• BIST 90.056
  • Altın 145,047
  • Dolar 3,6129
  • Euro 3,8964
  • Konya 13 °C
  • F-16 pilotlarının neredeyse tümü FETÖ'cü çıktı
  • TŞOF Başkanı Apaydın: Sahte plaka satan internet sitelerine erişim yasaklandı
  • FETÖ elebaşısı Gülen hakkında yokluğunda tutuklama kararı
  • F-16 pilotlarının neredeyse tümü FETÖ'cü çıktı
  • TŞOF Başkanı Apaydın: Sahte plaka satan internet sitelerine erişim yasaklandı
  • FETÖ elebaşısı Gülen hakkında yokluğunda tutuklama kararı

İki idam, iki şehit

Mustafa Yiğit

12 Eylül’ün ardından, ya da iki idam, iki şehit…

12 Eylül’ün yirmisekizinci yıldönümü…

Bugünlerde pek çok televizyon kanalında, yazılı basında 12 Eylül irdeleniyor.

 Vicdan mahkemeleri kuruluyor ve hukuken mahkum edilemese de vicdanlarda mahkum ediliyor 12 Eylül…

12 Eylül öncesi yaşananları çocuk hafızamızla hatırlayabiliyoruz.

Hayal meyal, fulü şeyler var aklımda.

Hatırladıklarımdan biri de tüp kuyruğu için gittiğimizde askerlerin bizi geri çevirmesiydi. Darbe olmuştu ve herkes evine çekilmişti.

Bizi de evimize gönderiyordu askerler, minnacık elimizdeki tüple.

Pek çok insan o günlerde evine çekilmenin belki de huzur anlamına geldiğini düşünüyordu bilmiyorum.

Bu yüzden darbe bazıları için huzur demekti.

Biz ise çocuk aklımızla  “Darbe” ne demekti “ihtilal” ne demekti  bilmiyorduk.

Herhalde Ogünlerde bize göre pek de iyi bir şey değildi darbe.

Çünkü darbe yapıldı herkes evine dendiğinde sokakta oyun oynayamayacağımız kesindi.

 Ancak o günü iyi bilenleri dinliyoruz darbenin yirmi sekizinci yıldönümünde.

Önceki gün, 12 Eylül Darbesi, TRT kanalında tartışıldı mesela.

Tartışmacılar “olgun”, “kendini aşmış” dönemi “analiz eden”,  eski ülkücü! ve eski solculardan! oluşuyordu.

Taha Akyol, Mümtaz’er Türköne, Mustafa Erdoğan, Murat Belge ve Etyen Mahçupyan. Bu saydığım yazarların tamamı  bugün, geçmişte yer aldıkları kendi camialarının pek de yakınında sayılmazlar.

 Daha çok liberal-muhafazakar-demokrat çizginin adamları.

Hatta tuzları kuru adamlar bunlar.

Pek çoğu büyük gazetelerin, televizyonların editörü, genel yayın yönetmeni, köşe yazarı.

Bu büyük adamlar, kendi büyüklüklerine yakışır bir şekilde! seksen öncesinden bahsederken kendi arkadaşlarından bahsederken hiç de vefalı değillerdi TRT’de.

Bu beni üzdü…

İdeolojik duruşları değişmiş olabilir.

Yeni düzende yeni formatta önemli işlevleri yerine getiriyor olabilirler.

Tuzları kuru olabilir…

Emine Işınsu’nun şehit edilen ülkücü Dursun Önkuzu’yu anlattığı “Sancı” romanındaki sık sık tekrarladığı bir deyim vardı.

Ondan da olmuş olabilirler.

Yani etliye sütlüye karışmayan ve her dönemde galip gelen “tabi” adamlar da olmuş olabilirler.

Ama vefa adına küçük bir kırıntı bile göremedik bu programda.

Hatta konuşmanın bir yerinde Taha Akyol ve diğerleri “artık öyle bir hale gelmiştik ki, darbe olunca rahatlamıştık” diyorlardı.

Yazılarında ulusalcı-darbecileri sürekli eleştiren, bütün kötülüklerin kaynağı olarak onları gören bu zaat-ı muhteremlerin TRT’deki bu cümlesi  bugüne kadar yazdıkları konusunda, özellikle de demokratlıkları konusunda pek de samimi olmadıklarını düşündürdü bizlere.

Darbe olunca rahatlamışlardı, çünkü haklı olarak her an ölüm korkusu, gerginlik gerçekten insanı yorar.

Ama bu kadar basit değildi her şey.

Darbe sonrası neler olmuştu ve bedeli neydi.

İşte asıl sorulması gereken sorular bunlardı ve bu soruları adeta es geçmişlerdi.

Bu sorulara eski bir ülkücü kaleme aldığı bir yazıyla aslında çok güzel cevap veriyor.

İrfan Sönmez’in yazısını Türkiyehaber internet sitesinde köşesine taşıyan  İkbal vurucu,   yazar için kendisini tanımadığım ve kim olduğunu da bilmediğim İrfan Sönmez Bey’e aittir. Yazısından yazarın kimliği hakkında bilgi edinebiliyoruz. Ülkücü, Türk milliyetçiliği suçundan 12 Eylülde tutuklanmış.” Diyor. Ben İkbal dostumuzdan bir az daha ayrıntılı bilgi vermek istiyorum sizlere. Evet İrfan Sönmez 12 Eylül’de yargılanan kimisi ömür boyu hapse mahkum edilen, kimisi de idam sehpalarına giden pek çok ülkücüden biri.

İrfan Sönmez  12 Eylül darbesinden önce Manisa'daki olaylara karıştığı iddiasıyla yargılanıyor. İdam talebiyle hakkında 17 dava açılıyor Sönmez’e, 1981 yılında Ankara'da yakalanıyor. Cezaevinde 10,5 yıl yatan Sönmez, babasına gözünün önünde işkence edildiği günü unutamıyor.  İlginç bir anektod da düşüyor Sönmez ve12 Eylül'den sonra TBMM Başkanı Bülent Arınç'ın hiç para almadan Manisa'daki ülkücülerin davasına baktığını kaydediyor. 1978-1979 arasında Manisa Ülkü Ocakları başkanlığı yapıyor Sönmez, 1983 yılında 2 kez idam cezasına çarptırılıyor. Ancak dosyası Yargıtay'da bozuluyor. İrfan Sönmez, mahkumiyetinin bir kısmını ağır işkenceler yüzünden geçirdiği için tedavi alıyor. Görülen Davalarda avukat sıkıntısını iliklerine kadar yaşayan Sönmez arkadaşlarıyla birlikte hapisten çıkınca hukuk okumaya karar veriyor.  Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni 1996'da bitiriyor.

+++++

İrfan Sönmez’in aşağıdaki yazısını,  “olgun”, “kendini aşmış” dönemi “analiz eden” eski ülkücü! ve eski solcuların dikkatine sunuyorum.

Ve hiç olmazsa, geçmişe birazcık vefa, birazcık saygı diyorum.  

“İki idam, iki şehit
 
Bugün 4 haziran. Selçuk Duracık ile Halil Esendağ’ın idam   edilmelerinin 25.yıl dönümü… İstedim ki bugün onları anlatayım. Belki onlar vasıtasıyla yakın geçmişi daha sağlıklı bir şekilde değerlendirir, darbelerin kanlı yüzünü daha iyi görürüz…

12 Eylül’de Konya ve Manisa ülkücüler davasından uzun süre yargılanıp, tutuklu kaldım. Bir çok insan insanlık dışı işkencelerden geçti, Askeri kışlalar, karakollar, hapishaneler dayanılmaz baskıların yapıldığı mekanlar oldu. Sehpaların, silahların gölgesinde yargılamalar yapıldı. Evrensel hukuk kuralları askıya alındı. Türkiye’yi terörden kurtarmak için darbe yapanlar, yeni bir terör biçiminin müsebbibi oldular.

12 Eylül, darbenin hukuku ile terörün hukukunu arasında hiçbir farkın olmadığını gösterdi. Doksan gün süren gözaltılarda onlarca genç hayatını kaybetti, yüzlercesi sakat kaldı. İşkence altında alınan ifadelerle binlerce insanın hayatı karartıldı. 1983 yılının sonuna kadar idam sehpaları giyotin gibi çalıştı. Evren’in her konuşmasından sonra topluma gözdağı vermek için sağdan, soldan gençler asıldı.

İşte o asılanlardan ikisi Halil Esendağ ile Selçuk Duracık idi.

1983 yılının Nisan ayına kadar Konya Dutlukır askeri cezaevinde kaldım. Nisan ayında Manisa davam ile ilgili yargılamaların yapıldığı İzmir’e sevkim çıktı. Askeri bir araçla uzun, çileli bir yolculuktan sonra Buca cezaevine getirildim. Mahkeme ifademi almak üzere celbimi istemiş, ancak İzmir’de kalmam yönünde bir karar vermemişti. Mahkemede ifade verdikten sonra kalıp kalmayacağım belli olacaktı.

Askerler beni Buca cezaevine teslim ettikten sonra dinlenmek üzere gitmişlerdi. Henüz İzmir’in mahkumu olmadığım için koğuşlara alınmadım. Mahkeme saatinde diğer tutuklularla birlikte duruşmaya götürülmek üzere kapı altı diye tabir edilen yere bırakıldım.

Burada yorgun, argın birkaç saat geçirdikten sonra mahkeme saati gelip çattı. önce koğuşlarda beraber yargılandığım arkadaşları tek, tek getirdiler. Kapı altında karşılaşmak hepimiz için tatlı bir sürpriz olmuştu. Dakikalarca kucaklaşıp hasret giderdik. Halil Esendağ da Manisa davasının sanıkları arasındaydı. Ancak birkaç ay önce bir olaydan Selçuk Duracık ile birlikte yargılanmış, idam cezasına çarptırılmışlardı. Dosyaları Yargıtay incelemesinden geçmiş, idam edilmeleri Kenan Evren’in onayına kalmıştı.

Koğuşlardan gelen arkadaşlara elimi Halil Esendağ ile kelepçeletmek istediğimi, kendilerinin nasıl olsa her duruşmada görüşme imkanlarının olduğunu, benim ise belki de duruşmadan sonra geri götürüleceğim için bir daha görüşemeyeceğimi söyledim. Arkadaşlar da uygun gördüler. Biraz sonra idam hücresinden Halil Esendağ getirildi. Diğerlerinden farklı olarak bu defa beni de görünce bir hayli sevindi, sarıldık, kucaklaştık, sonra da mahkemeye gitmek üzere ellerimizi beraber kelepçelettik. Böylece yaklaşık bir saatlik mesafedeki mahkemenin yapıldığı Ege Ordu Komutanlığı’na kadar sohbet etme, dertleşme imkanımız oldu.

Bir idam mahkumuyla konuşmak kolay değil. Hal hatır faslından sonra ne konuşacağımı doğrusu şaşırdım… Mahkumun konuşacağı şeyler bellidir. Hürriyet, esaret, işkence, hasret şu, bu… Bunları onunla konuşamazdım. İdamı onaylanmış, küçük bir ümit ışığı bile kalmamıştı. Konuşurken yüzünde, davranışlarında, satır aralarında hep ölümün izlerini arıyordum. ölüm duygusunun onu nasıl etkilediğini anlamaya çalışıyordum. Korkmuş muydu, hala kalbinin köşesinde sığındığı bir ümit ışığı var mıydı. Kendisini nasıl teselli ediyordu acaba? Bu ve benzeri onlarca soru zihnimi kurcalayıp duruyordu.
Ama ilk tedirginlik geçtikten sonra boşuna heyecanlandığımı anladım. Her zamanki gibi rahat ve mütebessimdi. Günlük olaylara ilgisi aynı şekilde devam ediyordu. Hayatla alakasını kesmek şöyle dursun, hiçbir şey olmamış gibi alışkanlıklarını devam ettiriyordu. ölüm onu korkutmamış, sanki bağlarını gevşeterek onu daha da rahatlatmıştı.

Bir süre sonra rahatlığı bana da sirayet etti. ölüm dahil her şeyi rahatlıkla konuşabileceğimi anladım. Zaten aynı cezaevinde kalan ve her duruşmaya beraber giden arkadaşlar çoktan suallere başlamışlardı. Bir arkadaş gelinlikleri aldınız mı diye sordu, Halil aldık dedi, nasıl oldular, Halil iyilerdi ama biraz uzun olmuşlar dedi. Bir ara söz Necip Fazıl’a geldi, Halil kendisiyle bir özdeşlik kurarak, Necip fazıl’da öldü dedi. Söyleyiş biçiminde Necip Fazıl ile aralarında bir duygu birliği, ölümle bir köprü kurduğu anlaşılıyordu.

Konuşa, konuşa mahkemeye geldik. Ellerimiz birbirine bağlı olduğu için yan yana sandalyelere oturduk. Artık rahatlamıştım, her soruyu sorabileceğimi biliyordum. Nasıl sehpaya gitmeyi düşünüyorsun dedim, slogan atacak mısın, hayır dedi slogan atmayacağım, Allah’a giderken slogan atılmaz. Ama namazımı kılacak, duamı yapacak tekbir getire, getire gidip sehpaya çıkacağım. Kelime-i şahadet getirdikten sonra sehpaya tekmeyi kendim vuracağım ama intihar olur mu diye tereddüt ettiğimden bu işi cellada bırakacağım dedi. Peki nasıl bir gecede asılmak istersin dedim, yağmurun hafif çiselediği bir gecede asılmak isterim dedi. Duruşmaya çıkmadan parmağımdaki gümüş yüzüğü beğenmiş, kendisine hediye ettim. Asıldığı zaman Türk milletine takdim edilmek üzere bir beyanname yazdık. Mahkeme Buca cezaevinde kalmama karar verdi. Beraber döndük, tekrar sarıldık, kucaklaştık,vedalaşırken son görüşmemiz olduğunu bilmeden onu ölüm hücresine gönderdik, ben de arkadaşların kaldığı koğuşa konuldum.

Koğuşta ilk işim, arkadaşlara bu gelinlik meselesinin ne olduğunu sormak oldu, siz gelinlikleriniz oldu mu dediniz, Halil oldu ama biraz uzun oldu dedi, nedir bu gelinlik meselesi dedim. Anlattılar; geçen duruşma mahkemeye giderken hepimiz üzgündük, Halil ile Selçuk’un idamları Yargıtay’da onanmış, iş Evren’in imzasına kalmıştı. Onları kaybetmek, ölüme göndermek hepimizin psikolojisini bozmuştu. Yolda doğru dürüst konuşamadık. Halil her zaman olduğu gibi Metin’di, hiç ceza almamış gibi ölümle dalga geçiyordu. Bize devletin verdiği kefenlerle asılmak istemiyoruz. Onlar torba gibiymiş. Bize kollarımız dışarıda kalacak şekilde, rahat can çekişeceğimiz iki kefen yaptırın, dedi. Koğuşa geldik yirminin üzerinde ülkücü tutuklu var, iki kefen alacak parayı bir araya getiremedik. Sonunda bir arkadaşın ailesinin getirdiği yatak çarşafı ile nevresim takımını ceza evi terzisine göndererek diktirdik, onlara gönderdik. İşte gelinlik dediğimiz bu kefenlerdi. Olaya hem espri katmak, hem de Allah’a gidişin bir hüzün değil, sevinç sebebi olduğunu göstermek için Halil gelinlik dedi, bizde onun gibi gelinlik demeyi tercih ettik.

İzmir’e gelişimden bir-iki gün sonra arkadaşların ortak iradeleriyle koğuş başkanı seçildim. Buca cezaevinde gazeteler her sabah bir tablanın üzerinde koğuş kapılarına gelir, mazgaldan bakarak uygun gördüğümüz gazeteleri satın alırdık. İdam veya mahkumlarla ilgili haberlerin olduğu günlerde cezaevine gazete gelmez, bizde yeni infazların veya aleyhte düzenlemelerin olduğunu anlardık.

1983 yılının 4 Haziran günü’ydü. Gazeteler gelmedi. Merak içinde beklemeye başladık. Halil ile Selçuk topun ağzındaydı. Hepimizin korkusu idamların Evren tarafından imzalanmasıydı. öğleye doğru, cezaevi terzisi bir fırsatını bulup koğuş mazgalına gelerek, Bahçede hazırlıkların yapıldığını, Halil ile Selçuk’un gece asılacaklarını söyledi. üzerimize korkunç bir ölüm sessizliği çöktü. İçimiz Nuh tufanlarıyla sarsıldı. çaresiz’dik.

Arkadaşları alt kata topladım, kısa bir konuşma yaptım, yapılacak tek şey dua’ydı. Kuran cüzlerini bölüştük, sabaha kadar hatim indirmeye, arkadaşlarımız için dua etmeye karar verdik. Gece saat 21.00 den itibaren her yarım saatte bir koğuş penceresine çıkarak sala okumaya başladım. Okuduğum sala’ların rüzgarın terkisinde onların hücrelerine kadar ulaşacağına, onlara inşirah vereceğine inanıyordum. Gece saat bir, son defa sala vermek için pencereye çıktım. Cezaevinde infazlar saat bir’de yapılır. Aklıma Halil’in yağmurun hafif çiselediği bir gecede asılmak isterim şeklindeki sözleri geldi. Elimi parmaklıklardan dışarı uzattım, baktım gökler duaya icabet etmiş, hafif bir yağmur çiseleyerek yağıyor. İçimden Ahh.. Halil’im sen rabbimden yağmur yerine güneşi yağdırmasını isteseydin, benim rabbim güneşi de yağdırırdı dedim. Sabaha kadar 3 kuran hatmi indirdik..

Sabah oldu, idama şahit olan gardiyanlar geldiler, bu gece Buca’ya nur yağdı, rahmet yağdı dediler. İkisi de önce kuran okuyup, namaz kıldılar, sonra tekbir getire, getire sehpaya çıktılar, kelime-i şahadet getirdikten sonra sehpaları tekmelendi. 15-20 saniye ipte kendi eksenleri etrafında döndüler. Bu sırada Hafif bir yağmur yağdı cezaevine. Halil’in başındaki beyaz takke hafif yana kaymıştı.15-20 dakika sonra doktor kontrolünü yaptı, ölümün gerçekleştiğini anladık, tam indirecektik ki, ilahi bir el geldi Halil’i kıbleye çevirdi, öylece kalakaldı.

Bir gün sonra cezaevi müdürü, ben, Salih Cerit ve Murat Sancak isimli arkadaşları idareye çağırdı, gittik. Hiç bir sorun olmadı, çok rahat gittiler dedi. Sonra bize ayrı, ayrı takdim yazıları yazarak bıraktığı eşya ve hediyeleri verdi. Halil asılacağını öğrenince bana bir tasavvuf kitabı imzalayıp bırakmış, Murat isimli arkadaşa benim mahkemeye giderken verdiğim gümüş yüzüğü, Salih Cerit’e ise eşyalarını dağıtılmak üzere bırakmış. Koğuş sorumlusu olduğum için eşyaları da Salih Cerit bana verdi. Koğuşa gelince özel eşyalarını ailesine göndermek için ayırmaya başladım. Dini kitaplar, kılınan kaza namaz ve oruçlarının listesi, ölümle ilgili tutulmuş ayet ve hadislerden derlenmiş notlar hepsini ayrı ayrı tasnif ettim. Halil’in eşyaları arasında gazete kağıdına sarılmış, küçük bir paket gözüme çarptı. önce çamaşır veya çoraptır diye düşündüm. Açtım, etrafı oyalı yeşil bir başörtüsü… Halil yakalanmadan kısa süre önce evlenmiş, İmam hatip altıncı sınıfta olan başarılı bir öğrenciydi. Murat almadan idam hücrelerine düşmüştü. Anlaşılan 2.5 yıl boyunca kaldığı hücrede eşinin başörtüsünü bir sırdaş, bir dert ortağı gibi tutmuştu.

özel eşyalarını koli yapıp evine gönderdik. Diğer eşyalarını koğuştaki fakir mahkumlara dağıttık. Bir kaç gün sonra babasından Salih Cerit isimli arkadaşa bir mektup geldi. Babası merak etmeyin oğlum şehit oldu diyordu. Annesi çok üzülüyordu, oğlum şehit oldu mu olmadı mı diye durmadan ağlıyordu. Bir gece rüyada kendisini cennette görmüş. Bütün sahabeler toplanmış bekliyorlar, erkek sahabeler bir tarafta, hanım sahabeler bir tarafta, Annesi çekine, çekine gidip hanım sahabelerden birine soruyor, burada ne var ki toplandınız, kimi bekliyorsunuz. Hanım sahabe bilmiyor musun der, bugün burada Şehit Halil Esendağ’ın düğünü var, nikahını Allah Resulü kıyacak onu bekliyoruz…
Halil de, Selçuk da bir büyük davaya gönül vererek gittiler.

Arkalarında onları ebediyen yaşatacak bir destan bıraktılar.

Onları, 12 Eylül’ün askerleri astı.

Onlarla birlikte onların ülkülerini de.

İdamların infazından sonraki ilk duruşmada, menifestomuzu Selçuk özdağ okudu ve onları asanların gözlerinin içine bakarak bu idamların er geç hesabının sorulacağını söyledi.

Aradan 25 yıl geçti. Onların intikamı, onları asan kirli ve kahpe el ile beraber olmamaktır. Darbecilerle, ulusalcılarla beraber olmak onları ikinci defa ipe çekmektir…”

 

Yorumlar
myanar
16 Eylül 2008 Salı 11:48
şehitler
Allah razı olsun cümlesinden ve cümlemizden.Ağladım.
194.54.36.173
M. Turgay Bilge
15 Eylül 2008 Pazartesi 09:59
Kim bu vatanın uğruna olmaz ki feda?
Sayın Yiğit,
İnsanın kanını donduran, içini ürperten yazınızı sonuna kadar dikkatle okudum.
Bu ülkede her kim ne yaptıysa vatanını milletini sevdiği için yaptı, yapıyor ve yapacak.
Ben sağdan ya da soldan olsun, idealleri uğruna canlarını vermeye hazır olan insanlara yalnızca saygı duyabiliyor ve onların hiçbirinin bu milletin kötülüğünü istemediğini biliyorum.
Asıl mesele bu yüksek değerlere sahip gençleri kimin nasıl kullandığı ve hangi çıkarlara alet ederek birliğimizi bozduklarını bilmek ve bu oyunu bozmaktır.
Yazınız darbelerin bu ülkeye hayır getirmediğini gösterdiği kadar, sonunda bir husumetten çok; bir birliğe çağrı ve dilek olabilseydi keşke...
Yine de kaleminize sağlık.
88.230.156.16
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2008 Memleket | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0332 352 16 16 | Faks : 0332 352 11 66 | Haber Scripti: CM Bilişim