Aç kaldı, onurunu kaybetmedi

Aç kaldı, onurunu kaybetmedi

Her şeyi kendi gözüyle görmek istediği için, gözlerini kaybetme derecesine varana dek okudu. Çok düşünmesinin diyetini, yalnız kalmakla ödedi. Biliyordu ki, hakikat diye bir dert edinen için, Don Kişot olmaktan başka bir yol yok.

Bekir Gür

Fildişi kulesinde silah kuşandıktan sonra, irşad için insanların arasına karıştığında, bir tek şeyden gayrı iddiası olmadı: Namuslu olmak.

Cemil Meriç, bundan 18 yıl önce, 13 Haziran 1987 tarihinde vefat etti. Meriç'i insanlara sevdiren şeylerin başında, dürüstlüğü olsa gerek. O, bir gün beşeri bütün ihtiraslardan sıyrılmış halde şöyle diyecekti: "Gözlerimi kapadığım gün mezar taşıma yazılacak hakikat birkaç kelimenin içinde: Bu adam aç kaldı ama insanlık haysiyetinden bir zerresini kaybetmedi."

44 yaşına kadar kafasında sadece Avrupa vardı: "Konya yolculuklarımda ilk defa olarak başkası ile temas ettim. Başkası, yani, kendi insanım. Kaderin karşıma çıkardığı genç üniversiteli 'sen bizden değilsin'dedi. 'Sen bizden değilsin'! Evet, ben onlardan değilim. Ama onlar kimdi? Uçurumun kenarında uyanıyordum. Demek boşuna çile çekmiş, boşuna yorulmuştum. Bu hüküm hakikatin ta kendisi idi."

Kendi ifadesiyle, "imandan şüpheye, şüpheden inkara, inkardan maddeciliğe" geçti; "Muhammed, sevgilim" diyerek de ölümü karşıladı. Hayatı boyunca, aydınların sosyolojisini yazdı. Tespitleri, soğuk bilimsel ifadelerden çok birer çığlık oldu: "Vatan haininden aydın olmaz." Tefekkürün toplumsal bir arayış olduğuna inandığı için, mektuplar yazdı aydınlara. Cevapsız kaldı mektuplar. "Domuzları kutsal kitaplarla" beslemeye çalıştı. Başkaları için yaşadı. Kapısını her çalana açtı. Kendi ifadesiyle "Türk insanını Türk insanından ayıran" bütün yalancı duvarları yıkmak istedi. "Kamus namustur" diyerek hayatının kavgasını özetledi: Dilin haysiyetini korumak.

Cemil Meriç kitaplarının en yakınları tarafından bile okunmadığından şikayetçiydi. Bugün, Cemil Meriç'in kitaplarının korsan kitap piyasasına düşmesini ve bir tür çok satar olmasını nasıl anlamalı? Elbetteki, Üstad'ın geniş kesimlerce benimsenmesinde sevinilecek bir yan olsa gerek. Bununla birlikte, hatırlatılmalıdır ki Üstad, bu topraklar için bir anlam ifade etmeyen bütün ideolojilerin -haklı olarak- karşısındaydı. İdeolojilere savaş açan Meriç'in derdi, "ideolojilerin sonu"nu haykırmak değildi elbet. Ne var ki, 'bu ülke'de 1980 sonrası Türkiye'de 'Özalizm'ile birlikte gelişerek kendini kitlelere kabul ettiren ve 1990'ların sonlarında zirvesine vuran bir şeyler oldu. Üniversite gençliği gittikçe depolitize oldu. İdeolojik hiçbir derdi olmayan, kazandığı paranın ve giydiği kot pantolonun markasına büyük önem atfeden bir nesil ortaya çıktı. Böyle bir nesil için, Cemil Meriç'in "İdeolojiler, idrakimize giydirilmiş deli gömlekleridir" türü ideoloji karşıtı sözleri, orijinal bağlamından kopartılarak, önemli bir metaya dönüşüverdi. Cemil Meriç, ideolojisiz, kavgasız ve siyaset-karşıtı biri olarak algılanmaya başlandı! Cemil Meriç, bu yanlışı yaşarken fark etmişti. Meriç, ideolojilerle savaşının nedeninin, "emperyalizmin taarruzlarına karşı genç zekaları uyarmak" olduğunu belirmişti, fakat sözleri "düşüncenin reddi için bir fetva sanıldı." "Ezeli mağlubun" şu sözlerini okumanın tam zamanıdır: "Bu uçsuz bucaksız domuz ahırını hangi Herakles temizleyecek? Biz kapımızın önünü süpürelim. İnsanı sümüklüböcekten ayıran yiğitlik. Yalnız karnını doyurmak, yalnız soyunu devam ettirmek için değil, gerçek insan daha güzel bir dünya yaratmak için, kendini aşmak için, gözyaşlarını dindirmek için yiğittir. Hürriyetler armut gibi kucağımıza düşmez."