yü, hayat dolu Naciye nineyi yeniden görmek ne güzel olacaktı.
Onsekiz gezgin uzun bir yolculuk için hiçte uygun olmayan bir servis aracına doluşup düştük yola. Ermenek yolunun nasıl çetin bir yol olduğunu bilmeyen arkadaşlar sabah buluşma saati olarak sekiz demişlerdi ama onlara yolu anlatıp yedide çıkmanın doğru olacağını anlatınca sabah yedide buluşmayı kararlaştırmıştık. Yine de sekizi buldu hareketimiz çünkü bizim toplumumuzun saat mevhumuna erişmesi için daha bir dam ekmek yemesi gerekiyor.
Dört mevsimi yollarda yaşamak ayrı bir güzel. Bu yollardan çiğdemler yeni açıyorkende geçmiştik. Şimdi güz sarısı vurmuştu doğaya. Artık hazan mevsimini yaşıyorduk. Kimi hüzün mevsimi, der. Kesin bildiğim şu ki mevsimlerden ençok güz mevsimine şiirler yazmıştır şair dostlar. Ben bile cesaret etmişimdir güz mevsimi üzerine birkaç dize yazmaya.
...ne zaman/ akşamın hüznü düşse sokaklara/ hele birde güzse/ ve böyle gazel rengindeyse herşey/ kaçıp gitmek gelir içimden...
Yıllardır yol yapım çalışması var Konya- Hadim yolunda. Bu yüzden dolambaçlı yollardan gidip geliriz. Kimi yerlerde yol kıvrım kıvrımdır, kimi yerde dimdik vadilere iner çıkarız. Kimi zaman bir bozkırı andıran platolardan geçer kimi yerde cennet gibi vadileri aşarız. Platoların ıssızlığına karşılık vadilerdeki bahçeler kıpır kıpırdır. Son avarları topluyor olur insanlar ama cevizleri indirmek için daha günler vardır.
Arabanın içinde gençler geyik muhabbetine dalmışken ben çevreyi seyrediyorum, ağrıyan dizlerimi ovuşturarak. Oturaklar o kadar iç içeki mola yeri Sarıoğlan’a ulaştığımızda belimizi doğrultmak için epeyce uğraşmamız gerekecek. Göçer dostlarımı görürüm umuduyla uzaklara bakıyorum, görünürlerde kimseler yok.
İlkin Sarıoğlan’da karşılaşıyorum onlarla. Kadınlar sürüyü önden götürmüşler, obanın reisi yanında çocuklarıyla ihtiyaç görmeye dönmüşler, kucaklaşıyor, ayaküstü sohbet ediyoruz. Çocukların saçlarını okşuyorum. Yazın gitmiştim onların obalarına, aile reisi yoktu, çocukların bol bol fotoğraflarını çekmiştim. Silifke’ye kadar uzun bir yol bekliyor onları. Görüşmek dileğiyle vedalaşıyorum.
Sarıoğlan Karazor tesislerinde hep güleryüzlüdür çalışanlar. Sevdiğimi bildikleri için hemen çayımı getirirler, başka bir ihtiyacım olup olmadığını sorarlar. Bu kadarı bile yol yorgunluğumu almaya yeter.
Fotoğraf çekmek için sık sık duraklıyoruz yollarda. Bu yüzden sekiz saati buluyor Ermenek’e varmamız. Selçuk oteldeki yemekten sonra ver elini Görmeli.
Çayırı ve kamp alanını görünce iyice keyifleniyor gezginler. Bekir, Ülkü ve öteki dostlar güleryüzle karşılıyorlar gezginleri. Çadırları kuracağımız alanda şimdi artık kullanılmayan bir ilkokul binası var. Bu binadan seyyar elektrik lambası çekmişler kamp alanına. İlk ben kuruyorum çadırımı. Mustafa hocanın sözü var, bize bulgur pilavı pişirecek. Onun için ocağı yakıyorum. Ülkü dolma yapmış, yaprak sarması yapmış, ayran getirmiş. Bekir’in eşi Ayşe kocaman bir tencere patlıcan pişirmiş.
Ocağın çevresinde toplaşıyoruz gece. Mustafa hoca çalıp söylüyor, gençler oynuyor. Benim için gecenin sürprizi Asiye cadımı görmek oluyor. Özlemişim onu, kucaklaşıyoruz.
Hafif bir güz serinliği var ama beklediğimizden daha güzel hava.
Gülşen erken yatıyor ama çok geçmeden üşüdüğünü söyleyerek yanıma geliyor. Ülkü’nün evine gidiyoruz Bekir’le birlikte. Ülkü ablası ile birlikte damda bizi bekliyor, ta uzaktan bağırıyorum ona. “Kahve içmeye geliyoruz, diye. Ne zaman gelsem Ülkü ve Bekir’le bu dama oturur kahve içeriz, lambayı söndürüp yıldızları, samanyolunu seyrederek sohbet ederiz. Kahvelerimizi içtikten sonra Ülkü’den aldığımız battaniyelerle dönüyoruz kamp alanına.
Sabah Ülkü bir sürü çörek yapıp gelmiş, Bekir bahçeden domates, salatalık toplamış. Yer olsa Zeyve’ye birlikte gitmek için Bekir ile Ülkü’yüde alacağız ama yer yok. Ondört kişilik arabaya onsekiz kişi doluşmuşuz zaten. Şoför her rampada homurdanmaya başlıyor, çok fazlasınız, diye.
Öğleye yakın ünlü Zeyve pazarındayız. İşgüzarlar asırlardır kurulan pazarın adını değiştirmişler Yaylapazarı yapmışlar. Zeyve köyü ile İkizçınarı köyünün arasında Zeyve pazarı. Çevredeki köylüler, yaylacılar ürünlerini getirip pazar günleri burada satıyorlar. Pılı pırtı satıcıları da geliyor dışardan. Ermenek’e 35 km. uzaklıkta.
Pazar biraz sönük gibi geliyor bana. Suları da eski yıllardaki gibi gürül gürül akmıyor. Tenhalığını güz aylarının gelmesine bağlıyorum. Yazın daha çok kalabalık ve şen oluyor bu pazar. Pazaryerini dolaşırken Mersin’li bir arkadaşla tanışıyoruz. Ucuz organik yiyecekler bulurum umuduyla gelmiş. Çevre illerden böyle çok gelen oluyor.
“Pazar sönük mü, bana mı öyle geliyor, diye soruyorum. Adam dert küpüymüş meğer hemen anlatmaya başlıyor.
“Buranın yerli esnafı ve köylüler bozdu pazarı, diyor. Organik, diye beş kuruşluk malı beş liraya satıyorlar. Bu kadarda kazık olmazki. Yirmi beş liraya bir kilo et alıyorsun, pişirmesine onbeş lira istiyorlarlar. Beş liraya bir balık alıyorsan bir o kadarda pişirtmesine ödemen gerekiyor. Bu yüzden eski canlılığını yitirdi burası.
Erkekten çok kadın satıcı var pazar yerinde. Pılı pırtı satan birinin yanına oturuyorum dinlenmek için. O da Mersin’de oturuyormuş ve arabasıyla çevredeki pazarları dolaşarak iş yapıyormuş. O da aynı şeylerden yakınıyor.
Ermenek’te iki saatlik bir serbest gezme saatimiz var, bu iki saati değerlendirmek için Tol Medreseye gidiyorum ama medrese kapalı. Tek kare çekmeden otogarın yanındaki çay bahçesine dönüyorum. Bazı arkadaşları da orda buluyorum. Gezme yerine çay içmeyi tercih etmiş onlarda. Çayımı yudumlarken ilçelerimizin sahip oldukları değerleri yeterince iyi kullanamadıklarını düşünüyorum. Tol Medrese o kapalı haliyle bir taş yığınından başka birşey değil benim için. Oysa mükemmel bir müze haline dönüştürülebilir. Ya da küçük masalar, sandalyeler konularak insanların rahatça avlusunda oturabilecekleri bir mekan haline getirilebilir. Mardin’de, Urfa’da çok var bunun örnekleri.
Dönüşte Sarıveliler’e uğruyoruz. Çekmeye değer birşey olmadığı için çantamdan çıkarmıyorum makinemi. Sarıveliler’in yaylaları güzel ama zamanımız yok. Sarıveliler ile Bolay yaylası arasında bir pazar daha var. Yörük pazarı. Perşembe günleri kuruluyor ama artık zamanı çoktan geçmiş bu pazarında. Bu çevredeki yaylacılar çoktan inmişler sahile.
Bolay yaylasından geçerken yıllarca birikmiş anılar geliyor aklıma. Günümüz Karacaoğlanı Hacıahmet Kıraslan yayladaki evinin kapısına kilit vurup çoktan tutmuştur İzmir’in yolunu. O da artık daha geç geliyor yaylaya ve daha erken dönüyor.
” Canım çay istiyor, diyor Gülşen.
” Sarıoğlan’da içeriz, diyorum.


