Bir Gezginin Anıları 2

Bir Gezginin Anıları 2

Fotoğraf çekmeye başladığım ilk yıllarda küçük, basit bir makinam vardı. Onunla, güzel bulduğum kareleri çekiyordum. Tabi ortaya çıkan şeyler ne derece fotoğrafa benzerdi bilmiyorum.


Zeki Oğuz

Kareler giderek çoğalmaya başlayınca bir sergi açma fikri oluştu kafamda. Bu da aslında bir bilgisiz cesaretiydi. Zaten sergiyi gezen usta bir fotoğraf sanatçısı "Gerçekten cesaret işi seninki" demişti. Haklıydı. 1995 yılında açtığım bu ilk sergi basit görüntüler, kötü baskılarla gerçek bir acemi işiydi.

Bir işi yapacağım, dediysem yapmak gibi bir alışkanlığım var. Yanlışları göre göre doğruları bulabileceğimi düşünürüm. Bir işi hiç yapmamaktansa yanlışı eksiği ile yapmak gerektiğine inanırım. Bu acemi işi sergide bana gerçek fotoğrafın yolunu gösterdi. Dahası bu sergi ile birlikte Konya Fotoğraf Amatörleri Derneği (KONFAD) ortaya çıktı. Usta fotoğrafçı Turgay Kaytancı da sergiyi bir dernek çatısı altında toplanma önerisi yaptı. İşte o önerinin sonucu KONFAD doğdu, ben yirmi kişisel sergiye ulaştım.

Sergilerin dışında yüzlerce kere saydam gösterileri yaptım. En keyif aldığım gösteriler ise köy ve beldelerde yaptıklarımdı. Kendilerini beyaz bir perdede gören izleyicilerim de büyük keyif alıyorlardı bu gösterilerden.

Taşkent Çetmi Beldesi'nde her yıl şenlikler yapılır. Bir şenlikte de benim gösteri yapmamı istediler. Olur, dedim. Makinemi, saydamları sırtlayıp gittim. Yemek ve şenlik gündüz, benim gösteri yatsıdan sonra köy okulunda.

Belediye hoparlöründen dellal bağırttılar "Yatsı namazından sonra okulda gösteri var, herkes gelsin" diye. Birkaç çocuk ve belediye görevlilerinden başka kimsenin geleceğine inanmıyorum ben. Kimse gelmese bile gösteri çaresiz yapılacak. Bir gurup KONFAD üyesi arkadaş da var nasılsa.

Makineyi kurdum, perdeyi hazırladım, heyecanla bekliyorum, gelen giden yok. Derken birer ikişer gelmeye başladılar. Belediye görevlileri dikiliyor kapıda, erkekleri almıyor içeri. Gösteri ilkin kadınlara. Kısa bir süre içinde salon doldu. Gösterdiğim karelerin çoğu o çevrede çektiklerim. Bu yüzden izlenmesi gerekiyor. Kadınlar çıkmak istemiyor "Yeniden izlemek istiyoruz" diye direniyorlar. Aynı gösteriyi erkaklara de yapıp bitirdikten sonra gecenin asıl sürprizini köylüler gösteriyorlar bize. Asırlardır oynaya geldikleri köy seyirlik oyunlarını gösteriyorlar bize.

Bir tarih Karaman Taşkale'de gösteri yapacağız. Akşama kadar gezdikten sonra akşam okulun salonununda gösteriyi yaparak Konya'ya döneceğiz. Belediye başkanı ile sözleşmemiz böyle. Gösteri saatinde okula vardık, kilitli, başkanı sorduk "Papazın bağına rakı içmeye gitti" dediler. Dedikleri yer tarihi Manazan mağaralarının kenarında antik bir ören yeri. Okul olması şart değil, dedim arkadaşlara. Gösteriyi halı atölyesinde de yapabiliriz. Halıcı kızlara durumu anlatınca hiç iki etmediler sözümüzü. Kimi pencerelere perde gerdi, kimi çay koymak için ocağı yaktı ve keyifli gösterilerimden birini yaptım o atölyede.

1998 ve 99 da Ankara Fotoğraf Sanatı Kurumu'ndan arkadaşlarla Karadeniz gezisine katılmıştım. İlk gezide Ordu Aybastı'da bir gece konakladıktan sonra İkiz Kızlar Tepesine doğru yürüyüşe geçtik. Yanı başımda bir kadın sürekli söyleniyor, yanındaki adam da onu sakinleştirmeye çalışıyordu. Tepeye yaklaşırken adam patladı. "Sabret! Topçam'a varınca ilk işim seni Ankara'ya göndermek olacak" diye. Dediğini de yaptı adam. Sonra öğrendim ki kadın adamı zorla razı etmiş bu geziye katılmak için. İlk gün tırmanış olunca gözü yılmış, adamınsa çok hoşuna gitmiş bu gezi. İkiz Kızlar zirvesine yaklaşırken bir kayalığın üzerinde avcıların oluşturduğu taş yığınlarını gördüm. Yanımda tombulca, yaşı biraz geçkin bir kız yürüyordu. Kıza taş yığınını gösterip, ciddi bir yüzle "Bak şu taşla çevrili yer ikiz kızların saklandıkları yer, eğer orada bir dua okuyup dilek tutarsan dileğin kabul olurmuş," dedim. On dakika sonra kız yığının dibine çökmüş, dua ediyordu.

Rize'nin bir yaylasına düşmüştü yolumuz. Sisli bir havaydı. Yaylanın yamaçlarında kadınlar çayır biçiyor, biçtiklerini yığın yapıyorlardı. Yaşlı bir kadın karşıladı ve bir otobüs dolusu insanı tek tek öperek "Hoş geldiniz" dedi. Gözleri ışıldıyordu yavrularım, derken. Tek başıma, yamaçtaki bir yayla evine doğru yürüdüm. İçerde kızlar sobayı yakmış (Temmuz ayındaydık) çay kaynatmış kahvaltı etmeye hazırlanıyorlardı. Kapıda beni görünce hemen buyur ettiler, yer gösterdiler. Birlikte yedik içtik. Kapının girişinde, kadınların ot taşımakta kullandıkları tımraşlar asılıydı. Her gittiğim yerden bir hatıra getirmek gibi kötü bir huyum olduğu için, tımraşların en eskisini göstererek, bunu bana verebilir misiniz? Diye sordum. Sorum üzerine kızlardan birinin yüzü önce kızardı sonra soldu ve başını öne eğdi. Bir suskunluk çökmüştü yayla evinin içine ve ben bin pişman olmuştum tımraşı istediğime. Sonra kızlardan biri "Ağabey o tımraş annesinden armağan kaldı, onu alma, ben kendiminkini vereyim" dedi. Ne kadar olmaz dedimse de kız dinlemedi. Getirip verdi tımraşını.

Gezdiğim, gördüğüm bütün yerler farklı bir şekilde etkiler beni ama bugüne kadar en çok etkilendiğim, büyülendiğim yer Karaman Yeşildere'de bulunan ve Yunus Emre'nin atalarına ait olduğu söylenen İsmail Hacı yaylası oldu. Toprağın üzeri ceviz iriliğinde doluyla dolmuş, derelerden seller akmaya başlamıştı. Yaylanın önündeki dereden de sel akıyordu. Arabamızı durdurduğumuz yerde su sarnıcı vardı. Karşı yamaçta sağ tarafta belli belirsiz mezarlar sol tarafta ise artık ören olmaya yüz tutmuş İsmail Hacı Zaviyesi vardı. Gördüğüm her şey yüzlerce yıl öncesinin yaşamını duyumsatıyordu bana. Kim bilir belki o gün bizi karşılayan çobanlar İsmail Hacı'nın torunlarıydı, ağılın içinde meleşen sürü onun mirasıydı. O ıssızlık ve bembeyaz bozkırın yapayalnızlığı hala gözlerimin önünde.