Dünden bugüne dilencilik

Dünden bugüne dilencilik

Mevlana, halkı başlarına toplamak gâyesiyle bayrak açtıklarını, yünden aslan yaptıklarını ve halkın acıma duygusunu uyandırmak amacı ile de yollar üzerine oturup, sakatlıklarını teşhir ettiklerini anlatır.

Bizzat müridlerine dilenmeyi yasaklayıp bir sanat veya bir işle meşgul olmalarını isteyen Mevlânâ, İslam'ın dilenme, yoksulluk ve fakr hususundaki görüşlerini, misâl ve teşbîhlerle anlatırken devrinin dilenme ve dilencilerle ilgili âdetlerinden de bahseder. Dilencilerden bahsederken, onların eski, kirli elbiseler giyerek dilendiklerini, topladıkları yiyecek ve eşyaları zenbil, keşkül içerisine koyduklarını, halkı başlarına toplamak gâyesiyle bayrak açtıklarını, yünden aslan yaptıklarını ve halkın acıma duygusunu uyandırmak amacı ile de yollar üzerine oturup, sakatlıklarını teşhir ettiklerini anlatır.

Fakr: İslam tasavvufuna göre, sadece Allah'a muhtaç olma... Yoksulluk anlamını dile getiren fakr sözcüğü İslam inançlarında Allah karşısında hiçbir şey olmadığını bilme anlamındadır. Peygamberimiz Hz.Muhammed "Ben fakrımla öğünürüm" derdi.

Tasavvufçulara göre fakr, Allah'a ulaşmanın başlıca yollarından biridir. "Fakr gerçekleşince Allah kalır" hadisi, insanın Allah'da yok olacağını dile getirir.
Yoksul... Yoksulluk anlamındaki Arapça fakr deyiminden türemiştir. Maddi ve manevi gereksinme içinde olanı dile getirir. Özellikle bu anlam onu dilenci (Ar. Sail), güçsüz (Ar. Aciz) ve zavallı (Ar. Miskin) anlamlarından ayırır. Kur'an-ı Kerim'in bu konuyla ilgili ayetlerinden bir kısmı şöyledir:

Fatır Suresi, 15. ayet: "Ey insanlar, siz Allah'a muhtaçsınız, Allah ise hiç kimseye muhtaç değildir." Bu ayetteki anlam, sözcüğü Allah'ı gerekseyen (Allah'a muhtaç olan) anlamına da götürmüştür.Buna bir de kaderine boyun eğen (Ar.Mütevekkil) anlamı eklenince dilenen dervişler de bu deyimle anılmışlardır. Kur'an pek çok surelerinde yoksulların görüp gözetilmesini buyurmuştur.

Bakara Suresi, 177. ayet: "İyilik o kimsenin iyiliğidir ki... yoksullara, muhtaçlara verir."
215. ayet: "Ne harcayalım diye sana soruyorlar. Onlara de ki: Ne harcarsanız... yoksullara verin." 268. ayet: "Şeytan sizi fakirlikle korkutuyor, Allah ise bereket vaad ediyor."

271. ayet: "Sadakalarınızı açıkça verseniz de güzeldir, ama onu gizlice fukaraya verirseniz hakkınızda daha hayırlı olur."
Tevbe Suresi, 60. ayet: "Sadakalar yalnız yoksullara, sadakaları toplamaya memur olanlara, azat kılınacak kölelere, borçlulara ve Allah yolunda harcamaya mahsustur. Bu hüküm Allah tarafından farz kılınmıştır."

Rûm Suresi'nin 38. ayet'inde ise "Hısıma, yoksula, yolcuya hakkını ver ki Allah'ı hoşnut edesin" demektedir.
İnsanın dini bir amaçla kendini sıkıntıya sokması, birçok ihtiyacından yoksun bırakması... En eski çağlardan günümüze kadar süregelmiş olan bu inanç, çile çekmekle dinsel bir aşamaya erişme amacını içerir. Çile deyimi, Farsça kırk anlamına gelen çihil kelimesinden bozularak oluşmuştur. Bu türetme, İslam tasavvufunda çilenin kırk gün kırk gece çekilmesi nedeniyledir. Bu inancın temeli de Hz. Mûsâ'ya kırk günlük bir ibadetten sonra kitap verileceği yolundaki ayetlerin Kur'an'da yazılı olmasıdır. Peygamberimiz Hz. Muhammed de kırk hadis ezberleyenleri övmüştür. Kırk sayısının kudsiyeti Müslüman toplumlarda bu anlama gelir.

Çile deyimi Arapça'da kırk anlamına gelen erbain deyimiyle karşılanır. Eskiden yılı yaz ve kış olarak ikiye ayırırlardı ve kış aylarına Kasım derlerdi, kasım 180 gündü (Altı ay). Kasımın 40 gününe "erbain" denirdi ki kışın en soğuk günlerini dile getirirdi, eskiler bu günlerde sokağa bile çıkamazlar ve evlerine önceden yiyecek depo ederlerdi. Çile deyimi bu yüzden kırk gün süren sıkıntı anlamını kazanmıştır. Tevrat'a göre de Hz. Mûsâ,Tûr dağında kırk gün kırk gece kalmıştır. (Tevrat XXIV, 18) Hıristiyanlarda da Paskalya'dan altı hafta önce kırk gün süren bir perhiz vardır. Belli bir aşamaya ulaşmak için çile çekmenin gerekliliği çileciliği doğurmuştur. Çilecilik (Fr. Asc'etisme) bedeni küçümsemeyi öğrenme yoluyla ruhu yüceltme anlamındadır. Bu anlamda her türlü eğitim de çile niteliği taşır. Örneğin Buda, eski Hint geleneklerine uyarak böylesine bir çileyle kendini eğitmiştir.

Bir çok davranışımızın temelinin çok eski kültürlere dayandığı gibi, dilenmenin başlangıcı da çok eskilere gitmektedir. Örneğin, çeşitli medeniyetlere beşiklik etmiş olan Hindistan'da dilencilik âdeta meslek haline gelmişti. Ayrıca eski Yunan'da da dilenmek ayıp sayılmamıştır. Ünlü filozof Diyogenes hayatını bir fıçı içinde kendisine verilenlerle geçirmiştir. Yine eski Yunan'da, meclise seçilebilmek için adayın en eski elbiselerini giyip, kapı kapı dolaşarak "Sizlerden oy dileniyorum" demesi şart koşulmuştur.

Başlangıçta olmasa bile zamanla İslam içinde teşekkül etmiş bazı tarikatlarda dilenmek, dervişlerin gurur ve kibirlerini yenmeleri için mecbur kılınmıştı. Bir çok veli, dervişlerini halvet ile terbiye etmiş ve yetiştirmişlerdir. Bununla beraber halveti (Riyazet-Çile çektirmeyi) benimseyen veliler de daha başka usul ve yollardan müridlerini yetiştirmek için sistemler oluşturmuşlardır.

Farsça keşkül (çanak), Arapça fakir (yoksul) kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiş olan kelimenin Türkçe'si yoksul çanağıdır. Dervişler ve dilenciler tarafından kullanılan, hindistancevizi veya abanozdan yapılmış çanak, beyzî bir tas olup, dervişler topladıkları sadaka ve kendilerine verilen gıdayı bunun içine koyarlar ve bir zincir ile omuzlarına asarlardı. Omuz dışında boyuna asılarak, kemere takılarak ve elde taşınarak da kullanıldığına kaynaklardaki derviş tiplemelerinde rastlanmaktadır.

Keşküllerde, üstten doğal formunun enine yarılarak, içlerinin oyulduğu ve dört yanda içindekilerin çalkalanma anında dökülmelerini önleyecek belli bir koruma mesafesi gözetilmiştir.

Hindistancevizinin doğal dokusunun aynen korunduğu örnekler dışında, dış yüzeyinin tıraşlanarak düz ve parlak görünüm verildiği tiplerde vardır. Ayrıca abanoz, seramik, demir, bakır gibi malzemelerden de ana forma sadık kalınarak keşküller yapılmış ve bezenmiştir. Teknik, malzeme ve bezeme olarak el sanatlarımızın bazen bir, bazen de bir çoğunun bir arada kullanıldığı uygulamalar görülmektedir.

Keşküller; Ayetli yazı bordürleri ya da geometrik formlar içerisinde bitkisel düzenlemeler, insan ve hayvan figürleri ve motifleriyle sedef, altın, gümüş gibi malzemeler kullanılarak, kabartma, kazıma, oyma, kakma teknikleriyle bezenmiştir.

Anadolu'da Abdallar, Kalenderler, Bektaşiler tarafından kullanılmıştır. Bazı tarikatlarda nefs terbiyesi için buna izin verilmişti, içine her çeşit gıda maddesi ve para konulurdu. Yine de Turuk-i Aliyye dediğimiz Mevlevilik, Kadirilik ve Nakşibendilik gibi tarikatlarda hoş karşılanmamıştır. Bu tarikat mensupları sadakat ve olgunluklarını başka yollarla tamamlamış, ancak kendilerine verilenleri reddetmemek için almışlardır.

Bizzat müridlerine dilenmeyi yasaklayıp bir sanat veya bir işle meşgul olmalarını isteyen Mevlânâ, İslam'ın dilenme, yoksulluk ve fakr hususundaki görüşlerini, misâl ve teşbîhlerle anlatırken devrinin dilenme ve dilencilerle ilgili âdetlerinden de bahseder. Dilencilerden bahsederken, onların eski, kirli elbiseler giyerek dilendiklerini, topladıkları yiyecek ve eşyaları zenbil, keşkül içerisine koyduklarını, halkı başlarına toplamak gâyesiyle bayrak açtıklarını, yünden aslan yaptıklarını ve halkın acıma duygusunu uyandırmak amacı ile de yollar üzerine oturup, sakatlıklarını teşhir ettiklerini anlatır.

Dilenmenin yasak olup, bir sanat veya bir işle meşgul olmaları Mevlana tarafından istenen Mevlevilik gibi, Bayramilik'te de çiftçilikle uğraş görülmektedir. Bayramilik'te Hacı Bayram Veli'ye intisap edenler, tarlalarda çalışmak, ekin ekmek, meyve ve sebze yetiştirmek, sonra elde ettikleri ürünlerden kendilerine yeterli olanını alıkoyup, kalanını pazara götürüp satmak şeklinde bir dayanışma gösteriyorlar, karlarını da yoksula dağıtıyorlardı.

Zaviyelerin, bir çeşit aşevi olma özellikleri sebebiyle, buralarda yedirilip içirilen ve giydirilen, hatta bazen temizlik ihtiyaçları karşılanan ve fukâra olarak vasıflandırılan muhtaç durumdaki insanlar dışında, hayatlarını dilenmekle geçiren gezgin dervişlere de hizmet verdiği bilinmektedir. Bunun yanında muhtelif sebeplerle işsiz güçsüz kalmış, normal fakir fukarânın da zaviyelerde barınma imkanı buldukları düşünülmelidir. Tekkeler ekonomik açıdan da bağımsız durumda idiler. Selçuklu ve Osmanlı döneminde, padişah veya bir başka devlet ricali tarafından tekkelere vakıflar bağlanmış, böylece hem tekkelerin maddi ihtiyacı karşılanmış, hem de devletle tarikat arasında yakınlaşma sağlanmıştır.

Dilenmek, gezgin dervişler ve tarikat mensubu olmayan fakir halktan kişiler dışında, bir tekkeye mensup dervişlerce, maddi ihtiyaçtan kaynaklanmayıp, tasavvufi olgunluklarını geliştirmeye yönelik "insani kibir"i yok etme amaçlı bir tasavvufi eğitim yöntemi olarak uygulanmıştır. Derviş sabrıyla, bunca ince işçilikle oluşturulmuş keşküller ise, dilenme aracı olmaktan çok bunun arkasında yatan tasavvufi düşüncenin sembolleştirilmiş ürünleridirler .