DOKTOR MUSTAFA GÜÇLÜ İLE SÖYLEŞİ…

DOKTOR MUSTAFA GÜÇLÜ İLE SÖYLEŞİ…

Her arayışımda ‘Merhaba kızım, nasılsın’ diyerek telefonunu açan Mustafa Abi ve eşi Saniye Abla’nın ayrı bir yerleri vardır gönlümde. O yüzden bu söyleşinin de ayrı bir yeri var bende.

image001-081.jpg

Hep derdim kendilerine “Abi seni sürekli televizyon ekranlarında ve basında görüyoruz, yaptığın faaliyetlerden, güzelliklerden bahsediliyor; lakin bu güne kadar bu güzel insan, bu güzel aile kimdir hiç anlatan olmadı…” Ve bugün bu iş bize nasip oldu değerli okuyucular… Mustafa Abi ve kıymetli eşi Saniye Abla ile uzun uzun söyleştik. İlginç olan doğum gününden köy hayatına, öğrencilik yıllarından, Milli Türk Talebe Birliği günlerine, asistanlık dönemleri ve eşiyle izdivaçlarından, çocuk eğitimine kadar birçok konuyu konuştuk ve engin bilgilerinden istifade ettik. Mustafa Abi gibi donanımlı birisiyle tek seferde olacak iş değildi bu söyleşi. Kendisiyle defalarca görüştükten ve arşivlerine baktıktan sonra; “ En iyisi ben sana dosyalarımı getireyim diyerek, 3 büyük klasörde fotoğraf ve belgelerini getirip bıraktı bir gün. (Ki bunlar yalnızca düzenledikleri imiş, bundan daha fazlası da klasörlerde yerini almak için sırada bekliyorlarmış. Önceden çocukları için yaptığı, şimdi de torunlarına açtığı dosyalar da cabası. Her biri tarihi belge niteliğindeki arşivi ben olsam bir başkasına bu kadar rahat bırakamazdım sanırım. Her bir fotoğraf, her bir belge o kadar kıymetli ki.) Bu değerli anıları gördüğüm zaman Mustafa Abi’ye ısrarla bir hatırat yayınlamasını rica ettim. Umarım bu dileğim en kısa zamanda gerçekleşir. Ben Mustafa Abi ve ailesi ile birlikte olmaktan büyük keyif almışımdır her zaman. Buyurunuz sıra sizde.

image002-086.jpg

İlk söyleşi günümüzü hafta sonu gündüz denk getiremediğimiz için, akşam çayına gittik Mustafa Abilere… Şehrimizi kuşbakışı gören, havadar, çok hoş bir evleri var. Oraya varıp da balkona(Seyir tepesi mi demeliydim acaba? Tüm Konya karşıdan sarraf vitrini gibi ışıl ışıl görünüyor.) şehrin manzarasına doğru değil de yan vaziyette oturunca latifeli anlatımıyla müdahale etti Mustafa Abi ; “Münir Nurettin Selçuk boğaza nazır çay bahçesinde oturup defalarca çay sipariş ettiği halde getirmeyen garsona sebebini sorunca ‘ boğaza gelip de sırtını dönüp oturana ne çayı verecem demiş.’diyerek gülüşmeler arasında bizi kaldırıp manzaraya karşı oturttu sağ olsun.

-Burası yazlık eviniz mi hocam?

Yok değil. Hem yazlık hem kışlık.  Biz hakiki Konyalılardan değiliz, öyle olanların türbe önünde evi, meramda bağı, bedestende dükkânı, tek atlı yaylısı, kapı caminde ön safta yeri olur; biz taşralıyız, köylülükle şehirliliği birleştirerek yaz kış burada oturuyoruz.(Gülüşmeler.) Evin zekâtı misafir odasıdır, bizim de yazları bu balkonumuz. Şehir yanıp kavururken burası yayla havasında ve esintiden sinek de tutunamıyor.

- Aslen nereli olduğunuzla başlayalım mı söyleşimize hocam?

Zebirliyiz, yörüğüz biz. Osmanlı dönemi konargöçerlerinden.1850’lerde doğudaki Kürt aşiret kavgaları yüzünden bazı aşiretler göç ettirilmişler, bu tarafa nakledilmişler. Abdülhamit zamanında bizi de zorunlu iskâna tabi tutarak yerleştirmişler aralarına 1890 yılında.

Zebir “minnet, zahmet” demek. Yerleşik hayat zahmettir Yörükler için. Şehirlilere de “yatuk” denilir. Yani tembel. (Gülüşmeler.) Atın bile yörüğü tercih edilir.

image003-058.jpg

Arkasından Osmanlı için çok sıkıntılı bir süreç savaş, savaş, savaş… Ve 1. Dünya harbiyle yıkılması ardından devlet felsefesinin değişmesi, batı değerlerine göre yeni bir toplum inşa edilmeye çalışılması, medreselerin kapatılıp yeni okulların açılmaması. Taşrada, mesela bizim orada 1950-55’e kadar okul yoktu. Esas bizi biz değerlere sahip insanların çoğu da zaten Çanakkale’de şehit olmuştu. Kanaat önderlerinden ve eğitim sisteminden ayrı kalan köylülerin çok cahil kaldığı dönemler oldu böylelikle. 50’de Demokrat Parti iktidara gelince köylüler şehirlere kaçmaya başladılar. Bizim köyümüzün %80’i şehre göç etmiştir.

 Biz Sarı Keçiliyiz. Oğuz boylarının Kayı Aşireti’nin iç güvenliğinden sorumlu aşiretlerindeniz. (Dış güvenliğinden Kara Keçililer sorumludur.) Keçili taifesinden Ertuğrullardan Horasan’dan o büyük göçle Selçuk Dede’nin 1007’de ölüp 1008’de başlayan büyük Oğuz göçünden sonra peyderpey Anadolu’ya doğru yola çıkılmış. Bu göç uzun süre devam etmiş. Bizde yazılı kültür yoktur. Şifâhi kültür vardır. O yüzden erken göç edenler unutsalar da en son göç edenler bunu bilir. Bizde oturdular mı herkes seceresini sayar. Son 2 yüzyıllık silsilesini iyi bilir.  E-devlette verilen secere 1829’da bitiyor. Ama ben 1800 ‘lere kadar dedelerimi biliyorum.

-Türkler tarihte hep var olmuş bir millet değil mi?

Türk milleti tarihte 16 büyük cihan devleti, toplamda 123 devlet kurmuş bir millettir. Bu yüzden Türk Tarihi olmadan dünya tarihi yazılamaz. Binlerce yıllık siyasi hayatında bağımsızlığını hiç yitirmemiş bir devlet. Hanedanların, iktidarın değişmesi devlet değişikliği anlamında değil. Biz bunu iktidar ya da rejim değişikliği gibi düşünüyoruz. Devlet hep var. Sadece yönetim biçimi değişiyor adı değişse de. Bilinen 3 bin yıllık tarihinde hiçbir zaman esaret görmemiştir bir tarafını kaybetse de diğer tarafı bağımsız olduğu için. Türk Devleti dünyanın en şahsiyetli, kimliği ve kişiliği çok net, özgür ruhlu insanların olduğu bir devlettir. Türklerin ikinci bir vatan telakkisi yoktur. Mesela şimdi Suriye de karışıklık oldu herkes kaçıyor bir yere. Biz onlardan daha zor günler yaşadık. Anadolu Türk’lerinin hiçbiri gidecek bir yer arayışına girmedi hepsi cepheye gitti. Şu anda bile Türkiye bir şey olsa nereye gideceğiz diye bir kaygımız olmaz bizim. Gider savaşırız o kadar.  Ama her milletin gidebileceği ikinci bir vatanı vardır.

image004-066.jpg

-Doğum tarihinizle devam edelim mi söyleşimize?

Basını şöyle bir tarayın, en çok resmi, haberi çıkan kişilerden biri de benimdir.35 yıldır makam işgal etmediği halde basında çıkıyorum ama kimse benim sivil toplumcu tarafım hariç diğer yönlerimi tanımıyor.

Mehmet Ali Uz Abi, sana özel sayı çıkartalım, dedi. Ama abi beni kimse gerçek kimliğimle tanımıyor ki, ne yazacaksınız ki, dedim.

Neyse. Bir vukuat yüzünden dayımın adam vurduğu gün doğmuşum ben. 1 Ocak 1954’te dünyaya gelmişim. Doğduğumuz dönem köyden şehre eşek sırtında birkaç günde gidilen zamanlar. O dönemde doğan çocuğu günü gününe yazma olmazdı. Bazen bir yıl şehre gidilemediği olurdu. Köylerde bebek ölümü % 40-50’dir. Çocuk ölürse zaten beklenir, ölmedi ise sonrasında nüfus çıkartılır. Kangallar çiçek açtığı zaman, harmanda,bağ bozumunda v.s. şeklinde doğum tarihi belirlenirdi. Dayımın tutuklandığı gün hatırlanınca benimki net hatırlanıyor. Ama nüfus cüzdanında 5 Mayıs 1955 yazıyor.

Tarla işlerimiz vardı. Ben 5, abim 8 yaşında, 10 kilometre öteye ikimiz at arabasına biner gider geceyi orada geçirdiğimiz bile olurdu. İn cin top oynarken iki atlı arabayla tarlaya gidiyoruz. Sürü köpekleri vardı aslan gibi iri köpekler. Onların olduğu ortamda biz buğday çeçi beklerdik. Böyle bir gün köpek saldırısına uğradım. Koyunlar bizim orayı basmış buğdaylara ilişmişlerdi. Ben onları kovunca başlarındaki köpek de bana saldırdı. Köpek hareketli olana, kaçana saldırır diye öğretmişlerdi. Bunu bildiğim için zınk diye olduğum yere oturdum köpek de karşıma geçti, dilini bir karış çıkardı, derin derin soluyor. Boynundaki tasmasında 10cm’lik metal saçtan dikenleri vardı. Abim karşı taraftan kürkün (kepeneğin) içerisinden çobana bağırmaya başladı. Çoban fener tuta tuta karanlıkta geldi, beni kurtardı…

 Ata binmeler, attan düşmeleri çok yaşadık biz. İşim gücüm ata taya binmekti o dönemler. Taylar eğitimsiz olduğu için sık düşerdik biz.

1955-60 yıllarında okul bizim oraya yeni açılmıştı ve ben 5 yaşında okula gitmeye başladım. Abim 3., ben de 1. sınıfı bitirdiğimde, daha 3-4 yaşlarda erkek çocuklarına küfürlerin, 4-5 yaşında sigaranın, 10 yaşında silahın öğretildiği köyümüzden şehre taşınıp, 2 oğlumu okutacağım diye karar veriyor babam. O dönemde şehre okumaya gidenlerin Avrupai eğitimler alarak geldiklerinde evin içine ayakkabı ile girdiklerini duyan eş dost akraba babamı ikna etmeye çalışsalar da babam hiçbirini dinlemedi kararından vazgeçmedi. Bende de kararlı olma ve dik durma belki de babamdan edindiğim bir huydur.

O yıllarda toplu sünnetler olurdu. Sünnetçiler köye 2-3 yılda bir, senenin belli vakitleri gelirlerdi. Köçeklere oyunlar oynatılırdı, çocuk ona bakarken sünnet edilirdi. Öyle günlerin birinde bir köpek geldi, tuttu kalçamdan ısırdı beni. Konya’ya getirildim, kuduz olur mu ki diye 20 gün aşı yapılması gerektiğini söylediklerinde bu olay şehre taşınmamıza vesile oldu. 17 Eylül 1961. (Bu tarih aslında bizim hatununda da doğum günü. Ağılda oğlak doğduğu zaman yayladaki otu biter derler. Bizim nasibimizin doğduğu gün de o günmüş. Annesi Alibeyhöyüklü, babası Konyalıdır. Bizde herkes kendi aşiretinden, obasından kız alır. Elkızından oba olmaz, derler. Oğlunla ordu kızınla oba olasın, derler. Yani oğullarınla bir çadırda, kızlarınla da komşu olma temennisidir. Ama bizim sülalede dışarıdan kız alan ilk kişi ben oldum. )

Eski Gazialemşah (şimdiki Şükran Mahallesi) Altınçeşme (şimdiki Cumhuriyet) İlkokulu’nda (Fransızlardan kalma azınlık okulu) ikiden itibaren okudum. Daha sonra babam bir ev aldı, Güllükbaşı’na taşındık.1965’te Konya’nın en iyi iki okulundan biri olan 19 Mayıs İlkokulu’nu, ardından 1968’de Karma Ortaokulu’nu bitirdim. O zamanlar Konya’nın en iyi lisesi olan Konya Erkek Lisesi’ne kaydoldum.

-İstanbul’a gidişiniz nasıl gerçekleşti?

image005-034.jpg

 

 Ben lisedeyken abim de İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne başladı. İstanbul’ da bir gördü ki özel kurslar, dershaneler var; hafta sonları oraya giden öğrenciler sınava çalışıyorlarmış. Konya’ da öyle bir şey yoktu.

Üniversite sınavları Temmuz’un ilk cuması olurdu. Liseyi bitirdikten sonra bir ay bir boşluk kalırdı. Ayrıca liseyi bitirme imtihanları da olurdu. Okul biter o bir aylık süreçte öğrenciler üniversite sınavlarına hazırlanmaya vakit bulurlardı. Abim(Sami Güçlü)  bir süre sonra İstanbul’u da tanıdı ve bizim daha iyi hazırlanıp bilinçli okumamız için beni yanına alıp Kabataş Lisesi’ne(Ortaköyde, boğazın ayaklarının hemen yanında) ve dershaneye yazdırdı. Tabi ben oraya gidince seviyemin düşük olduğunu anladım ve Anadolu gururu da var tabii; hızlı bir şekilde ders çalışmaya başladım. Tıbbiyeyi kazanan ilk 10-12 kişiden biri de ben oldum. Üniversitelilerin kaldığı Konya Yurdu’nda tek lise talebesi bendim. Şehzadeler gibiydim. Abim yurdun başkanı(temsilcisi), ben onun kardeşi. Güreşçi idim derecelerim vardı. Yurtların en ihtişamlı dönemleri bizim zamanımızdaydı zaten.

image006-049.jpg

 

Sami Efendi’den tut, Osman Nuri Efendi’ye( 2 sene yönetim kurulu üyeliği yaptık birlikte yurtta), Necip Fazıl’dan tut, Mehmet Efendi’ye kadar tüm kanaat önderlerini tanıdım. MTTB oranın merkeziydi. Konferanslar yapılırdı. Sosyal bilimler düzenli sohbetler yapardı.  Mehmet Efendi her Pazar iskenderpaşa’ da sohbet ederdi. Mahmut Efendi İsmailağa Camii’nde çarşambaları, Sami Efendi Erenköy’de ( ona her zaman gidemezdik.) Ömer Kirazlı, Ömer Öztürk gibi gençlik önderleri vardı. Onların organizasyonları olurdu.

Bayramlarda Konya’ya gelmediğimiz dönemlerde bizi büyük zatlara götürürlerdi. Mesela Akif’ in arkadaşı Mahir iz’i, Ziya Nur Aksun’u, Nevzat Yalçıntaş’ı, Ayhan Songar’ı, Mehmet Şevki Eygi’yi hep ziyaret ederdik. İstanbul bu konuda İslam başkenti olması hasebiyle de çok zengindi.

image007-029.jpg

 

-O dönemler öğrenci hareketlerinin de yoğun olduğu dönemlerdi sanki değil mi hocam?

 Evet,aynen öyleydi. Solcular ve ülkücülerin başa baş adeta savaştığı bir dönemdi. Biz onlardan bir omuz arkada, mücadele vererek geliyorduk. 74’ lerden itibaren İç sıkıntılar da başlamıştı. Kaynağını bilemiyoruz ama bölünmeler yaşadık. (İskender Paşacı, Erenköycü, Ömer Öztürkçü gibi) Bizler birliğimiz devam etsin deyip tarafsız olmaya çalıştık, kongrelerde herkes listelerini hazırlasın dedik ama olmadı, yapamadık. Ve bir süre sonra çekilmek zorunda kaldık, kavgaya girmedik... Ama hâlâ bu durumun herhangi bir analizi yapılamadı. MTTB’nin 100 yıllık analizinin yapılması gerektiğini düşünüyorum. Nerelerde kullanıldık, neler yapıldı üzerimizden bilemiyoruz.

image008-044.jpg

image009-017.jpg

O zaman üniversitedekilerin tamamına yakınını solcular oluştururdu. 8-10 tane ülkücü, 8-10 tane de MTTB’den ancak olurdu. Ülkücüler ve solcular kavga ederdi; az da olsa arada bir bizimde karıştığımız olurdu çünkü biz bunun bir komplo olduğu bilirdik. Yerli ve milli duruş sergileme gayreti içinde olmaya çalışır, süper güç denilen ülkelerin oyununa gelememeye çalışırdık. Mehmet Efendi, Sami Efendi gibi kanaat önderlerin telkinleri ile biz daha aklıselim olmaya çalışıyorduk. Diğer teşkilatlarda lider ve doktrin tartışılmazdı sonuna kadar itaat edilirdi. MTTB’nde ise talebe olmayan zaten üye olamazdı. Başkan da talebe olurdu. Talebeliği bitenin ilişkisi kesilirdi öyle ölümüne başkanın dediğini yapmak diye bir şey yoktu. Öyle karizmatik bir lider de zaten yoktu ve başkan son derece makul emirler vermek zorunda idi. bu bize ortak akıl ve şurayı kazandırdı, zaten inancımız da bunu emrediyordu. Tabii bizim üzerimizde dönen tezgâhlar olmuştur… Bazı güçler bizi de kullandılar mı kullanmadılar mı tam bilemiyoruz tabi.

-Üniversiteye girişiniz nasıl gerçekleşti?

image010-021.jpg

O dönemde merkezi sınav başlamıştı ama merkezi yerleştirme yoktu. Her fakülte kendi kaydını yapıyordu, kayıt yapılmadıkça da puanlar günlük düşerdi. Herkes gece saat 11’ de transistörlü radyonun başına oturur fakülte puanlarını takip ederdi. Erzurum mu düştü, İzmir mi düştü, mesai bitmeden, saat 5’ten önce kayıt yaptırabilmek için gecenin köründe yola düşerlerdi. Uçak yok, tren yok. Bu şekilde 3-5 şehre kayıt yaptırılırdı. Erzurum, İzmir, Antalya… Ben daha lise sonda iken bu eziyeti görünce bunun bir çıkış noktası yok mu, diye sordum. Var, dediler çok çalışırsın çok yüksek puan alırsın direk istediğin yere gidip kaydolursun, dediler ve bu şekilde iyi bir puan almayı hedefledim. Çapa’yı tutturacak puan bana nasip oldu. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi (Çapa) 500 yıllık Fatih’ten beri varlığını sürdüren ihtişamlı bir üniversiteyi kazandık. Bizim okuduğumuz üniversitenin kapısında millet fotoğraf çektirirdi.

İstanbul’da 10 yıl kaldım. Birçok ilim erbabı insanla toplantılarımız, görüşmelerimiz oldu. Tıbbıyenin yoğun ve devam zorunluluğunun olması bizi bazı şeylerden alıkoyuyordu. Diğer öğrenci hareketleri ve gezilerden mahrum kalıyorduk tabii. Bir yönüyle avantaj, bir yönüyle dezavantajdı bu durum. Necip Fazıl’a 50 kere gitti isek başka bölümde okusaydık belki 500 kere giderdik. Bu arada lisede başladığım güreş sporuna devam ettim 73 yılında Denizli’de 62 kilogramda Türkiye birincisi oldum.

image011-015.jpg

-Saniye abla yok demi bu sıralarda?

Saniye daha büyüyor. (Gülüşmeler)

-Branş tercihiniz nasıl gerçekleşti?

O dönem bizden önce mezun olup Kıbrıs Harekâtı’na katılan arkadaşlara ne yaptınız oralarda diye sorduğumuzda bol bol yara sardık ortopedistlik yaptık demişlerdi. Ben de ortopedist olmaya 3.sınıftan itibaren karar vermiştim. O zaman göz, kulak burun boğaz, dâhiliye, kadın doğum, çocuk ve biraz da cerrahi branştan sayılır herkes bu branşlara yüklenirdi. Bunun dışındakilere hiç de itibar edilmezdi. 30 Mart 1979’da mezun oldum ve 1 Haziranda Vakıf Guraba Hastanesi’nde başladım. Bu arada müstakbel kayınbiraderim Sami Nalçacıgil yurttan arkadaşımdı. Bizim hatun da lise de kız kardeşimin en yakın arkadaşıymış. Yolda yürürken onları görmüştüm. Kayınbiraderim Sami’ ye ve kız kardeşime bahsettim. Ve Konya’ ya geldiğimde müstakbel kayınpederimin dükkânına gidip kendimi tanıttım. 7 Temmuz’ da nişanlandık, 23 Eylül’ de evlendik. Saniye Abla devreye giriyor “O dönem lise sondaydım. Babam nasipse olur, dedi ama önce o diplomayı görmem lazımı da dedi bana.” Bu arada Mustafa Abi “Saniye Hanım’ın bana verdiği motivasyonla öyle bir hızla çalışıyordum ki habire ihtisas imtihanlarına giriyordum.” diyerek güldürüyor bizi.

image012-011.jpg

-Başarılı bir öğrencilik dönemi geçirdiğiniz için zor olmasa gerek ihtisas sınavları sizin için?

image013-006.jpg

1979 yılında 30 Mart’ta mezun olup, 1 Haziran’da işe başlayıp, 23 Eylül’de evlendikten sonra ihtisas sınavlarına giriyorum. Tıbbi İngilizce ve bilime çok iyi hazırlandım. 90-95-98 ve 100 alıyordum. Fakat hiç kazanamıyordum sınavlarda. Meğer hep istedikleri adamları alıyorlarmış. Bir gün Bursa Tıp’a girdik, yine kaybettik. Bir personel geldi “Hoca seni çağırıyor.” dedi. Hoca “O çocuk 6 aydır bizim işimizde çalışıyor, Aslında sen kazandın, ama bu imtihanı biz onun için açtık” diye itiraf etme ihtiyacı duydu… Ben de böyle önemli bir kavşakta insanların geleceğiyle oynanılmaz, dedim. Uzman olacaktık ya da hayatımıza pratisyen hekim olarak devam edecektik...  

image014-011.jpg

O zaman tipler insanın zihniyetini çok belli ederdi. Sonradan anladım ki hoca benim tipimi merak etmiş. Biz seküler, daha laik bir görüntü verseymişiz diğer bir döneme belki alacaklardı.  Bizse saçlar, bıyıklar ile tam bir milliyrtçi görüntüsü veriyoruz. MTBB’li demezler direk ülkücü derlerdi. İhtilal oldu, ölü dönem, belirsizlikler var. Arada askerliği çıkartayım dedim. Bu arada Guraba Fakülte olacak, ilk asistanlar biz olacaktık. Ama ihtilal olunca bu da kaldı. Kars Kağızman ‘a çıktı askerlik. Mecburen evi Konya ya taşıdık, babamların evinin altına yerleştirdik. Sonra hatunu ve oğlanı alıp Kars’a gittik… Dönüşte Guraba’ya başlayacakken Konya’da tıp açılacak, imtihan açtılar denildi. Direk rektöre(E.G.)  çıktım.  MTTB’de yetiştim, ben doktorum, 4-5 imtihana girdim, kazandım ama almadılar, dedim. Niye dekana gitmedin de bana geldin, dedi. Durumu anlattım, git gir imtihanına, dedi.

DEVAMI HAFTAYA...