• BIST 104.123
  • Altın 145,809
  • Dolar 3,4910
  • Euro 4,1702
  • Konya 17 °C
  • Bylock nasıl yüklenir? Kullanan anlattı:  Yanlışlıkla oldu, bilmiyordum...Yok öyle birşey!
  • Darbe sanığı erbaş, terörist başı Gülen'den şikayetçi oldu
  • İki amirali gözaltına alan İmren'den 'darbeden haberim yoktu' savunması
  • Bylock nasıl yüklenir? Kullanan anlattı:  Yanlışlıkla oldu, bilmiyordum...Yok öyle birşey!
  • Darbe sanığı erbaş, terörist başı Gülen'den şikayetçi oldu
  • İki amirali gözaltına alan İmren'den 'darbeden haberim yoktu' savunması

Tarihimizden bir yaprak

Halit Aksungur

Batının yayılmacılık anlayışı her çağda dünya insanlarını huzursuz etmiş, emeklerini, toprakla-

rını sömürerek insanlık tarihi üzerinde olumlu bir izlenim yaratamamışlardır. Buna karşılık fen ve bilimde, araştırma ve geliştirme konularındaki atılımları, doğu milletlerini kendilerine hayran

 bırakmaya yetmiştir. İşte böyle bir dönemde geçmişin en şanlı devletine, saldırarak Türk’leri de etki

ve boyunduruk altına almayı göze alarak Balkan ve 1. Dünya savaşını başlatmışlardı. Bu ölüm-dirim savaşı, bir adıyla da “Kurtuluş Savaşı” sırasında Mustafa Kemal; Haymana yakınlarındaki bozkır köyle-rinden ”Alagöz” köyü yakınlarında karargahını kurar.

             23 Ağustos 1921 de şafak vakti Sakarya meydan savaşını başlatır. Bu bir ölüm dirim savaşıdır.

 “Ya İstiklal ya ölüm” diyen buyruğun ardından birleşik düşmana karşı ilk kurşunlar atılmaya başlandı. Mehmetcik’in biri şehit olurken onun yerini başka bir Mehmetcik dolduruyordu. Anadolu’nun batısı kan ve barut kokusuyla kıvranıyordu. Yaşlısı genci köylerini düşman çizmesinden korumak için çarpışıyor, dualar gökyüzüne doğru yükselirken gözyaşları sel gibi akıyordu.

                Asker sevkiyatının yirmi dört saat sürdüğü  o günlerde sevkiyat subayı vagonların arasında gecenin karanlığı altında yere çakılmış gibi duran bir gölge görür. Kuşku içinde yaklaşır. Karanlığa alışan gözleri ak saçlı, başı yaşmaklı uzunca boylu yaşlı bir kadındır gördüğü. Bir Türk anası, Türk kadını. Mevsimin yaz olmasına karşılık iplik iplik bir yağmur yağmaktadır. Akşamın karanlığı ikisini karşılaştırır. Yorgun bir sesle kadın; “Oğlunun burada olduğunu, selametlemeye  geldiğini” söyler.

Sevkiyat subayı askerin künyesini öğrenir. Söğüt’ün Akgün köyünden Mehmet oğlu Hüseyin’i  anasıyla buluşturur. Gecenin karanlığında anasını tanımıştır, elini öper. Anası da bağrına basar Hüseyin’i. Şöyle seslenir oğluna:                                                                                                                                                                                      “Yiğit oğlum benim!

                Deden Yemen çöllerinde kaldı. Babanla dayıların Çanakkale’de şehit düştüler. Sen benim son yongamsın. Ezan sesi duymayacaksak, minarelerimiz yıkılacaksa, kandillerimiz sönecekse şehit ol köye dönme! Allah yolunu aydın etsin! Diyerek oğlunu bir kez daha öper, sarılır ayrılırlar…                                          Yukarıdaki düz yazı, hayal değil, yaşanmış bir gerçeğin dile getiriş öyküsüdür.. 19 Mayıs’tan, Cumhuriyet’e uzanan destanın nokta kadar olan bir bölümüdür. Bunlar dile getirişimizin nedeni;            “ işgal günlerindeki iş birlikçilerin torunlarının bunları çok iyi kavramasına yardımcı olmak içindir…”

                O günlerde Anadolu’da Türk anaları çok sıkıntılı günler yaşadılar. Kıtlık ve yoklukların, sıtmanın yanında, kiminin oğlu, kiminin eşi,  kiminin yeğeni, köylüsü ve yakını, mahalle komşusu şehit olmuş künyeleri geliyordu. Günler acılarla dolu, geceler uzadıkça uzamaktaydı. Şehitlere yakılan ağıtlar göklere direk gibi yükselirken yürekleri yanıp kavruluyordu. Sönen ocakların dumanı çıkmaz olmuş tütmüyordu. Anaların gelinlerin gönülleri kırgın yürekleri yangın yeri, başlarında kara bir yazma yas tutuluyor, ağıtlar gözyaşlarına karışıyordu.

                Öte yandan açlığın, çıplaklığın sıkıntısına düşen halk yokluğun ağırlığı altında inlemekteydi. Bir yandan kuraklık, onu izleyen yokluk kıtlık Anadolu kadınının belini bükmüştü. Evlerde eli işe yatkın 15 yaşındaki çocuklar, 70 yaşındaki dedeler geçim derdi için gurbete çıkıyor, kadınlar bir kez daha yalnızlaşıyordu. Yalnızlıktan ağaç bile ağlarmış. Yalnızın yanında  kimler olur ki?

                Köylerinin, topraklarının düşman çizmesinden kurtulması için savaş verenler işte bu yoksul              güçsüz, Anadolu halkıydı. Meclisin savaşı sürdürebilmesi için ordunun gereksinimi bu yoksul halktan alınmıştır. Kurtuluş savaşının anlamını kavramak, yorumlayabilmek için Türk halkının iç yapısını tanımak gerekir. O yıllarda Anadolu halkının toplum yapısı toprağa bağlı köylü ve kasabalı ağırlıklı bir yapı içindedir. Geleneklerine bağlıdır. Köyler genellikle unutulmuş biraz da horlanmıştır. Ama inancına bağlı, aile bağları güçlüdür.

                Bozkırın yavşanı, ayrık otları gibi susuzluğa, yoksulluğa direnmektedir. Eşini, çocuklarını tutsak etmeme uğruna topa, tüfeğe karşı yumruğuyla vuruşmaya hazırlanmıştır. Dillerinde duaları,  Yunus

Emre’nin deyişleriyle pişmiş, iç yapılarını beslemişlerdir.

                “Şunlar ki çoktur malları

                Gör nice oldu halleri

                Sonucu bir gömlek imiş

                Onun da yoktur yenleri

                Durum böylesine acımasızdır. Cepheye sevkedilenler bu topraklar için canlarını vermekte, geride kalan kimi vicdansızlarınsa bir eli yağda bir eli balda bir yaşam sürmektedir.*

                Cephede düşmanın kurşununa karşı yumrukla, kazmayla karşı duran Mehmetçiğin, şehit ve gazilerin geride kalanları öğütülmüş mısır koçanı, kurutulmuş ahlat, armut kurusundan ekmek yapmaya çalışıyordu. Açlıklarını gidermeye çalışan halk bitkin bir durumdaydı. Dağlardan yaban otları

toplayarak karınlarını doyuruyor, öyünlerini böyle savıyorlardı..

                Ülkenin genel durumu bu yolda iken bir kolayını bularak cepheden kaçanlar, buğday ekmeklerini satarak ceplerini doldurmaktaydı. Ne can korkusu vardı onlar için ne geçim derdi.

 

                Rahmetle, saygıyla andığımız  Semiha Ayverdi Hanımefendi konuyla ilgili bir yazısında:

“Bir gün babam, evvelden beri tanıştığı Enver Paşanın eniştesine;  birader, halk açlıktan ölürken sen ticaret işlerinde ulu orta gitmekte bulunuyorsun. Vatanın halini düşünmek lazım.” deyince bu harp zengini elini pantolonun ceplerine vurarak:

                 “ Ne diyorsun Hakkı bey! Vatan benim cebim” demez mi...

 Bu sahneyi yazısında en acı şekliyle dile getirmiştir. Doksan yıl önce halkımızın yaşadığı bu acı günlerin, yeniden yaşanmayacağına kimler güvence verebilir ki.?

                Sonuçta bu acı ve kara günlerin hepsinden çoğunlukla kadınlarımız etkilenmişti. Ailenin içeride ve dışarıda görülecek işleri kadınları bekliyordu. Gün batar akşam karanlığı çökünce kapılar kapanır. Işık derseniz ocakta yanan çam çırası, çalı çırpıdan yakacak. O da bulunabilirse. Sabahı olmayan ağıtlar ve gecelerin öyküsü bunlar.. Daha da acısı türkülerin eşlik ettiği yalnızlık duygusunda yaşama tutunmak isteyen anaların, gelin ve nişanlıların öyküsü. Yalnız elin sesi çıkmaz, yalnız taş duvar olmuyordu.  O günler kadınların çığlığını, hüzünlü öykülerini gizlemektedir. Yaşam kavgasının verdiği ruhsal çöküntüyle yılgın ve çaresizdiler. Onun için yanık türküler yakıp söylemişlerdir. Sabır ve avunmayı o içli türkülerde aramışlar. En verimli yaşanası çağlarını toprağa gömer gibi bastırmışlar. Bir yanda yalnızlık, bir yanda çevrenin baskısı soluksuz kalışına yakılmış türküler maniler.. Yedi düvele karşı savaşın acı sonuçlarıydı bu görüntüler. Dillerde;

                “Asker yolu beklerim de günü güne eklerim

                Sen git yârim talim de ben burayı beklerim”

Diye yükselen çığlıklar gökleri tutuyordu. Anadolu kadını bitmeyen bir çilenin pençesinde gözyaşını dindirmeye çalışıyordu. Pınarlar kurumuş gözyaşları dinmemişti.

                 Başkomutan Mustafa Kemal, bozkırı  ve  onun halkını iyi tanımıştı. Türk halkının sembolü olan bozkırda düşmanı dize getirmeye kararlıydı. Halkla birlikte yenecekti düşmanı. Aydın subayları ve bozkır halkının birlikte savaşı olacaktı bu kavga. Öylede oldu. Mustafa Kemal yorgun ve kaburga kemiği kırık Dua tepeye çıkıyor . 13 Eylül’de düşman düzensiz bir şekilde Sakarya’yı bırakıp kaçıyordu.

Cepheden mutlu haberler gelirken köylerde asker yolu beklemenin sıkıntısı dinmiyordu. Savaş günleri zorun da zoruydu. Geceleri yorganlar taş gibi ağır, gündüzler sıkıntılı, içini dökecek yaren yoldaş yoktur. Herkes kendi derdine düşmüş , herkesin başı çilelidir. Yüreğini genişletecek bir dostun arandığı günlerdir. Gündüzler akşam olmaz, akşam basınca sehere ulaşılması güç. Düşünceler burgu gibi döner beyinlerde.

                Bir an gelir, bir ışık doğar içine. Bunlar da geçer, yeter ki o sağ dönebilsin dileği sarar içini. Az da olsa bir serinlik düşer yüreklere. Kavuşacağı günleri düşleyerek yeni umutlar doğar içine. Dillerde Mustafa Kemal için dualar hiç eksik olmaz. Askerden beklenen mektuplar beklenir çaresiz. Arkasında ucu telli dizeler dökülür gelir.

                “ Sen gideli gözyaşlarım dinmedi

                Ellerime yad elleri değmedi

                Uzattın yolları nerelerdesin

                Sen gideli çığlıklarım dinmedi

Böyle günlerde özgürlüktür türküler. Yüreklere gönüllere dermandır. Yolunu beklediği mektuplar gibi okunur dillerde. Düşlerinde turnaların getireceği zafer haberleri beklenmektedir…

            Mustafa Kemal bu yoksul, bitkin ama inançlı Türk halkına güvenmişti. Bunun için düşman ordusunu bilerek Anadolu bozkırına çekiyordu. Düşmanı halkla birlikte yenecekti. Öyle de oldu. İnanmayanlara zaferini Anadolu bozkırlarından duyuruyordu… Gelecek kuşaklara bu dar günlerin bilincini, Türk insanının toprağına bağlılığını kavratmalıyız. Bu da eğitimle yerine getirilir..

            

UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2008 Memleket | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0332 352 16 16 | Faks : 0332 352 11 66 | Haber Scripti: CM Bilişim