"Aşkın Filmler" açıklandı

"Aşkın Filmler" açıklandı

Konya Büyükşehir Belediyesi Kültür Daire Başkanlığı tarafından düzenlenen "Aşkın Film Festivali"ne katılacak filmler belli oldu. Film festivali önümüzdeki hafta başlıyor.

Konya'da önümüzdeki haftalarda düzenlenecek "Aşkın Film Festivali"ne katılacak filmler ve yönetmenler belli oldu.
Ron Fricke'nin yönetmenliğini yaptığı "Baraka", 14 ay boyunca, altı kıtada, yirmi dört ülkede çekilmiş. Bu olağanüstü film gerçek anlamda bir kutsama. Ron Fricke'nin kamerası, Brezilya'nın yağmur ormanlarından Everest Dağı'na kadar bir çok mekânda dolaşırken, her dilde, her kültürde, doğa ve insan uyumunu kutsayan törenleri eşsiz görüntülerle sunuyor. Fricke'nin görüntü ve müzikle kurduğu sözsüz anlatı, bir belgesel ya da yolculuk filmi olmaktan öte anlamlar taşıyor. Yarattıkları uygarlığın içinde "yaşamın soluğu"nu arayan insanlar... Mevlevîlerden Budist Rahipleri'ne uzanan bir çeşitlilikte tüm ritüeller, insanların bütün bir varoluşu kutsamalarını anlatıyor.

Robert Bresson'un "Jeanne D'arc'ın Davası" filmi Kilise tarafından yetiştirilen ve yine kilise tarafından öldürülen kızının hakkını arayan bir kadın hikayesi etrafında ve belgelere dayalı olarak gelişen bir film. Bresson, Jeanne'ın tutsaklığı ile ruhsal kurtuluşu arasında bir bağ kurarak Jeanne'in inanç dünyasını etkileyici bir biçimde vurgulamayı başarıyor. Sonuçta, Jeanne'in fiziksel tutsaklığı darağacına götürülürken prangaya vurulmuş ayaklarıyla temsil edilirken fiziksel acı, masumiyetin, ruhsal özgürlüğün ve sonsuzluğun simgesi haline geliyor. Bresson'un yapıtı, inanca, adanmışlığa bir övgü.

Carl Theodor Dreyer, aynı konuyu farklı bir bakış açısıyla "Jeanne D'arc'ın Tutkusu" ismiyle beyaz perdeye taşıyor. Dreyer, tarihsel gerçeklere sadık kalmak amacıyla gerçek belgelerden faydalanmış. Sonuçta da ortaya bir efsane değil, korkan ve acı çeken ama isyan etmekten ve karşı durmaktan da kaçmayan bir kadın portresi çıkmış. Filmin etkisini arttıran en önemli unsurlardan birisi de bu; Jeanne d'Arc'ın bir karakter, daha da önemlisi bir insan olarak çizilişi.

Ben Hopkins'in yönettiği "Simon Magus" için şunları söylüyor: "Simon Magus halk masalıyla gerçekçi bir psikolojik öykünün ilginç evliliğidir. Sınıflandırmaya çekiniyorum ama, "Büyülü Gerçekçilik" denilebilir. Bu dünyada, melekler ve şeytanlar hemen köşede bekliyor olabilirler ama aynı zamanda insanların para ve iş sorunlarıyla boğuştuğu bir dünyadır bu, ağladıkları ve aşık oldukları, kimliğin katı bir biçimde din tarafından belirlendiği bir dünya. Söylence ve gerçek birbirinin içine giriyor."

Majid Majidi'nin yönetmenliğini yaptığı "Cennetin Rengi" de mistik yönelimleriyle dikkat çekiyor. Sekiz yaşındaki Muhammed, kör olmasına rağmen okuyabildiği her şeyi okuma konusunda olağanüstü bir çaba gösterir. Kayalara çarpan dereyi, çiçeklerin tomurcuklanmasını bile "okur" Muhammed. Dünyanın güzelliklerini bütünüyle algılayabilmektedir. Ve Cennetin Rengi'nin pastoral görüntüleri de Muhammed'in duydukları ve hissettikleriyle oluşur, gördükleriyle değil.

Yine Majid Majidi'nin yönettiği Baran ise kaosun ve yoksulluğun ortasında, biri İranlı diğeri Afgan bir mülteci olan iki inşaat işçisi arasında yaşanan bir aşk öyküsü. Majidi'nin güncel bir konuyu cesur bir gerçekçilik, canlı bir anlatım ve saklanmaya çalışılmayan bir şefkatle işlediği öykü, izleyiciyi hemen içine alıveriyor.

Japon yönetmen Takeshi Kitano'nun yönettiği "Bebekler" filmi iç içe geçen üç aşk hikâyesi anlatıyor. Bu hikâyeler Leyla ile Mecnun'u, Ferhat ile Şirin'i veya Kerem ile Aslı'yı, aşk merkezli sayısız efsaneyi aratmayacak nitelikteler. Her biri aşktan deli divane olmuş kişileri konu alıyor. Nişanlısı tarafından terk edilen bir kız başarısız intihar girişimi ertesinde bilincini yitiriyor. Diğer yandan yaşlı bir yakuza bir parkta, zaman mefhumunu yitirmiş şekilde yıllar öncesinde kalmış sevgilisini bekleyen bir kadınla tanışıyor. Son öykü ise aşkı için gözlerini feda eden bir erkeği konu alıyor. Çizgisel bir akışı olmayan ve birbirine eklemlenerek ilerleyen bu hikâyeler seyirciye alışık olmadığı tarzda bir dramatik yapı sunuyor. Hepsini bir arada tutan, bu farklı öyküler arasındaki bağlayıcı unsur rolünü üstlenen ise Japonların kukla tiyatrosu "bunraku" oluyor. Karakterlerin her biri birer kuklaya (veya bebeğe) dönüşüyor, filmin geçtiği mekânlar ise sahneye. Böylece Kitano günümüzde geçen modern efsaneler yaratıyor bir bakıma, büyük ve saplantılı aşkların zamansızlığından bahsediyor.

Ünlü Polonyalı yönetmen Krzysztof Kiéslowski'nin "Dekalog 1 ve 2"si ise Eski Ahit'te yer alan On Emir'den esinlenerek, televizyon için gerçekleştirdiği, her biri yaklaşık bir saat süren, Dekalog serisinin ilk filmi, Allah'a inanmayı öğütleyen birinci emirden esinlenilmiş. Babasıyla yaşayan küçük Pavel'in trajedisiyle , tüm dünya seyircisini kalbinden vuran bu ilk film, adeta Batı pozitivizmine yönelen etkin bir eleştiri niteliği taşır. Modern değerlerin belirsiz bir Tanrı fikriyle sorgulandığı bu filmler, seyredilmeyi hak ediyor.

Tunus Filmelir Haftası'nda izleme imkanı bulduğumuz Nacer Khemir'e ait "Güvercinin Kaybolan Gerdanlığı" da Arap şair Adonis'in "dalgaların elifbası" diye nitelediği Arapça'nın batı Akdeniz'in iki kıyısını birleştirdiği, Doğu'nun Batı'da olduğu on birinci yüzyılda, Endülüs'ün esrarengiz bir şehrinde, savaş ve entrikalar yüzünden var olan bütün güzelliklerin her an kaybolabileceğinin hissedildiği bir dönemde geçen bir arayış hikâyesi.

Bu filmlerin yanı sıra Türkiye'den Ömer Kavur'un "Gizli Yüz"ü, "Akrebin Yolculuğu" ve Ahmet Uluçay'ın "Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak" filmleri de Festivalin ilgiyle izlenmeye değer filmlerinden olacak.