Eski Konya gözümün önünde

Eski Konya gözümün önünde

İsmail Detseli, Karaman Caddesi kuzeyi ile İstanbul Caddesi civarını yazdı. Yastıkçılar içinden Hakimiyet Okulu'na ilginç anılar...

Karatay Belediye Binası’na ne zaman varsam
Geçmişi hayal eder de şöyle bir düşünürüm
Ne kadar doğalgaz ısıtsa da o sıcakta üşürüm
Bilmem canım ne çeker eski Konya’yı görürüm

Geçtiğimiz ayın ortalarında Karatay Belediye Başkanı Sayın Mehmet Hançerli Gazetemizi davet etmişti. Nedense o yörelerde çok anılarım olduğundan olsa gerek Karatay Belediyesinin binasına bir vesile ile giderek o yüksek binanın yukarısından o eski yıllarca anılarımı yaşadığım taş han civarlarını amele pazarını kaybolmuş olan gözümün önündeki siluetini hayal edip anılarımı tazelerim.
Başkan toplantıda slaytlar eşliğinde hizmetleri anlatıyordu. Adliye Sarayı, Adalet Parkı, Hobi Bahçeleri, Hayvanat Bahçesi, KTO Üniversitesi’nin temelinin atılması dahası yeni yapılacak Hastane ve spor kompleksi gibi yatırımlar güzeldi. Bunların yanında en dikkat çekici olanı bence Aslım’da fidan yetiştirmek olsa gerek. Yalnız benim düşüncem farklıydı. Eskilerin deyimi ile “Üzümcünün gözü omca da olur” derler. Benim gözüm gönlüm eskilerde idi. Bilmem eskiyi yerle bir ederek meydana çıkarılan yenilikler belki şu an benim de işime yarar görünüyordu. Sebebi ise eski Konya’ya adeta tepeden bakıyordum. Gerek Karatay kısmında, gerekse Meram kısmında kalıveren o eski yıkılmış ve birazı da ayakta durmak için savaş veren tarihi yapılar bir bir göz önündeydi sanki. Ben dalıp gitmiştim, ta ki Uğur Özteke’nin “İsmail abi şapkayı çıkar başından” diye yaptığı uyarı ile kendime geldim. Karatay kısmında kalan o eski garajın duvarlarla çevrili hatırası yanındaki sonradan Tellal Pazarı olan hal binası, garajın ardındaki kalabalık yol ve hanlar sanayi ve tamirhane dükkânları Mengene yoluna doğru olan yerde daha mükemmel acenteler şimdi kısmen yol olmuş olan Hakimiyet Okulu kuzeyindeki büyük acenteler öyle çok yüksek değil, sadece iki katlı altında yedek parça satılan dükkanlar üstünde idari bürolar.


ESKİ KONYA GÖZÜMÜN ÖNÜNDE
Karşıya güneye doğru bakıyorum, hey gidi günler…. Güneyi Karaman Caddesi kuzeyi İstanbul Caddesi. Batıya bakıyorum yolgeçen hanı gibi olan Altınbaşak Pasajı’nın karşısındaki içeride birçok insanın imalat yaptığı Yastıkçılar İçi. Devam ediyorum meşhur Yaralı Mahmut’un Kahvesi hemen yanında Gilissiralı Çırt Memed’in ardiyesi ve Kamyon Garajı arkasında tamirci ve hurdacı Arif Usta’nın o büyük atölyesi. Altınbaşak Pasajı’nın yan tarafında ve pasajın içerisindeki Çolaklar’ın ayakkabı satış yerleri radyocular Berber Mevlit ağabey, sığırların böğrüştüğü, atların kişnediği araba seslerinin tıngır tıngır insanı büyülediği Suluhan. Burada yaralı Mahmut’un kahvesi deyince 1976 yılında yaşanan bir olayı anlatmak isterim. Bir öğle vakti idi. Kahve tıklım tıklım doluydu. Kimi kağıt oynuyor, kimileri domino oynuyor, kimileride masalarda çay içip sohbet ediyor. Bir dilenci girdi içeri, kolu çolak, ayağı topal. Kahveci yaralı Mahmut onu görünce sert bir eda ile çık git diye işaret etti. Mahmut efesi bir adamdı paltosunun kollarını hiç giymez daima omuzunda taşırdı paltoyu. Bu bir nevi efelikti Konya’nın serkeşlerinde. Dilenci çıkmadı kahveden masaları dolanıp dilenmeye devam etti. Bu sırada celallenerek ayağa kalkan yaralı Mahmut dilencinin çolak kolunu tutup sakat ayağına da ayağını bastı yukarı doğru dilenci bağırdıkça asıldı. Sakat adamın her yeri dümdüz oldu meğer o sakatlık görünümü dilenci numarası imiş. Tabi Mahmut bunu bildiği için böyle yapmış dilenci ağladı, bağırdı gitti. Yaralı bunu birazda dövdü tabi aradan yarım saat kadar geçince kahvenin içersinde bir hareketlilik oldu. Baktık yaralı Mahmut biraz evvel kahveden attığı dilenciyi öldüresiye dövüyor. Hemen gelen polislere elindeki yaralının arkasından, habersiz vurmak üzere olduğu kama bıçak ile teslim ediyordu. İşte bu olayı o gün yaşayanlar hiç unutmamıştır ben unutmadım.
Evet, dahası ufacık bakkal dükkanının önüne dizdiği boyalı şekerlerin ayrı bir görüntü verdiği Kamil Ağa’nın önüne oturup gayfesini yudumlarken “Len Gilissalı, eyi çay geldi bak bir daha arasan bulamazsın boş getme sen çayı seversin” diye uyardığı günler.
Daha ileri devam ederken mis gibi şeker maltlarının koktuğu Mehmet Doğaner’in şeker imalathanesi. Tuzcu Abdullah’ın büyük hangar şeklindeki geniş mekanı yanında, dağ köylülerinin uğrak ve dinlenme hatta emanet bırakma alma yeri olan, Detseli merhum Seyit Ahmet Ağa’nın soğan patates göğer gibi köylülerin getirip sattığı o mütevazi yeri. O dürüst insan Seyit Ahmet Ağa, köyden gelen bir malı değil öyle ayağa çalarak almak, satamayan şöyle derdi: Benim param olsa bu gabak çekirdeğinin kilosunu 10 liradan alırım yeğenim.
Daha ilerde Deri Borsası vardı, şimdi Kızılay Hastanesi oldu. O bir boydan bir boya meşhur Taş Han (Taş Medrese) sonra matbaacılar olan Baruthane Hali, balıkçılar. O küçük bakkallar, lokantalar, kahvehaneler, meşhur Necatibey İlkokulu, dağ köylerinden gelenlerin günlük satış ve alış yaparak hareketli bir görünüm kazandırdıkları Dispanser civarı. Köylünün bütün ihtiyaçlarına hitap eden bel, kürek, tırmık, nal, mıh, semer, urgan, pulluk, saban, yular, örk zincir denen hayvan bağlama malzemeleri, atlar için koşumlar, hamıtlar, yan kayışları dizginler, bellemeler. Bu ihtiyaçların hepsini karşılardı bu eski Konya yöresi.
Adamın bir koyunu var satıp harçlık yapacak, alıcısı burada. Bir öküzü var satacak alıcısı burada. Karnını doyurmak için Yaralı Mahmut’un kahvesinin yanında meşhur Evliyalı Hacı Şevki’nin etliekmek ve yemek lokantası.
Çok kalabalık olmayan meşhur İstanbul Caddesi veya Karaman Caddesi’nden arabaya çarpılmamak için eşeklerini dikkatle süren köylüler. Hanlarda akşamlara kadar köylerden yayan yapıldak gelirken yorulmuş, Han’a kendini zor atmış o uçkuru belinin üstünden bağlı şalvarlı insanlar hayalimden geçiveriyor.
Hanlar mı, hangisini anlatsam.. Taş Han. Kara Mustafa’nın hanı. Gevraki’nin hanı. Sulu han. Mezarlık hanı. Bozkır hanı, Rahmi’nin hanı. Beyşehir hanı. Halden söz açarsak ürün bol tüketici az, komisyoncular bağırır o Hadim’den ve Karaman’dan Taşkent’ten dağ köylerinden gelmiş, küfe küfe üzümler hormonsuz taze meyveler sebzeler. Bir köylü güz mevsimi taze soğan yetiştirmiş, şehre getirmiş. Bir hata yapmış ortasındaki soğan erkeğini kırmamış, haldeki satıcı hem “taze soğana gel” diye bağırıyor hem de “ulan bu gidinin s…i kırsana ömründe heç bir şey görmedin mi aptal adam” diyor ama yine de iyi bir paraya satıyordu o soğanı yoklukta.
Böyle ulu orta mevsimsiz sebze salatalık domates yetişmezdi o yıllarda fen yok, gübre yok, ilaç yok. Tabi üründe hastalık da yoktu.. Ah eski günler ah. Düşündükçe yazasım geliyor içimden kaynıyor eski Konya’nın hali. Yukarıda anlattığım yerler Konyamız’ın merkezi yerleri, hem sanayisi, hem çarşısı-pazarı idi. Kapu Camii ve Mecidiye Hanı civarları elbiselik giyim kuşamların alındığı yerlerdi. Şimdi park yeri ve tatlı su çeşmesi bulunan modern Vakıflar Çarşısı ve Eski Buğday Pazarı Sobacılar İçi üçgenindeki yer odun pazarı idi. Buğday Pazarı ise şimdi güya park yeri doğu ve batı tarafındaki giriş kapıları olan yerler nostaljik bir görüntü olarak kalsın diye bırakılmış, yıkılmaya terk edilmiş bir şekilde ihtiyarlamış bastona dayanıp yıkılmamak için çaba harcayan ölüme terk edilmişi hayati varlıkları idi Konya’nın At Pazarı, Bit Pazarı, Üzüm Pazarı hepsi de bu semtlerde idiler.
Tabi ben ancak 53 sene öncelerini 1956’dan bu yana hatırımda olan bu yerleri Kapu Camii’nin batı tarafında Başaralı Hanı vardı çok büyük ve genişçe bir handı. Ortasında büyük avlusu iki tarafları hayvan ahırı, bir tarafında yatakhaneleri o insanların köylülerin atları ile merkepleri ile hatta bazı bazı develeri ile köylerdeki ormanlardan topladıkları odun çalıları ve ekip dikip yetiştirdikleri patates, soğan gibi ürünleri satıp yerine köydeki ihtiyaçlar için basma, pazen, maliken, beyaz amerikan kaputu gökdimi, karadimi, moriskin elbiselik, ceketlik, şalvarlık çulaki kumaşların alındığı meşhur Sümerbank satış mağazalarının bir şubesinin bile bulunduğu, ayrıca gaz, tuz, yağ, ayakkabı, çarık ihtiyaçlarının görüldüğü çarşı merkezleri de buralardı.
SEFA ODABAŞI’NIN ANLATTIKTLARI
5-6 yıl evveldi. Konyamız’ın ayaklı tarihi denilmeye layık olan merhum Ahmet Sefa Odabaşı abim ile sohbet ediyorduk, o anlatmıştı: “İsmail Bey sanırım tarih 1937 veya 38’di. Babam merhumla bir akşamüzeri evimize gitmek üzere Odun Pazarı’ndan geçiyorduk. Mevsim güz ayları idi.. Tam türbe önündeki evimize geleceğiz. Odun Pazarı’ndan geçiyorduk. Soğuktan paltolarımızın yakasını kulaklarımıza kaldırmıştık. İnsanlar akşam olmadan evlerine gitmek için çaba sarf ediyordu. Babam rahmetli birden Odun Pazarı’ndaki az miktarda satıcı olan insanların yanında durdu. Bir kadın vardı. Önünde duran iki yüklü merkebin yularlarını sıkıca tutmuş, öylece çaresiz bekliyordu. Birkaç başka erkek odun satıcı da ileride bekliyordu odun yüklü merkepler ile. Babam kadının yanına yaklaştı, “bacım bu iki yük odunun kaç para?” diye sordu. Kadın “1 lira ağa” dedi. Babam “Tamam aldım evimiz hemen şu ilerde yakın, hadi sür merkepleri gidelim” dedi. Kadın biraz tereddüt ederek de olsa odunu satmanın sevinci ile peşimizden geliyordu ki, babam sordu: “Bunlar da köylülerin mi?” Kadın “Evet, bir tanesi köylüm ona söyle onlara seni beklemesinler sen bu gün bize misafir ol” dedi. Kadın daha çok tereddüt ediyordu ki köylüsü adam yaklaştı, babama: “Buyur beğ, bir şey mi var” deye sordu. Babam da “Evet, arkadaşım şu hanımın odunlarını aldım, bizim eve götürüp yıkacağız, amma bu hanım kardeşimiz sizlerin de rızanız olursa bizde misafir kalsın yarın biz hana getiririz beraber gidersiniz. Şayet siz veya başka boş bir arkadaşımız var ise bizim eve kadar gidelim evi öğrenin” dedi. Adam yanımıza bir genç delikanlı verdi ona evimizi ve anamı gösterdik yani emin yerde olduğu izlemini aldı genç arkadaş. Anam kapıda bekliyordu babama “Evde odun vardı bey, bu kalabalık çalıyı nereye koyacağız, niçin aldın, evde yer yok” deyince, babam anama sertçe baktı “Hanım, odunları yık içeri çekelim, sen hiç akşam vaktinde bir kadın olarak odun pazarında odun satmak için bekledin mi?” diye çıkışınca, anam sustu. Odunları yıktık o gelen delikanlı da Kara Mustafa’nın hanına babasıgilin yanına yatmaya gitti. Bizim evi ve ailemizi görmüştü.
Babam akşam camiye giderken kadına odunun ücreti bir lirayı verdi ve anama “Siz yemekleri hazırlayın, ben namaza gidiyorum” dedi. Anam odunları yıktıktan sonra komşumuzun ahırına merkepleri bağlayıp önlerine saman ve yem verip geldi. O gece anam ile o köylü kadın sabaha kadar hiç uyumadan sohbet ettiler. Kadın çok dertliydi. Kocası Çanakkale’de şehit olmuş bir oğlu varmış yatılı olarak okuyormuş onun ve kendisinin ihtiyaçlarını karşılamak için çalışıyormuş. Sabahleyin babam erkenden anamla beraber bu hanımın hayvanlarını komşunun ahırından saldılar ve hanımı köylülerine teslim edip geldiler” demişti Sefa abi.
O zor ve yokluklu yıllarda ülkemizin harplerden çıkıp daha henüz tarımda sanayide gelişmemiş olması nedeniyle kadın erkek ayrımı yoktu. Tarlada tapanda dağda taşta ülke ekonomisine ve aile bütçesine katkı yapmak için canla başla çalışılır, yollarda bellerde hanlarda hiçbir art niyet taşımadan yan yana çalışırlar ve yatıp kalkarlar insanlar birbirlerine çıkar veya menfaat için değil, sadece Allah rızası için yardımcı olur dula, yetime, fakire sahip çıkarlardı.
“Bu hanımla anam, gardaşlık oldular. O günden sonra kadın şehre geldi mi hep bize gelir, bütün getirdiği mallarını anam komşularımıza satıverir, şayet zaman geç olursa bizde kalır, yoksa erkenden köyüne giderdi merkepleri ile” derken Sefa abi, düşündü ve “İsmail o da sizin köylü idi sanırım, sen Gilisıralı değil misin?” diye sordu. “Evet” dedim. “Tamam kadının adı Şefika idi oğlu vardı ama benden büyüktü. Sonraları biz de onunla arkadaş olmuştuk adı da Durmuş idi! der demez ben “Tamam Sefa abi tanıdım, o benim öğretmenimdi. Durmuş Başişçi” dedim. “Hah işte onlar” diyerek geçmişi andık, eskileri bir daha yadetmiştik.
O insanların hepsi de Sefa ağabeyim de hakkın rahmetine kavuştular. Hepsine Allah rahmet etsin kabirleri cennet mekanı olsun. Derken aklımdakileri kâğıda döküp gelecek kuşaklara Konya’dan birer hatıra sundum…
Başkan Hançerli Konya’ya Karatay’a çok güzel eserler yaptı, bunu biliyoruz ama benim gönlüm eskilerden yana. Saygı ile…