• BIST 107.148
  • Altın 143,559
  • Dolar 3,5506
  • Euro 4,1367
  • Konya 29 °C
  • Ali Ünal'a iki kez ağırlaştırılmış müebbet talebi
  • Suudi Arabistan'da Al Jazeera ve diğer Katar siteleri erişime açıldı
  • Guardian'dan "Erdoğan da yazmak istedi" iddiasına tekzip
  • Ali Ünal'a iki kez ağırlaştırılmış müebbet talebi
  • Suudi Arabistan'da Al Jazeera ve diğer Katar siteleri erişime açıldı
  • Guardian'dan "Erdoğan da yazmak istedi" iddiasına tekzip

Şubat'ta, Meşe Seli Gibi Bozbulanık Akarken

Seyit Küçükbezirci

 

   “Meşe seli” gibi bozbulanık akıyorum; şu “Şubat” girdi gireli…

   Bu yazıyı ister okuyun, ister okumayın. Siz bilirsiniz. İsterseniz internet gazetemizden de tıklamayın. Bir yazarın herkes için yazması görevi de; kendisi için yazması hakkı değil mi?

   Nevzat Küçükerdoğan söylüyor, şiirlerinde.

      “Bıktım usandım dünyadan

      Babam sana geleceğim

      Uyanıp da bu rüyadan

      Babam sana geleceğim

     Neler gelir fani başa

     Ağla gözümdeki yaşa

     Seve seve, koşa koşa

     Babam sana geleceğim

 

     Gözlerini bana kaldır

     Yüzüm kara değil aktır

     Şu kesin ve muhakkaktır

     Babam sana geleceğim

   Sözünü tuttu Nevzat. 25 Eylül 2002’de

 

   Bundan da öncesi vardı Nevzat’ta. Uzun bir şiirinde de;

     “Birgün bu şehirden çekip gideceğim

      Alıp başımı çıkacağım dağlara

      Akyokuş’tan Konya’ya doğru

     “Emimiler” türküsünü söyleyeceğim” diyordu. Dediğini de yaptı Nevzat.

 

HALÂ ŞU DAĞLARDA SESİ DURUR; HALA GÖKYÜZÜNDE YASI DURUR

 

 Seyit Küçükbezirci, “İrfan’a Ağıt”ını dökmüşta gazete satırlarına.

 

20 ŞUBAT 2002/ İRFAN’A AĞIT

  seyit029---kopya-001.jpg

   İRFAN

   İRFAAAN

   İRFAAAAAAN

   Seni öyle özledim ki

   Acın kavun acısı gibi

   Mahcup ettin beni… böyle gidivereceğini bilemedim.

   Şakayı çok severdin. Şakalara bazen güler, bazen buruturdun. Ama, böyle şaka yapacağını hiç bilemedik. Böyle şaka yapılır mı hiç İrfan?

   Zülfü Livaneli’nin bir kasetinde, bir şarkıda “Şu dağlarda sesin durur, gök yüzünde yasın durur” denir. Aynen öyle İrfan. Ben gidinceye kadar, seni sevenler gidinceye kadar   “Selçukya’da sesin duracak, gökyüzünde yasın duracak”.

   Uzun kulaklar, arkadaş dediğin şeyler seni hiç anlamadı. Ben seni anlayanlardanım, İrfan. Ama, lanet halkası yaşam, ekmek serüvenleri seninle sürekli birlikte olmamı engelledi.

   İnsanın diyemiyeceği çok şey vardır. Yarısı suç, yarısı günah, yarısı ayıp sayıldığı için söylenemez. İsterse üçü de olsun İrfan; Sana layık olamadık. Kıvırtmaya lüzum yok, sana layık olamadık. Adın gibi İRFAN’sın… sana ben bile layık değilmişim, şimdilerde daha iyi anlıyorum.

   Niyazi’de İrfan’ı takip etti. Bana, “Hasret için zaten az bir şey kaldı” derken kalbine daman bir gerçek varmış. Üç yıl sonra onu da uğurladık. Niyazi’nin deyimi ile “Aşiret bozulunca” böyle oluyordu.

   Ona “Niyazi” derdik. Ama, O aslında, Konyalı’nın dediği gibi “Niyaz”dı. Bence “Niyazi” değildi. Farkında mısınız, “Niyazi” ile “Niyaz”ın arasındaki farkın?

   “Niyaz” etti ve gitti.

   İrfan gidince, Niyaz bana demişti ki “Hani o Eğin türküsündeki gibi. Ağam öldüğüne inanamirem”.

   Görüyor musunuz; biri gideli onbir, biri gideli 7 yıl olmuş; hala “inanamirem”.

 

AH, ŞU TÜRKÜLERİN GÖZÜ KÖR OLSUN

 

  “Ah şu şarkıların gözü kör olsun” demişler ya. Eksik söylemişler; türkülerin de gözü kör olsun.

   “Bu da gelir, bu da geçer ağlama” dendiğine hiç bakmayın. Bu da geçmez, o da geçmez.   Geçer diye bir şey varsa eğer, deler de geçer.

   Son on yıl hışım gibi geldi/geçti benim için. Dördüncü Murat’ın söylediği gibi “Rüzigar” sert esti.

   Önce İrfan, ardından Nevzat Küçükerdoğan, ardından Vehbi Durmuş, ardından Yalçın  Dikilitaş, ardından Sefa Odabaşı, ardından İbrahim Sur.

   Bir deyim var; “Bendeki yara, sende duvarda” diye. Olabilir, gücenecek bir şey yok. Eski Silleliler. “Herkes kendi ölüsüne ağlar” derlermiş.

   Şu Namdar Rahmi var ya, şu Namdar Rahmi. Ben bunları kırık dökük yazmaya çalışırken, O,  insanın traşını gözünün önüne döküveren şiirini okuyor, dursuz duraksız, belki, ardı ardına, yüz kez. “Geçti Bor’un pazarı, sür eşeği Niğde’ye.

   Telaş etme Namdar Rahmi, sürüyoruz işte, Niğde’ye doğru.

NEVZAT KÜÇÜK ERDOĞAN’IN ÖFKESİ

   “Kağıttan Tepeler”imin içinde deşinirken buldum. Bir “esercedid kağıdı”na daktilo ile yazılmış. Önce dörde, sonra seksize katlamışım. Cebimde aylarca gezdirdiğim belli; bütün yerleri aşınmış. Altına da dolma kalemle adını yazmış; Nevzat Küçükerdoğan” diye. Başlığı  “Siz Deli Ettiniz Beni”.

   Şiirden, “2001 Krizi” sonrası olup bitenlere bakılarak yazıldığı belli.

   Öyle bir ekonomik, ardından sosyal deprem olmuştu ki; ben de dahil, “Taş üstünde taş, omuz üstünde baş kalmamıştı.

   “Şair” biraz da “Öfke” demektir. Birazda, ne demek; yeni geldiğde, icap ettiğinde “serapa öfke” demek.

   Birlikte dinleyelim, Nevzat Küçükerdoğan’ı…

 

SİZ DELİ ETTİNİZ BENİ

     

      Yeter lan

      Hergün mark dolar borsa faiz

      Derviş yasaları ekonomik kriz

      Deli ettiniz beni siz delirttiniz

 

      Renkleri karıştırdım sizin yüzünüzden

      Beyazı maviye maviyi karaya boyattınız

      En sevdiğim yaratıkları

      Gönlümden silip attınız

      Radyolar susturup, ekranlar karartınız

      Deli ettiniz beni siz delirttiniz

 

       Her sabah sayfalarca rezalet

       Sütunlar dolusu pislik

       Ülkemi ülkemden

       Beni benden çalıp gittiniz

       Deli ettiniz beni siz delirttiniz

 

      Sahipsiz topraklarda saraylar kurup

      Haneleri viran ettiniz

      Sizler zevkin doruklarında

      Boynu bükük bebekleri aç bırakıp

      Dağ gibi adamların alıp elinden işlerini

      Bir somun ekmeğe muhtaç ettiniz

      Deli ettiniz beni siz delirttiniz.

BİR TEL KOPUNCA, AHENK BOZULUNCA

      “Neva Telim” kopunca, ahenk bozulunca

      “Hiç bitmeyecek bir zevk verirken beste

      Bir tel kopar ahenk ebediyen bozulur”

 

   Aynen öyle oldu; İrfan gidince, Niyaz gidince. Arkalarına Nevzat, Yalçın, Vehbi, Sefa, İbrahim düşünce…

   Farkında mısınız, benim ne durumda olduğumun? “Ne doğan güne hükmüm geçer/ Ne halden anlayan bulunur/Aklımdan ölümüm geçer.

   Hiç dert değil. Şimdi, Optima’yla “Şubat Ağıtı”nı bilmem kaçıncı Şubattır yakarken, Parsana Camii’nden bir Sala.

   Atilla İlhan, eski bir gramafonda, eskilerden bir Cuma çaldığını söylüyor.

Pikapta “Güle sorma, o bilmez” şarkısı dönüyor.

   “Karlı Kayın Ormanı”nda, bırakıp gidilen gonca gül” için hayıflanıyor.

BU ŞUBAT NEMNEŞEKİL BİR AY

   Bu şubat hiçbir aya benzemiyor. Yarısı kışa, yarısı bahara benzer gibi yapıyor. “Cüce Şubat”, “Gücük” demişler ama, bence kaypak bir ay.

   Şubatı sevmiyorum. Şubat içime “ilimiyor”. 2002 de darmadağın olmamız bu ayda başladı. Sonra dursuz duraksız sürdü. “Rüzigar hala sert esiyor”.

 

BU AY EFKARLIYIM

   Gelecek ayı bilemem, bu ay efkarlıyım. Nevzat Küçükerdoğan’ın şiirini bu ayki bana  uyarlıyorum:

      “Bu ay su şehirden çekip gideceğim

      Alıp başımı çıkacağım dağlara

      Akyokuş’tan Konya’ya doğru

     “Emmiler” türküsünü söyleyeceğim”

   Bir de şu var. Elli yıl önceki Konya’ya bir gidebilsem; Muhacir Pazarı’nda “Niyet

tavşanları”nı bulup bir niyet çektireceğim. Zindankale’de kurulan çadır tiyatrolarının önünde, bütün parama yüz kasnak alıp “Yeni Harman”a atacağım.

   Bir sorum var size; Bu iki cümlenin hangisi daha derin anlamlı?

      “GİTMEK… BIRAKIP”

     “BIRAKIP… GİTMEK”

   Günü geldiğinde, ya da, gelmeden; hangisini yapmalıyım?

UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2008 Memleket | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0332 352 16 16 | Faks : 0332 352 11 66 | Haber Scripti: CM Bilişim