• BIST 90.383
  • Altın 144,409
  • Dolar 3,6117
  • Euro 3,9021
  • Konya 9 °C
  • Türk Lirası'nda artık Merkez Bankası Başkanının da imzası olacak
  • Bugün hava nasıl olacak?
  • İstihdam seferberliği tam gaz: İş arayana 650 TL destek
  • Türk Lirası'nda artık Merkez Bankası Başkanının da imzası olacak
  • Bugün hava nasıl olacak?
  • İstihdam seferberliği tam gaz: İş arayana 650 TL destek

İslam Âlemi ve Kader

Ramazan Altıntaş

İnsan psikolojisinde; başarı ve iyiliklere sahip çıkma, başarısızlık ve kötülüklere sahip çıkmama, aksine faturayı, başkalarına çıkarma eğilimi vardır. Bu zihniyet biçimi, fertler için olduğu kadar, toplumlar için de geçerlidir. Tarihsel süreçte İslam Dünyası’na baktığımız zaman, kaderciliğin hakim olduğu dönemler, genellikle hayati problemlerin üstesinden yiğitçe gelinemeyen dönemlerdir. Sorumluluk makamında olan  kişiler, kendi sorumluluklarından kaçmak için, faturayı hep Allah’a çıkarırlar. Örneğin, birkaç yıl önce Suudi Arabistan’da meydana gelen Tünel faciasında binlerce Hacı izdiham nedeniyle vefat etti. Kral, ‘Allah’ın takdiri böyledir’ deyip, işin içinden çıkmıştı. Halbuki, tünelde görevli idari personelin hataları hiç gündeme gelmemişti. Yine, İslam dünyasındaki depremler sonucu binlerce insan enkaz altında kalıyor. Aynı şiddetteki deprem, gelişmiş ülkelerde bu kadar zayiata yol açmıyor. Biraz da işin insani ve yönetim boyutları üzerinde durmak gerekmektedir.

 

İslam Âleminin değişmez alışkanlıkları hâlâ devam ediyor. Nitekim âdil yönetim anlayışının bozulmaya, iktisadi ve siyasi ihtiraslar artmaya, medeniyet yerine câhiliye asabiyeti kabarmaya başlayınca, özgürlükçü kader anlayışı değil de, Kur’an’ın onaylamadığı kadercilik anlayışı ümmetin genlerine işler ve  sosyal davranışlarında da kök salmaya başlar. İnsanlığa sulhu salah getiren ve adâletle özdeşleşen bir dinin mensupları, hâlâ, yüzyıllar geçmesine rağmen, uygarlık temelinde gerçekleştirecekleri değişimi bizzat mücadelede değil, mücadeleyi, mehdilere havale etmede aramaktadırlar. Halbuki mehdinin gelip-gelmemesi bizi ilgilendirmemektedir. Bizim dini sorumluluğumuz mehdiye endekslenmemiştir. Beklenen mehdi inancını gündemde tutmak, biraz da faturayı ona yıkıp, sorumluluklardan kaçma kolaylığına sığınmaktır. Müslüman ibnu’l-vakit olmalıdır. Geleceği bilmiyoruz, geçmiş zaten geçmiştir. O halde bulunduğumuz ânı değerlendirmeli, hakkını tam olarak vermeliyiz. Herkes kendi yaptıklarından hesaba çekilecektir. Kur’anî bağlamda “sorumlu insan” anlayışına sahip olan bir inancın bireyleri, başkalarından değil, Allah’a ve içinde yaşadığı halkına her an hesap vermeyi öneren bir dindarlıktan yana tavır koymalıdırlar.  Kur’anî anlayışa göre,  İlâhi takdirin hükmü, sorumsuzca cereyan etmez. Sadece bu durum sosyal boyut açısından değil, inanç boyutu açısından da böyledir. Eğer insanın içinde ‘ihtiyar/seçme özgürlüğü’ olmasaydı, insan iyiliği ve kötülüğü dileme  eğilimlerini belirtemezdi. Bu sebeple,  ‘seçme özgürlüğü’ insanın içindedir. Kelâmî bir bakış açısıyla söylemek gerekirse, insan inanç seçiminde özgür yaratılmıştır. Örneğin, insanın doğru yolu bulmasında iyiliğin sembolü melek ve insanın sapmasında kötülüğün sembolü şeytan, mutlak bir yaptırım ve  tasarruf yetkisine sahip değildir. Her ikisi de insanın ihtiyarını harekete geçirmede teklifte bulunuyor. Burada karar, insana aittir. Çünkü, sorumluluk yüklenmek bunu gerektirir. İnsan doğal olarak, evrensel değerler temelinde hayırlı olanı tercih etme yerine, irade özgürlüğüne bağlı olarak kötülük tarafını seçmişse, müeyyide planında sonuçlarına katlanacaktır. Çünkü Allah, kötülüğü hür iradesiyle tercih edeni cezalandıracağını ve iyiliği özgür iradesiyle seçeni de ödüllendireceğini vaat etmiştir.(el-Zilzal, 99/7-8).

 

Bilhassa, İslam düşünce tarihinde Hanefî-Mâtürîdî bilginleri, hiçbir zaman Allah-insan ilişkileri bağlamında insanın ihtiyarını, Allah’ın ihtiyarı dışında değerlendirmemiştir. Elbette, her şeyi yaratan Allah’tır. İnsan, hangi eylemde bulunmayı seçerse, Allah onu, onda yaratır. Allah’ın hoşnutluğu, hayırdadır, şerde değil. Buna rağmen O, kullarının tercihine müdahale etmez. Kararı, insana bırakır. Çünkü, insan yaptıklarından sorumlu tutulacaktır. Yoksa, helâl ve haramın, sevap ve günahın, zulüm ve adâletin iyi ve kötünün anlamı olmazdı. Hele hele imtihanın hiç anlamı olmazdı.

 

Diğer yandan, Allah’ın kulları hakkındaki takdirini de hiçbir zaman cebir içerisinde değerlendirmemek gerekir. Takdir, kulun isteği doğrultusunda eylemlerinin Allah tarafından yaratılmasıdır. İnanç konularında Allah’ın takdiri, insanın eylem ve yönelişlerinden bağımsız değildir. Yani, Allah’ın küfre rızası yoktur, ama insan buna rağmen küfrü seçerse, Allah da onu insanda yaratır. Burada Allah’ın kazası, insanın muradıyla örtüşüyor. Bir nevi, Allah’ın bilmesi, insanın eylemlerine tesirde bulunmuyor. İnsanın ihtiyarî/kesbî iradesine bağlı olarak, eğilim ve yönelişleri doğrultusunda Allah’ın ilmi, yaratmak manasında  tecelli ediyor. Nitekim,  insan iradesi konusunda  re’y okulunun temsilcisi mütekellim  Ebû Hanife, el-Fıkhu’l-Ekber adlı eserinde: “Allah’ın Levh-i Mahfuz’daki yazısı, hüküm olarak değil, vasıf olarak yazılıdır” demektedir. Bu metnin yorumu şöyledir: “Herşey Levh-i Mahfuz’da vasıfları ile yazılmıştır: Güzel-çirkin, uzun-kısa, küçük-büyük, az-çok, ağır-hafif, soğuk-sıcak, yaş-kuru, evsaf ve ahvâle dair yazamadığımız daha neler varsa yazılmıştır. Bir şey yazılırken, mücerret netice olarak yazılmamış, bunların sebepleri ve vasıfları belirtilmiştir. Meselâ, Hasan mü’min, Ömer de kâfir diye yazılmamıştır. Eğer böyle yazılmış olsaydı, birincinin mutlaka mü’min, ikinci şahsın da mutlaka kâfir olması gerekirdi. Halbuki, insanların mü’min veya kâfir olmaları, onların özgür/ihtiyarî iradelerine bağlı kılınmıştır. Bunun için Hasan’ın kendi ihtiyarı/seçimi ile mü’min olacağı belirtilerek cebir ortadan kaldırılmıştır.” Kuşkusuz bu yorum, insandan irade hürriyetini çekip-çıkaran Cebrî taraftarlarına bir reddiye anlamı taşır.

 

İnsanın yüceliği, irade hürriyetine sahip oluşuyladır. İnsanın seçimini etkileyen pek çok psikolojik duygudan daha etkili iki duygu vardır ki, bunlar; kuşku ve korkudur. Birey, manevî ve ahlâki tekâmül yolunda sağlam bir irade ile Allah’a yönelirse, kötülüğün üstesinden gelebilir ve bu iki engeli kolaylıkla aşabilir. Allah’ın ilahi lütfu kulun imdadına yetişecektir. Olaya, süreç felsefesi açısından yaklaşan Mâtürîdî kelamcıları Allah’ın işinde geçmiş gelecek yoktur, ifadesiyle, zamanın izâfi oluşuna dikkatleri çeker. Bu durumun insanı tembelliğe değil, çalışmaya motive ettiğini söylerler.

 

 

UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2008 Memleket | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0332 352 16 16 | Faks : 0332 352 11 66 | Haber Scripti: CM Bilişim