Aşan bilir karlı dağın ardını

Aşan bilir karlı dağın ardını

Konya Mevlâna Dağcılık Ekibi’nin programında İnlice Kasabası’nın yanı başındaki Güllük Dağı’na tırmanma vardı. Bu yapacağımız tırmanış da 14 saatlik bir tırmanış olarak hesaplanmıştır.

İbrahim KARAÇELEBİ
[email protected]

Ekibin başında yıllardır dağları karış karış dolaşan ve Sun TV'de Zirve programında da yaptıkları tırmanışları ayrıca seyircisi ile paylaşan Recai Kıcıkoğlu vardı. Daha şimdiden tadı damağımızda kalacak bir tırmanış olacağını düşünüyordum. Recai Kıcıkoğlu ile benim ikinci tırmanışımdı. Bundan önceki tırmanışta çok zevkli geçmişti. O zaman Akören Dağına tırmanmıştık. Orada Akörenli motorize ekibin karamıklı pilavına kaşık sallamıştık. Hâla tadı damağımızda durur.

Mevlâna Dağcılık Kulübü toplanma yeri olarak Afra ile Büyükşehir Belediyesi arasında kalan Belediyesi Camii önünü seçmişti. Tırmanışa katılacaklar tırmanış günü olan 31 Temmuz 2005 günü sabahı saat 7.30-8.00 arası orada olacaklardı. 16 kişilik ekip toplandı ve kulübün pankartı dolmuşun önüne bağlandı. Herkes geldi Recai Bey; “Şapel nerde, Şapel nerde” diye dört bir tarafı arıyordu. Şapel bu tırmanışların âdetâ uğurluğu olmuş, sevilen bir ekip üyesi idi. Asıl adı Mehmet Gündoğdu. Nihayet onunda gelmesi ile hareket edildi.

Minibüs çevre yoluna çıkıp İnlice'ye doğru giderken sabahki heyecan üzerimizden dağılmış, böylece kahvaltı yapmadan yola çıktığım için acıktığımı hissettim yol arkadaşlarımdan yaşı ile bana çok yakın olan Osman'la birlikte arka koltuklara oturduk. Akşamdan hazırladığımız yolluklardan atıştırdık. Zannetmeyin İnice çok uzak! Yol çok çabuk bitti, İnlice'nin “Hoş Geldiniz” yazılı tabelası göründü. İnlice'ye girdikten sonra yolda ilerlerken yaşlı bir nine kan ter içinde kalmış bir vaziyette merkeplerine kışlık sap yüklemiş evine doğru gidiyordu. Fotoğrafını çekelim diye arabadan indik, bizi görünce ninemin eli ayağına dolaştı, hızla yanımızdan geçti gitti, fotoğraf çekmeye fırsat kalmadı diye düşünüyorsunuz değil mi?!

Yolumuza devam ettik, İnlice'nin yolları taştan! Aracımız İnlice Göleti'ne doğru giderken çok derin olmasa da uçurumlardan ve taşlık yollardan geçtik. Arkamızda toz bulutu bırakarak gölete ulaştık. Aracımızı göletin kenarındaki asırlık söğüt ağaçlarının altına bıraktık. Tırmanış buradan başlayacaktı. son hazırlıklar yapıldı, şırıl şırıl akan kaynak çeşmesinden sular dolduruldu ve yürüyüş başladı. İlk önce bir anlaşmazlık oldu. Yöreyi iyi bilen olarak kafilemizde İnliceli Dursun Ali Bozkurt abimiz vardı. Gidilecek güzergâh konusunda karşımızdaki en yüksek noktayı göstererek burası, bu dağ Güllü Dağı diyor, ekip başımız Recai abimiz değil diyor, yola devam ettik. Biraz ileride karşılaştığımız sürüsünü otlatan çobana sorduk, Güllü Dağı hangisi diye. Çoban hemen önümüzde olan En Yüksek dağı gösterdi. Çobanla biraz konuştuktan sonra yanından ayrılarak 16 kişi yürüyüşe devam ettik. Hemen sıraya girildi, sıraya girmişlerken bende size isimlerini söyleyeyim; Mevlana Dağcılık Kulübü başkanı Recai Kıcıkoğlu, Bekir Can (Ekibin aşçısı pişirilecek çoban pilavından sorumlu. Durmuş Ali Bozkurt (Nakliyeci yöre rehberimiz), Mehmet Gündoğdu (Grubun maskotu aynı zamanda artçımız takma adı Şapel), Mefkûre Şakiroğlu (Grubumuzu onurlandıran tek Bayan (Kendisi İzci, aynı zamanda Konya Maliyesi'nde memur), Oğuz Can (Mali Müşavirlik Stajyeri), Osman Şener (Öğrenci), İbrahim Karaçelebi (75. Yıl Lisesi'nde Öğrenci, Konya Akören dergisinde Editör), M. Hilmi Yalçın (Emekli savcı), Mevlüt Ağca (Emekli), Ayhan Gültepe (Selçuk Üniversitesi Harita Bölümü öğretim Görevlisi), Bülent Tutaysalgır (TCDD Makinist), Mustafa Tekin (Postacı lakabı), Seda Erkan (Öğrenci), Hakan Yorulmaz (Kaptan), Mustafa…(Soyadını hatırlayamadım) dağcıların temel disiplinidir sıraya geçildi. Artçı öncü, tespit edildi, tüm kontroller yapıldı, tekmil alındı ve yürüyüşe geçildi. Yönümüz önümüzdeki en büyük dağ olan Güllük Dağı idi.

Yol olarak keçi yolu tabir ettiğimiz patikalardan, patikanın bittiği yerde göz tecrübesi ile kendimize yol bularak ilerlemeye başladık, yolda giderken dostluklar kuruldu, sohbetler başladı, espriler yapılıyordu. Yolun bir kısmı bitmişti, bir kaynak çeşme başında mola verdik. Çeşmenin suyu buz gibiydi, insanın içtikse içesi geliyordu. Ekip başımız Recai Kıcıkoğlu bu suyun kar suyu olduğunu bizlere hatırlattı, herkes yanında bulunan şişelerdeki suları boşaltıp tekrar suyunu doldurdu. Biraz dinlendik tekrar yola koyulduk, Hedef Güllük Dağı önümüzde bizi davet eder bir duruşla uzanıyordu.

Yolda ilerlerken bir yılkı (yabani at sürüsü) geldi. Gruptan sesler yükseldi. Aman durun ürkütmeyin! fotoğraflarını çekelim. Amma da güzel parlıyor tüyleri. Bunlar sahipli mi acaba! Birkaç kare fotoğraf çekip yolumuza devam ettik. Bu mevsimde otlar kurumuş bu yıl yağış da az olduğundan kaynaklardaki sular bile cılız akıyordu. Ama o dağların asıl sahibi olan atlar büyük ve küçükbaş hayvanların ihtiyaç duyacağı ne ot yeterli idi, ne de su kışa kadar yeter güvencesi veriyordu. Allah'a dua edelim de Allah bu hayvanatın, nebatatın ihtivacı olan suyu göndersin. Herkesin yorgunluğu gözleniyordu, bir mola daha verdik Recai Kıcıkoğlu; 'Bu tırmanış diğerlerinden daha da güzel olacak, bağlama da buralara yakışıyor'dedi. Saz ile Mustafa Karaçelebi'den bir iki türkü seslendirsin, yolumuza devam edelim diyerek Sanatçı Mustafa Karaçelebi'yi türkü söylemeye davet etti. Bir ağaç gölgesi bulup hemen sazı çıkardı, Mustafa Karaçelebi, bir birinden güzel türküler söyledi. İlk türküsü 'Karşı Dağda Sıra Sıra Bademler, Otursun Ağlasın Yâri Gidenler.'Türküye bizler de eşlik ettik, biraz dinlendik ve yola devam ettik. Türküler dağda yankılandı, tırmanış ekibi tekrar tırmanışa geçti. Zaman su gibi ilerliyordu, biz de zamana karşı yarış yapıyorduk, biraz hızlandık. Yükseklik hızla artıyordu: 1550 m – 1570 m – 1600 m. Dağa tırmanmak çok hızlı oluyordu, arada bir arkama dönüp baktığımda yerden ne kadar yükseldiğimizi görüp heyecanım bir kat daha artıyordu.

Güllük Dağı ortalama yükseklikte bir dağdır. 2105 metre yüksekliğindedir, dağcılar azimli gözlerine kestirdiklerini yapıyorlar. Biz de onlara katıldık. Yolun yarısı bitmişti ve eğim hızla artıyordu, tırmanmak iyice zorlaşmıştı. Dağa tırmandıkça toprak yerini taşlara, kayalara bırakıyor, esen rüzgâr güneşin hararetinden solmuş sarı otların saçlarını son kez okşar gibi esiyordu. Yukarı çıktıkça basıncın kalp atışlarımızı hızlandırdığı hissediliyordu. Terlediğimizi hissediyorduk, yükseklik arttıkça rüzgâr da şiddetini artırıyordu. Biraz üşüyor, biraz sıcaktan bunalıyorduk. Yol hızla tükeniyor, zirve neredeyse ayaklarımızın altındaydı. Zirveye yaklaştıkça ekibin heyecanı artıyordu. Kayaların altında yılanların olduğunu gördük ve yönümüzü biraz değiştirdik, sanki bir yay çiziyorduk ilerledikçe. Yürüdükçe burnumuza kekik kokusu geliyordu, çok güzel ve keskin bir kokuydu, fakat fazla değildi kekik, çok az yetişmişti yağmurun az olmasından dolayı. Bitkilerde bir hüzün vardı. Bunu kalp gözü ile görmek mümkündü.

Zirveye yaklaştığımızda son kez bir mola verdik ve ilk önce kimin çıkacağı konusunda Recai Kıcıkoğlu sıralama yaptı. Bu sıralamaya göre kalp ameliyatı olmuş emekli savcılarımızdan Mevlüt Ağca, ardından ben İbrahim Karaçelebi, ardından Dursun (Rehberimiz.) Ardından Babam; Mustafa Karaçelebi ve diğer grup üyeleri zirveye ayak bastık. Zirveye çıkmak heyecan verici bir olay, yükseklik 2.105 metre, zirveden dört bir taraf görünüyor, güneyinde Tenya (Gâvur) Göleti, gölün yanındaki saray kalıntısı, batısında İnlice Göleti ve diğer dağlar görünüyordu. Geriye dönüp baktığımda 2 saat içerisinde bu kadar yolu nasıl aştığımıza hayret ediyordum.

Zirveye çıkıldığında Dağcılık Kulübü flaması açıldı. Recai Kıcıkoğlu ekipten bazıları ile röportaj yaptı, fikirlerini aldı. Getirilen nevaleler yendi, sular içildi ve sanatçı Mustafa Karaçelebi'nin o güzel türküleri 2 bin 105 metrede dinlendikten sonra hatıra fotoğraflar çekildi. Dönüş düdüğü çaldı. Herkes hazırlandı ve yavaş yavaş zirveden aşağıya doğru inmeye başladık.

Dağdan aşağıya indikçe yorgunluk kendisini göstermeye başladı, aslında dağa tırmanmak inmekten kolay geldi bana. Aşağıya zorlana zorlana iniyorduk. Hiç kimse öğle sıcağında yürümek istemedi, mola verdik. Bu molalar yarım saatte bir veriliyordu, ekibin performansına göre. Yine mola verildi ve babamdan birkaç parça çalması istendi. Toparlandığımızda hava bulutlandı ve yaz yağmuru başladı. Hafif bir serinlik eşliğinde biraz daha indik. İnlice Göleti nihayet uzaktan göründü. Göletin tekrar görünmesi ile dizlere can geldi. Ekip hızını biraz daha artırdı. Patika yollardan ilerlerken aklıma karnımın acıktığı geldi, hemen söylediler biraz sonra Çoban Pilavı yapılacakmış. Dağdan yürüyerek düz yola gelmiştik, küçük bir su birikintisinin içine girmiş olan camızları gördük, bunların neslinin tükenmek üzere olduğunu duymuştum. Camızlar suyun içine gömmüşler bedenlerini, sessiz sakin yatıyorlardı, fotoğraflarını çektik.

Aracımızı bıraktığımız yere, yani göl kenarına az kalmıştı, herkesin yorgun olduğu belliydi. Göl kenarına gelince herkes rahat bir nefes aldı. Biraz dinlenmek için ağaç kenarı bulduk ve oturduk. Hemen aramızda iş bölümü yaptık. Çoban Pilavı için ocak çatıldı, dönüşte önümüze gelen ağaç köklerinden toplamıştık. Onları yaktık büyük tencere konuldu. Bu arada, pilav için et, yağ, soğan, biber, domates gibi katkı maddeleri kıyılarak hazır hale getirildi. Aşçımız Bekir Can'a maharetini sergilemesi için fırsat verilmiş oldu. Buraya not düşüyorum, pilav gerçekten çok leziz oldu. Diğer taraftan Mustafa Karaçelebi sazını eline aldı ve Konya'nın meşhur oyun havalarını çalmaya başladı. Bu müziği duyup da oturmak olur mu? Oynamak Konyalı'nın kanında vardı. Hemen oynamaya başladılar. Bir yandan oynuyorlar, bir yandan da çoban pilavı pişiriyordu. Çoban pilavının yanında salata ve ayranda kondu. O yorgunlukla çoban pilavı nasıl yeniyor hiç sormayın. Bu lezzeti ancak tatmak lazım tarife sığmaz.

Yemek yerken aç, derisi kemiklerine yapışmış bir köpek yemeğin kokusun almış olacak ki yanımıza geldi. Dağcılar merhametli olduğu için köpeğin karnını doyurdular. Herkes bir kenara çekildi. Hem dinlenip hem de çayını yudumlarken İnliceli Dursun abimiz boş durmayıp helva yapmaya başladı, önceden hazırlıklı geldiği belli. Bu helva iddialı bir helva idi. Un helvası, yöreye has bir helva. Başladı helvayı yapmaya. Biz de oturduk yanı başına izlemek için, nasıl yapıyor helvayı diye, ama bir şey anlamadık. Öyle hızlı yaptı ki bir şey göremedik, ama helvanın tadı bir başkaydı, ben öyle helva yememiştim hayatımda. Bir anda helva bitti, herkes birbirine ikram etti, afiyetle yedik. Daha sonra herkes biraz etrafı dolaştı geldi. Niçin dolaştık! Kolesterol sıkıntısı olanlar, şeker rahatsızlığı olanlar vücudu rahatlatmak için gezintiye çıktılar. Dönüş vakti deldi. Önce mıntıka temizliği yapıldı, toplanan çöpler ateşe atılıp yok edildi. Etraf temizlendikten sonra herkes toplandı ve Konya'ya doğru dönüş başladı, tam İnlice'nin üstündeki yamaca geldiğimizde durduk ve hatıra fotoğrafı çektik.

Yine bir dağ turunun sonuna gelmiştik. Herkes yorgun ve mutluydu, bir dahaki da turuna sizleri de bekliyoruz. Aşan bilir karlı dağın ardını…