• BIST 98.613
  • Altın 143,476
  • Dolar 3,5623
  • Euro 3,9842
  • Konya 19 °C
  • Tankın içinden çıkan emniyet müdürüne istenen ceza belli oldu
  • İskandinav ülkelerinde oruç süresi 22 saati bulacak
  • Milyonlarca çalışana müjde! Yıllık izin uzuyor
  • Tankın içinden çıkan emniyet müdürüne istenen ceza belli oldu
  • İskandinav ülkelerinde oruç süresi 22 saati bulacak
  • Milyonlarca çalışana müjde! Yıllık izin uzuyor

Ya pes ya Spartacus

Murat Kayacan

 

11. sınıflar için TC İnkılap Tarihi kitabında, Kurtuluş Savaşı sırasında cepheye silah taşıyan kadınlar başörtülü. Bu, MEB’in irticaa desteği olarak yorumlanıp gündem yapılmıyor. Çünkü başörtülüler ordunun hizmetinde canlarını tehlikeye atmışlar. Günümüzde de başörtülü hanımlar benzer bir fedakârlık örneği gösterirlerse kendilerine “şehit anneleri” denilerek aynı itibar gösteriliyor (hizmet veren statü). Sorun; cumhurbaşkanının, başbakanın, ordu komutanının eşi ya da kız kardeşi olduklarında veya toplumsal taleplerde bulunduklarında çıkıyor (hizmet gören statü). Müstahdem kalsalar problem olmayacak. Bu durumda başörtülülerin önünde iki seçenek var: Ya sürekli “hizmet veren” statüsünü benimseyecek ve pes edecekler ya da birer Spartacus olacaklar.

 

Sevan Nişanyan

Yanlış Cumhuriyet isimli kitabı yayınlanan Sevan Nişanyan ile Taraf Gazetesi’den Neşe Düzel ilginç bir röportaj gerçekleştirdi. Nişanyan, Batılılaşmanın Osmanlı’da tam gaz gittiği ama Cumhuriyet döneminde (1920-1950 arası) Batılılaşmanın durduğu kanaatinde. Yazar, söylenenin aksine Mustafa Kemal’in demokratik bir rejim kurmayı hedeflemediği düşüncesinde. İktidar olduktan ve diktatörlüğünü kurduktan sonra, onun tüm söylev ve demeçlerini taradığını söyleyen Nişanyan şöyle bir sonuçla karşılaşmış: “Binlerce sayfalık metinlerin hepsinde demokrasi kelimesi sadece altı yerde geçmekte. İkisi, yabancı basına verdiği demeçte, diğer dördü de ‘demokrasi iyi ama’ türü cümleler.” Buradan yazar şu sonuca varıyor: “(Cumhuriyet öncesi yenilik çabaları dikkate alındığında) Türkiye’de demokrasi 1923’te başlamadı, aksine kesintiye uğradı.”

Röportajdan anladığım kadarıyla Nişanyan okurun zihin kıvrımlarını harekete geçirici biçimde “resmi tarihe” bir başka açıdan bakmış. Kitabını satın alıp incelemek için uygun adres diye düşündüğüm Tablet Kitabevi’nin sahibi Ali Küçükakın’a bir uğrayayım dedim ancak elim boş döndüm,  nasip.

 

Keşif bir yöntem midir?

Soran: Tasavvuftaki “keşif” bir yöntem olabilir mi?

Sorulan: Sözgelimi İbnu Arabi'nin keşif ile bilgi edinmesi mi?

                 Soran: Evet. Allah'tan ya da Peygamber'den alındığı iddia edilen bilgiler. Hissi bir şey olduğu için buna yöntem denebilir mi? Aslında sorum böyle bir olayın gerçekleşme ihtimaline dair değil, yöntem olarak görülüp görülmeyeceğine nasıl karar vereceğimizle ilgili.

Sorulan: Bir kimse: “… Kur'andaki söz konusu ayetin şöyle bir anlamı da varmış” derse bu keşif midir? Şimdi bunu nasıl bir yöntem haline getireceğimiz söz konusu değil mi? Materia priması (ilk madde) yani. Bir yöntem belli bir alanda işliyorsa neden olmasın?

 Soran: Kur’an ile irtibatı söz konusu olmayan yorumları dikkate almak makul değil. Sözgelimi, Said Nursi’nin "Kur'an'ın 33 ayeti Risale-i Nur'dan bahsediyor." sözü, keşf yöntemiyle elde edildiği iddia edildiğinde subjektif bir şeydir bu.

Sorulan: Her disiplinin kendine özgü bir yöntemi vardır. Keşif denen şeyin bir yöntem olarak kullanılabilmesi için ona ait bir alanın ihdas edilmesi gerekir, hatta o alanın o yönteme tahsis edilmesi. Sözgelimi tarihsel yöntem diyoruz, sosyolojik yöntem diyoruz. Sosyolojide açıklamak mı anlamak mı daha önemli diyoruz. İmdi, İbnu Arabi kendi düşüncesini bilimsel kılmaya mı çalışmış, keşfi bir yöntem olarak önermiş mi? Bunlar meşkuk görebildiğim kadarıyla. Böyle bir çaba içinde olmamış, bir yöntem önermemiş. Bunu yöntemleştirenler onun ardılları.

Soran: "Peki, subjektifliğin girdiği yerde yöntem olmaz." dememiz caiz mi?

Sorulan: Subjektiftlikten kasıt ne? "Yöntem olmaz" değil de, "yöntemden sapma başlar (ve duruma göre sapma artar) denebilir. Ashab-ı Kehf’in “ilahi yönlendirme nimetine erdiği” görmezden gelinmemeli.

Soran: Ne bilelim, verdiğiniz Ashab-ı Kehf örneğindeki gibi, Allah keşif sahibi olduğunu iddia edenlere bildirdi mi?  Yoksa onlar vehim sahibi mi?

 Sorulan: Beş duyu organı biliniyordu. Bilim adamları altıncı hissi ekledi; tehlikeden duyulan kaygıyı örnek verdiler (İnsan bunu hisseder, ama duyu organlarından biri ile değil). Ben rü'ya ve ilhamı insan vücuduna veri girişi olarak değerlendiren, bunu 7. ve 8. hisler olarak kabul eden İran'lı Müslüman filozofların görüşlerine kailim.

UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2008 Memleket | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0332 352 16 16 | Faks : 0332 352 11 66 | Haber Scripti: CM Bilişim