Doğa Tutkusu

Doğa Tutkusu

Yaşar Kemal İnce Mehmet adlı romanının birinci cildinde böyle anlatır Toroslar'ı. Romanı okudukça doğanın güzelliğini, kokusunu, sesini hissedersiniz. Diğer birçok romancımız da yazdıkları eserlerde insanlarla birlikte doğayı ve çevreyi anlatır.

Zeki OĞUZ


"Üstleri ağır kokulu Mersin ağaçlarıyla kaplı tepeler geçildikten sonradır ki, kayalar birdenbire başlar. İnsan birden ürker. Kayalarla birlikte çam ağaçları da başlar. Çamların birer billur pırıltısındaki sakızları buralarda toprağa sızar. İlk çamlar geçildikten sonra, gene düzlüklere varılır. Bu düzlükler boz topraktır... Buralardan Toroslar'ın karlı dorukları yanındaymış,  elini uzatsan tutacakmışsın gibi gözükür..."       


Elbette yazarlar ve şairler, anlatıcılar doğayı katacaklardır eserlerine. Çünkü bizim insanımız bütünü ile doğa tutkunudur. Köylünün, kasabalının yaşamına işlemiştir. Şehirlerdeki insan bunaldıkça doğanın kucağına atar kendini. Kısa bir süre içinde de olsa güzelliklerin ortasında kendini, dertlerini unutmaya çalışır. Gördüğü bir doğa resmi bile alıp götürür bizim insanımızı. Onun için on binlerce yıl öncesi yaratılmış efsanelerimizde bile doğa ile insan neredeyse kaynaşmıştır. Bakın Ergenekon destanına, öteki destanlara başı bulutlu, aşılmaz dağlar vardır. Gölgesinde koca bir köyün yerleşeceği ulu ağaçlar vardır.


Özellikle dağ köylerimizde bu tutku daha yoğundur. Ova köyleri bu konuda bencil ve bilgisizlerdir. Onlar tarlaya tohumu atarlar, ekip biçerler ve toprak böylece kalır. Bu yüzden ova köylerinde kilometrelerce gider, bir ağaç altı bulamazsınız dinlenmek, biraz soluklanmak için. Dağ köylüleriyse yeşilin her türlüsüne vurgundurlar neredeyse. Nerede bir su sızıntısı olsa o sızıntının başına birkaç fidan dikiverirler. Hatta öyle köylüler bilirim ki bir çocuğu ya da torunu olunca ilerde onun masraflarına harcamak için belli sayıda kavak söğüt dikerler. Bu çocuğun sünnetliğidir, düğünlüğüdür.


Yapılan araştırmalar İç Anadolu Bölgesi’nin hızla çölleşmeye doğru gittiğini gösteriyor. Çölleşme özellikle ova kesimlerinde kendini gösteriyor. Yukarıda da değindiğim gibi ova insanı ağaç konusunda hassas değil. Bütün araziler de sürülüp toprağı tutacak ot kökü bile kalmıyor. Bunun acısını Karapınarlılar iyi bilir. Karapınar hızla çölleşti ve ancak devletin yoğun ve çok masraflı erozyon mücadelesiyle kurtulma yoluna girdi ama hala tam olarak kurtarılabilmiş değil.


Bizim insanımızın doğa tutkusunu ozanlarımızın dizelerine yansımış. Ölüm ve yeniden yaşamı hep o dizelerde buluyoruz.      


Elbette ölüm kaçınılmazdır. Öyle olunca korkmanın da bir anlamı yoktur. Bilinçli bir seçimdir türkücünün yaptığı. Onursuz bir ölüm yerine onurluca bir ölümü seçer. Ama genç olmuş ama yaşlı ne önemi var.


Başı dumanlı, görkemli dağlar bizim insanımız için aşılmazın, ulaşılmazın simgeleridir. Ozanlarımız kimi zaman sevgi dizeleri söylerler dağlara Pir Sultan Abdal'ın dediği gibi.


"Alçağında al kırmızı taşın var


Yükseğinde turnaların sesi var


Ben de bilmem ne talihsiz başın var.


Niçin gitmez Yıldız dağı dumanın?"


........................................


           


"El ettiler turnalara bazlara


Dağlar yeşillendi döndü yazlara


Çiğdemler takınsın söylen kızlara


Niçin gitmez Yıldız dağı dumanın?"


 


Ozanın söylemesine de gerek yoktur aslında. Dağ köylüleri gün yirmi dört saat doya doya yaşarlar doğayı. Dört mevsim yaşamlarının kopmaz bir parçasıdır. Bahar kapıyı çalıp sular yürüyünce çiğdemin nerde açtığını, navruzun hangi koyakta boy verdiğini iyi bilirler. Her mevsim bir çiçek vardır kızların delikanlıların ellerinde. Bu kiminde bir çiğdem olur kiminde bir yabangülü. Yine Pir Sultan'dan bir doğa güzellemesini dinleyelim:


 


"Çiçek açar domur domur dal verir


Kimi uzar birbirine el verir.


Kimi meyve verir kimi gül verir


Kuşlar üstünde sallanır ağaçlar."


 


Bizim insanımızın gözleri görmese bile hisseder, yüreğinde duyar doğanın güzelliğini. Yeter ki yürek gözü kör olmasın insanın, duyarsızlaşmasın sol memenin altındaki cevher. Bakın ünlü ozanımız Aşık Veysel ne güzel anlatır güzellikleri:


 


"Baharda coşarsa bu ulu toprak


Vücuda getirir her türlü yaprak


Al yeşil giyinmiş dağlara bir bak


Besleyip büyütür yer çiçekleri."


 


Bahar gelince kıpır kıpır olur bütün doğa. Daha hiç yeşillik görünmezken çiğdemler boy verir eriyen karların ardı sıra. Sonra dağ taş dolmaya başlar. Yaylalara göç mevsimidir. Gündeşoğlu'nun dediği gibi:


           


"Henüz bildim bu yerlerin havasını


Garip bülbül terk eylemiş yuvasın 


Türkmen kızı katerlemiş devesin


Sular geçe geçe gider yaylaya."


 


Kimi bakar görmezler Konya'yı ot bitmez bir yazı zannederler. Onlara göre Konya'da dağ yoktur. Yeşillik alanlar yoktur. Kimine hiç yanıt vermem güler geçerim. Kimine uzaklarda bomboş görünen dağları gösteririm. Güneşin altında ipildeyen kayalıkları gösteririm. Bakın o kayalıklara derim. Bakın orada görmesini bilen için adım başı bir güzellik saklıdır. Ya da en kolayı Konya türkülerini dinleyin doğanın  bütün güzelliklerini bulursunuz, insan sevgisini hissedersiniz hemen. Bizim insanımız evini bile doğa ile özdeş düşünür. Sille türküsünde olduğu gibi:


 


"Şu Sille'nin sokakları sekili


Pencerede gül karanfil ekili.


 


Konya türkülerini oturak havası diye hafife alanlar çoktur. Böyle anıla gelmiştir ama Konya Türkülerinin çoğunluğu toplumsal olaylar üzerine yakılmıştır. Türkülerimizde afatlar vardır, kırımlar vardır. Ayrılıklar, sevgiler, acılar, sevinçler vardır. Menteşeli türküsünde yarinden ayrılan gelin bakın nasıl yakınır. Başı dumanlı Loras'ı nasıl suçlu tutar, sevdiğinden ayrıldığı için.


 


"Loras'dan bir duman ağdı


Sulu sepen dolu yağdı


Yolcular hep handa kaldı


Kaldım evlerde yalınız."


 


Doğa içinde özellikle dağlar sevginin, ulaşılmazlığın simgeleridir. Bu simge Konya türkülerine de aynen yansır.


 


"Duman çökmüş şu dağların başına


Arzum kaldı toprağında taşında."


 


Konya deyince insanın aklına ilk ne gelir? Elbette Meram Bağları, gerçi günümüzde bağları kalmadı ama Meram kısmen duruyor. Binlerce yıldır doğanın güzelliklerini  sergiler Meram. Güzelliği kitaplara geçmiştir. Türkülere geçmiştir. Bahar gelince mapustaki adamın kafasına afakanlar basmaz mı hiç. Hele dışarıda gürül gürül bir bahar yaşanıyorsa ve o kişi de baharda Meram'ın ne dehşet güzelleştiğini biliyorsa. Dinleyin hele Aksinne türküsünü.


 


"Gine yeşillendi Meram Dağları


Bize mesken oldu mapus damları."


 


Doğa tutkusunu anlatmak yetmez. Ne kadar işlemeye çalışsa da o güzelliği tam anlamıyla veremez insan. Onun için ben derim ki doğa ile ilgili şeyleri okumak yerine onu yaşamaya çalışın. Ancak yaşamakla farkına varılır güzelliklerin. Haydi siz de bir Pazar’ınızı ayırın ve doğaya çıkın.