Bir Gezginin Anıları

Bir Gezginin Anıları

Ülkemizin pek çok yerini gezip görme imkanım oldu. Doğa ve tarih zenginliklerimizin yanı sıra pek çok dost edindim gezip gördüğüm yerlerde. Bu bile başlı başına bir zenginlik. Gezerken acı-tatlı bir yığın anı da yaşıyor insan.

Zeki OĞUZ

Albümlere sıraladığım her karede bu anılardan biri çıkıveriyor karşıma. O anı yeniden yaşıyorum. Bu anıların en sevdiğim yanı ise yalnızca benim değil, o anıyı pek çok kişinin yaşaması ve paylaşması. Bunlardan bazılarını sizlerle de paylaşmak geçti içimden.

Bir otobüs dolusu insan, bir bahar ayında Bozkır'ın Ulupınar köyündeyiz. Otobüsü köyün harman yerine bırakıp Zengibar Kalesi'ne doğru yürümeye başladık. Her meslekten, her yaşan insan var aramızda küçük çocuklar bile var. Köyün içinden geçip, Kaya Mezarları'na doğru yürüyüşe başladık. Hava biraz kırçıllı. Bir açılıp bir kapanıyor ve yükseldikçe hava soğuyor, rüzgar artıyordu. Kaleye çıktığımızda ise hava, özellikle çocuklar için dayanılmaz bir hal almıştı. Toroslar vahşi yüzünü gösteriyordu konuklarına,. Rüzgar ve karla birlikte yoğun bir bulut çöküyor sonra açılıveriyordu.

Kaleyi gezemeden Ulupınar'a indik. Biz bir grup okula sığındık. Sağolsun öğretmen arkada bir sınıfa bizi aldı. Eşine çay yaptırdı içtik. Bir grup arkadaş bir eve sığınmışlar. Çay ve yemek ikram etmiş ev sahipleri. Konya'ya dönerken bu konukseverliği anlata anlata bitiremiyorlardı arkadaşlar.

Bir güz ayında, aynı yıl yine gitmiştik Ulupınar'a. Kaleye çıktık gezip döndük. Otobüse bineceğimiz sırada yaşlı bir kadın "Hısımlarım" vardı ve elenin iç elma doluydu. Geziye katılan bütün arkadaşlara tek tek "Hoşgeldin" diyor, elma veriyordu. Yaşlı kadın, bahar ayındaki gezimizde bir grup arkadaşa, kapısını açan, konuk eden kadınmış. "Hısımlarım" diye, bizi yeniden bağrına basıyordu.

Ankara Fotoğraf Sanatı Kurumu'ndan arkadaşlarla bir Karadeniz gezisindeyiz. Benden başka iki arkadaş daha var Konya'lı. Biri hemşire, fotoğraf çekmiyor, doğayla ilgisi yok, insanlarla iletişimi kopuk. Öylesine geziyor aramızda. Bir gece Yusufeli'nde konakladık. Otelimiz Livane Irmağının kıyısında. Gürül gürül akıyor su, ninni gibi. Ertesi günkü gezimizde bu ırmağın kaynağına doğru.

Sabah erkenden kakıp dışarı çktım ki bizim hemşire otelin önünde volta atıyor. Suratından düşen bin parça. Yanına sokulup ne olduğunu sordum. Kötü bir şey yaşamış olmasından kaygılanmıştım. Israrım üzerine, Livane Irmağını gösterdi. "Gürültüsünden uyuyamadım" dedi. O an hemşireyi ırmağa itivermek gelmişti içimden.

Bir güz günü Yatağan köyündeyiz. Tam hasat zamanı. Kadınlar, yaşlılar ekin işliyor, genç kızlar, çocuklar; sapları eşeklerle harman yerine götürüyorlar. Yatağan Mürsel Dede'nin, Dediği Sultan'ın ilk eğleştikleri yer olan Erenkilit Dağı'na çıkacağız. Yine bir otobüs dolusu insan. Dağın kuzeyinde bir pınar var. Orada söğüdün altında biraz soluklanıp, mataralarımızı doldurmamız gerekiyor. Gençlerden biri tutturdu "Ben bu suyu içmem" diye. Pınar suyunun pis olduğunu iddia ediyordu. İlkin şaka yapıyor sandım. Ciddi olduğunu anlayınca kızdım sonra üzüldüm. Tamam, bu çocuk şehirde yetişmişti ama birileri hiç doğadan söz etmemişler miydi ona? Suyun temiz olduğunu anlatmaya çalıştım, zirveye kadar. Başka su kaynağı olmadığını söyledim. Pet şişesini kuşku içinde doldurarak yürüdü.

Eğrigöl'e ilk defa kampa gideceğiz. Beş arkadaş ilk çay molasını Dedemli de bir kahvenin önünde verdik. Belediye Başkanı ile tanıştık. (Genç, çalışkan, enerji dolu bir insandı. Geçen yıl vefat etti.) Başkan bize yaylada konuk olabileceğimiz bir ailenin adını verdi. Göksu ırmağının kaynağı üzerinde yaptırdığı alabalık tesislerini anlattı. Bu tesislerden alabalık alarak yaylalara yöneldik. Vardığımız ilk yaylada yaşlı bir kadın karşıladı bizi. Sıcak yufka ikram etti. İlla size çay kaynatayım, diye tutturdu. Hiç zamanımız yoktu. Çayını içmeden kalktığımız için bize kırıldı yaşlı kadın. Başkanın, adını verdiği ailenin yaylasını bulduk.

Daha gün batmadan yakmıştık gece ateşini. Bir ara adam eşine işaret etti, sofrayı hazırlaması için. Hemen itiraz ettik, balık getirdiğimizi, kızartıp birlikte yiyeceğimizi boşuna anlatmaya çalıştık. Baktım, adam ikna olacak gibi değil, o zaman bize bulgur pilavı ile ayran yapın, dedim. Pilavı biz yedik, balığı onlar.

Gece yatarken sözleşmiştik aramızda. Sabah çok erken kalkıp, aileye daha fazla yük olmadan Eğrigöl'e gideceğiz. Bir amacımız da, gün doğmadan göle ulaşıp, gündoğumunu fotoğraflamak. Giyinip dışarı çıktık, aile bizden çok önce kalkmış, kahvaltı sofrasını hazırlamış bile.

Ertesi yıl yine gittik, Eğrigöl'e. O yaşlı kadın kucağında bir semerle yolun kenarında dikiliyordu. Eşeğini kurtlar yemiş, semeri geçen kamyonlardan biriyle Dedemli'ye gönderecekmiş. Bunları anlatırken bir an sustu, yüzüme dik dik bakarak, "Sen geçen sene çayımı içmeyen adamsın" dedi.

O gün çayını içerek gönlünü almıştık.