Çapacılar
Nisan ayı geldimi ovalarda da bir canlılık başlar...
Zeki Oğuz
Nisan ayı geldimi ovalarda da bir canlılık başlar. Özelliklede tarımın çok bilinçli yapıldığı Çumra ovasında. Ekilen tohumlar yarıp çıkar toprağı. Fideler ilk can suyundan sonra dallanıp budaklanır. Sulamadır, çapadır derken işler yoğunlaşır. Günümüzde tarım ne kadar makinalaşsa da yinede insan emeği ister. Sulama, çapa yoğun emek isteyen işlerdir.
Mayısın ilk haftasından itibaren uçsuz bucaksız tarlalarda tarım işçileri görülmeye başlar. Urfa’dan, Adana’dan, Osmaniye’den, Konya’nın dağ köylüklerinden tarım işçileri güze kadar çalışmak üzere ovaya inerler. Kimi bir ırgatbaşının önderliğinde, kimi ailecek gelip çadırlarını kurar ve çapanın sapına yapışırlar.
Ovanın yüzünde hiçte kolay değildir çapa vurmak. Güneşin sıcağına, yağmura, doluya dayanmak gerekir. Bir de yeterli iş çıkmazsa halleri daha da kötüdür. Aynı dertleri fazlasıyla çocukları da yaşar. Zaten eli çapa tutana çocuk demezler, verirler eline çapayı, o da başlar pancar fidelerinin çevresindeki otları temizlemeye.
Bir aydır fırsat buldukça Çumra taraflarına, Ankara yoluna, Seydişehir taraflarına gidiyorum. Seydişehir taraflarında arazi parçalı ve az olduğu için işçiler daha çok Çumra ovasında yoğunlaşıyorlar.
Çumra’ya ilk gidişimde Ahmet Yıldız ile dolaşmıştık tarlaları. Beyşehir Karaali köyünden gelen tarım işçilerinin fotoğraflarını çekmiş sohbet etmiştik. Karaali köyünün kadınları geleneksel kıyafetlerine çok düşkün ve rengarenk giyinirler. Ova toprağında çapa sallarken de aynı rengarenk giysileri vardı üzerlerinde.
Seçim günü erkenden oyumu kullandıktan sonra yine Çumra ovasındaydım. İçeri Çumra’yı çıktıktan sonra otobüsten inerek pancar tarlalarının arasında yürümeye başladım. Üç kişilik bir aile çapa yapıyorlardı. İki küçük çocuk römorkun gölgesinde oyun oynuyorlardı.
Aşağı Çiğil’den gelmişler. Köye gidememişler oy vermek için. Az ötede kalabalık bir gurup çapacı vardı. Onlar da aynı köydenmiş. O gurup sabah erkenden gidip oylarını verip gelmişler.
Kalabalık guruba doğru yürüyorum. Bir araya toplanmış karpuz yiyorlardı. Selam verip, çay istediğimi söyledim. Bir dilim karpuz uzattılar, çay kolay hele şu karpuzu ye bakalım, diyerek. Kadınlardan biri kalkıp ocağın üzerine kara bir güğümü yerleştirdi. Suyu onda kaynatıp sonra demliyorlarmış. Kadınların hepsinin yüzü bürgülüydü, çapanın çıkardığı tozdan korunmak için. Güneşten korunmak içinde şapka giymiş, şapkanın üzerine çalık dolamışlardı.
Bu kalabalık gurupta yedi aile varmış. İlk tanıştığım Gürsel Kaya’nın üç çocuğu varmış, kızı Makbule gelin olacakmış güze. Sohbet arasında Gürsel ile Makbuleden söz aldım, kınaya çağıracaklar beni. Gürsel Kaya köyde fazla bir arazisi olmadığı için 1973 yılından beri çapa işine çıkıyormuş. İlyas Cengiz ile Ramazan Ayvalık’ta aileleri ile birlikte çapa işinden çıkarıyorlarmış nafakalarını. Dönüm hesabı yapıyorlar çapayı. Dönümü 140 ile 160 lira arasında değişiyor. Bu fiyat yıllardır değişmiyormuş, bu yüzden yakınıyorlar. Güneyden gelen işçilerden de yakınıyorlar. Onlar iş bulabilmek için fiyatları düşürüyorlarmış.
Onca yorgunluklarına karşılık kalkıp yöresel oyunlar oynadılar. Makbule bize közde tarhana ısıttı, çayla birlikte yedik tarhanayı.
Adana, Osmaniye, Urfa tarafından gelen çapacıların başında genellikle bir ırgatbaşı oluyor. İşi o buluyor, ötekileri yevmiye hesabı çalıştırıyor. Sorduklarımın kimi 27 kimi 30 lira aldıklarını söylediler.
Çapa için gurbet yoluna düşen ailelerin çocukları daha da perişan. Okuyan çocukları erkenden alıyorlar okuldan, bu yüzden dersleri geri kalıyor. Güzün döndüklerinde ise çoktan başlamış oluyor okul.
Aşağı Çiğille çapacıların yanından ayrılırken yağmur başlamak üzereydi. Hızlıca anayola doğru yürümeye başladım. Ardımdan gelen bir araba durdu. Şoför, gazeteci olduğumu öğrenince yakınmaya başladı. Yıllardır pancar üreticiliği yapıyormuş. Girdilerin çokluğu yüzünden bütün üreticilerin bankalara borçlu olduğunu söylüyordu.
“Gavur bankalarına çalışıyoruz, derken kıpkırmızı olmuştu yüzü.
Geçtiğimiz perşembe günüde Çumra Ürünlü köyünden dostlarım Cengiz Saran ve Veli Küçükavcı ile dolaştık ovayı. Ovanın en verimsiz toprakları bu köye ait. Veli Çumra şeker faprikasının yapıldığı yer için de hayli öfkeli. Faprikadan önce o arazide on-onbeş sürünün yayıldığını şimdiyse o sürülerin hiç kalmadığını söylüyor. Faprikanın daha verimsiz ve sürülere zarar vermeyecek bir arazide yapılabileceğini söylüyor.
Birlikte Urfa’lı tarım işçilerinin çalıştıkları tarlalara gidiyoruz. Çoğu fotoğraf çektirmek istemiyorlar. Özellikle kadınlar kaçınıyor fotoğraf çektirmekten. Ürünlü’ye doğru giderken çapa yapan bir ailenin yanında duruyoruz. Bir kadınla çocuk iğdelerin gölgesine ocak yakmışlar pilav pişiriyorlardı, onlarla pilav yemek istediğimi söyleyince gülerek buyur, dedi kadın. Ailenin reisi ile oğlu yanımıza geldiler.. Oğul iki yıllık bir yüksekokulda okuyormuş. Yaz aylarında da çapaya giderek ailenin bütçesine yardım ediyormuş. Aile Osmaniye’den gelmiş. Sohbet arasında fotoğraf çekmek istediğimi söyledim. İzin vermezsen seni Bestami Erdem’e şikayet ederim, dedim. Bestami Osmaniye’de tanınmış bir arkadaş. Bestami’nin adını duyunca güldü çapacı. Akraba olurlarmış.
Öğle olmuş güneş yakmaya başlamıştı. Ben çapacı aile ile birlikte iğde ağaçlarının gölgesinde bulgur pilavı yemek istiyordum. Öyle güzel kokuyordu ki iğde çiçekleri. Cengiz evi tembihleyip gelmiş, misafirimiz gelecek, diye. Öğle yemeğini Cengiz’in evinde yedik.
Çumra’ya vardığımızda dondurmalar Veli Küçükavcı’dandı. Dondurma boğazıma durdu, aldığım her kaşıkta pancar tarlalarındaki çocuklar geliyordu gözümün önüne. En çok onların hakkıydı bir külah dondurma.

