Gezginliğin mahzun yanı

Gezginliğin mahzun yanı

Yazarımız Zeki Oğuz, karadağ'ı kaleme aldı.

Zeki Oğuz

Gezginlik güzel şeydir. Her seferde yeni bir şeyler keşfeder insan. Tarihi yapılar, doğal güzellikler. Yeni insanlar tanır, yeni dostluklar kurar. Kimi zaman albümleri açar geçmiş yolculuklara yeniden dalarım. O anların hikâyesini yeniden yaşarım.

Son yolculuğum Karadağ tarafınaydı. Geçtiğimiz gün Sille’den fotoğraf çekiminden dönerken havanın ne kadar berrak olduğunu fark ettim. Şehri hiç böyle apaydınlık görmemiştim. Sis-pus hiçbir kirlilik yoktu ve bütün ihtişamı ile karşımızdaydı Karadağ. Durup fotoğraflarını çektik. Şehre girerken ben o Karadağ yolculuğunu yeniden yaşıyordum.

Her zaman olduğu gibi Derbe’nin girişinde Musa dayı karşıladı bizi, her zamanki güler yüzlü haliyle ören yerlerini dolaştırdı.

Tarihi yapıların arasında dolaşırken bir garip mahzunluk çökmüştü yüreğime. Derbe’ye her gelişimde kapısının önünde sohbet ettiğimiz Hasan Hüseyin amca yoktu. Hastalanmış düze indirmişler onu. Eşi yıllar önce vefat etmişti. Her gelişimde beni “Hısımım gelmiş” diye karşılardı. Kader’i ve babası Kadir’i kaç kere anlattım.

“Zeki Emmim gelmiş”, diye koşturan Kader de yoktu Derbe’de. Onlar da Arıkören’e göçmüşler. Gidip geldikçe yalvarırdık Kadir’e. Göç buralardan, Kader’i okut, diye. Geçtiğimiz yıllarda yine Arıkören’e göçtü Kadir ama düzde yapamayınca geri döndü yaylasına. Keçilerini satıp artık temelli yerleşti Arıkören’e. Karadağ’da volkan çukurunda bir kulübesi vardı Kadir’in. Onun yayla eviydi bu tek göz tol. Tolun önünde bir tek ağaç vardı. Bu ağacın altında oturur, Kadir’in eşinin demlediği çayları yudumlarken yorgunluğumuzu atardık.

Yaban atları Karadağ’ın yamaçlarında otluyorlardı. Yanlarına kadar yürüdük yakından bir fotoğraflarını çekelim, diye ama biz yaklaştıkça onlar kaçtı.
Yemeğimizi yine Kadir’in tolunun önünde yedik. Karacaoğlan’ın bir şiiri dolandı durdu dilimde:

“Ötme turaç ötme işin var senin

Şahan salıp avlanacak yer değil
Vardım gördüm ağyar göçmüş yurdundan
Vatan tutup eğlenecek yer değil.”

Aynı mahzunluğu yaz aylarında Taşkale’ye yaptığım yolculuk dönüşünde de yaşamıştım. Cıvıl cıvıl bir yerdi ilk gördüğüm Taşkale. İnsanlar sevecenlerdi, güleryüzlüydüler. Onlarca halı atölyesinde halı dokuyorlardı genç kızlar, kadınlar. Kaç kere sofra kurmuşlardı o atölyelerde bize. Cadılarım dostlarım vardı orda. Özledik hadi gel, diye çağırırlardı, kalkar giderdim. Geri döneceğimde ağlaşırdı cadılarım. Zeki emmi gitme, diye.

Şimdi onların çoğu büyüdü, ev bark sahibi oldular. Hayat gailesi her birini bir yerlere savurdu. Beceriksiz yöneticiler yüzünden onlarca halı atölyesinden bir tane bile kalmadı. Şimdi sadece bir aile var halıdan ekmeğini kazanan. Oysa Taşkale’nin tek geçim kaynağıydı halıcılık. Şimdi nasıl geçinirler kim bilir.

Taşkale otantik bir belde. Tarihiyle doğasıyla güzel bir yer ama bir belde gülen insanlarıyla güzeldir benim için. Taşkale’liler çoktan unuttular gülmeyi.
Yine Karacaoğlan’ın bir şiiri dolanıp durur dilimde:

“Hayal hayal oldu karşımda dağlar

Eşinden ayrılan ah çeker ağlar
Dökülmüş yapraklar bozulmuş bağlar
Bülbülün konduğu dallar perişan.”