BİR GEZGİNİN ANILARI

BİR GEZGİNİN ANILARI

Kim Takar Edebiyatı-3

Yerel bir gazetemizde 6-7 yıl aralıksız yazı yazdım. Bu süre içinde bu gazete patronunun sadece bir bardak çayını içtim. Siyah beyaz fotoğrafa merak sardığım günlerde bu gazetenin merdiven sahanlığında bir ağrandizör gördüm. O yıllar on-onbeş milyon kadar bir değeri vardı bu aletin. Patrona çıkıp bu aleti bana verip vermeyeceğini sordum. Gerekirse biraz para vermeyi de düşünüyordum. Onların bu alete hiçbir zaman ihtiyaçları olmayacaktı. Adam yüzünü ekşitti, aletin şirketin olduğunu, bedelsiz veremeyeceğini söyledi. Ne için istediğimi filan sorsa bedel de önerecektim ama baktım adamın ağrandizörü vermeye niyeti yok çıkıp gittim odasından.


 


Kimse alınıp gücenmesin, şehrimiz kendi içinden yetişen sanatçısına, yazarına, şairine hor bakar, kesinlikle destek olmaz, kimse bunun aksine inandıramaz beni. Hoş, böyle bir çabaya girişeceğini de sanmıyorum ya.


Yaklaşık onbeş yıldır sergiler açarım, imza günleri düzenlerim. 1997 Şubat ayından itibaren yayınlamaya başladığım Konya Çalı ile bu etkinliklerimiz daha da yoğunlaştı. Doğa ve tarih gezileri, kültür sanat üzerine söyleşiler, dergide şehrimizin yetiştirdiği güzel aydınlarımız için özel sayılar birbirini izledi.


Şuna seviniyorum, dışardan gelen yazar ve sanatçı arkadaşlara karşı hiç mahcup olmadık. Genellikle bir Konya sevgisiyle ayrıldılar bu şehirden. İmza günleri yetirince kalabalıktı, sergileri izleyenler dolup taşmasa da yine de ilgi gördü. Yaptığımız doğa ve tarih gezilerinden hep memnun oldu konuklarımız.


Konya Çalı olarak şehrimizin yetiştirdiği yazarlara, şairlere sürekli sahip çıkmaya çalıştık. Burada şunu vurgulamadan geçemem, bu çabalarımızda şehrimiz basını, özellikle genç muhabir arkadaşlar çok destek oldular. Birkaçı dışında köşe yazarlarını bu gruba dahil etmiyorum çünkü çoğunluğu vaaz vermekten kültüre-sanata zaman ayıramıyorlar ya da neyin kültür neyin sanat olduğunun ayrımında değiller. Neyse.


Yazarlar, şairler hep dışardan gelecek değiller ya birde şehrimiz yazar ve şairleri için imza ve söyleşi günü yapalım istedik.


İlk imza gününü rahmetli Galip Candoğan, şehrimiz siyasetinin önde gelenlerinden Ahmet Çobanoğlu için 20 Ocak 1995 günü Rampalı Çarşıdaki yerimizde düzenledik. G. Candoğan İvriz, Ahmet Çobanoğlu da siyaset anılarını anlatacak ve kitaplarını imzalayacaklardı. Gazeteler haber yaptı, biz gerekli yerlere duyular astık ama sonuçta birkaç yakının dışında hiç gelen olmadı.


İkinci imza gününü 17 Mart 2001’de yine Rampalı’da Şair Nuri Gökhan Sonsel, Şair Tahsin Kavak, rahmetli Şair Nevzat Küçükerdoğan ve M. Tahir Sakman için düzenledik. Yine aynı hüsrana uğradık. Kitap imzalatmaya kimse gelmeyince, kendi kendimize kitaplarımızı imzaladık. Şehrimiz kitap okuru dışardan gelen yazar-şaire gösterdiği ilginin binde birini bile göstermemişti. Şimdi Tahir Sakman ile arada bir o günü anar “kitap imzalamaktan parmaklarımız ağrıdı” diye takılırız.


Beni en çok üzen anılarımdan birini isim vermeden paylaşacağım sizlerle.


Yerel bir gazetemizde 6-7 yıl aralıksız yazı yazdım. Bu süre içinde bu gazete patronunun sadece bir bardak çayını içtim. Siyah beyaz fotoğrafa merak sardığım günlerde bu gazetenin merdiven sahanlığında bir ağrandizör gördüm. O yıllar on-onbeş milyon kadar bir değeri vardı bu aletin. Patrona çıkıp bu aleti bana verip vermeyeceğini sordum. Gerekirse biraz para vermeyi de düşünüyordum. Onların bu alete hiçbir zaman ihtiyaçları olmayacaktı. Adam yüzünü ekşitti, aletin şirketin olduğunu, bedelsiz veremeyeceğini söyledi. Ne için istediğimi filan sorsa bedel de önerecektim ama baktım adamın ağrandizörü vermeye niyeti yok çıkıp gittim odasından. Şunu açık yüreklilikle söylüyorum, onca yıl bir kuruş almadan yazdığım yazılardan bir kul hakkı doğuyorsa hakkımı helal etmeyeceğim o adama.


Bu etkinlikler arasında kendi kendime yarattığım olumsuz hallerde oluyor, sonradan neden böyle yaptım diye kendime kızıyorum ama iş işten geçmiş oluyor. Erenköy’deki Güzel Sanatlar Lisesi’nde olduğu gibi.


Güzel Sanatlar Lisesi’ne gidip lisenin müdürü ile görüştüm ve bir sergi açma önerisinde bulundum. Bu öneriyi yapmamın bir nedeni de okulda bir fotoğraf kolu olduğunu duymamdı. İletişim Fakültesi’ndeki serginin süresi dolar dolmaz fakültenin sağladığı bir araçla liseye götürdüm fotoğrafları. Resim bölümünden öğretmen ve öğrencilerin yardımıyla fotoğrafları astık. Biz fotoğrafları asarken öğrenciler merakla izliyor, ilginç sorular sorarak ilgilerini gösteriyorlardı. İşim bitince müdür beyin yanına çıktım ve fotoğrafları astığımı söyledim. Sanıyordum ki “bir bakalım neler var, nasıl fotoğraflar” diyecek. Demedi, sadece teşekkür etti ve bilgisayarına döndü. Bana çıkıp gitmekten başka yapacak bir şey kalmamıştı.


Aynı şey Beyşehir’de bir lisede geldi başıma. İki yıl önce SÜ Beyşehir Meslek Yüksek Okulu’nda bir sergi açmış, sergi açılışında bazı öğretmen arkadaşlarla tanışmıştım. İşte o öğretmen arkadaşlardan biri lise müdürüne beni anlatmış, yapacakları etkinlikte bir de fotoğraf sergisi olursa iyi olacağını söylemiş. Müdür beni aradı, etkinliklerini anlattı ve bir sergi açıp açamayacağımı sordu. Paylaşmak büyük zevkim ya hemen, olur dedim. Bir kargo yöneticisi arkadaşım sayesinde fotoğrafları ücretsiz gönderdim okula. Ertesi sabah da ben gittim. Ve gidip gideceğime pişman oldum.


Kocaman bir salonda ortaya masaları dizmişler, masaların üzerinde yöresel yiyecekler yığılı. Benim fotoğrafları duvar diplerine sıralamışlar. Bizde sergi gezme kültürü yok, orada hiç yok. Gelip geçen herkes ya dürtüklüyor ya ayaklarıyla çarpıyorlar fotoğraflara. İçim gitti, hemen müdürü buldum, serginin böyle olmayacağını, fotoğrafların panolara asılması gerektiğini anlattım adama. Belki uğraşmak istemedi, en sonunda duvar diplerine bir kaç masa koydurdu. Fotoğrafları bunların üzerine dizdik ama insanlar benim güzelim fotoğraflarımı mıncıklamaya devam ediyorlar. Hemen toparladım fotoğraflarımı ve kargonun yolunu tuttum.


Bir gezi anısıyla noktalayalım sözü. Mavi Boğaz şehrimizin en güzel yürüyüş parkurlarından biri. Özellikle ilkbahar ve güz aylarında doyulmaz buradaki yürüyüşlere. Yine böyle bir yürüyüş sonrasında bir pınarın başına oturduk öğle yemeği için. Meşelerin gölgesinde kuş seslerini dinleye dinleye yemeğimizi yemeye başladık. Biz fotoğrafçıların yanısıra lise ve üniversite öğrencileri de vardı aramızda. Üniversiteli öğrencilerden bir grup yanı başımızda bir meşenin altında şamata ederek yemek yiyorlardı. Derken çocuklardan biri asık bir yüzle homurdandı. “Biz buraya niye geldik anlamadım Meram’a gitseydik ya” diye. Bizim grup bir süre bakıştı, sonra bastık kahkahayı. Sanırım bizim niye güldüğümüzü hiç anlamadı o grup.