• BIST 83.048
  • Altın 146,881
  • Dolar 3,7605
  • Euro 4,0391
  • Konya -9 °C
  • Facebook'tan İslami sayfalara sansür
  • Çok kritik uyarı! Günlerce yağacak
  • İşte AK Parti'nin referandum sloganı
  • Facebook'tan İslami sayfalara sansür
  • Çok kritik uyarı! Günlerce yağacak
  • İşte AK Parti'nin referandum sloganı

S.Ü. SAĞLIK BİLİMLERİ FAKÜLTESİNDEN EDEBÎ ESİNTİLER…

Şakir Tuncay Uyaroğlu

Saygı değer okuyucularım, bugün köşemde kalemi güçlü beş öğrencimi misafir ediyorum. Benim için her biri bir pırlanta kıymetinde olan değerli arkadaşlarım, sizlerle gurur duyuyorum. “Boynuz kulağı geçer.” sözünü bir kez daha teyit ettiniz. Yüreğinize sağlık… Ne mutlu bana ki, sizlerin hocası olma bahtiyarlığına eriştim.

 

Seher Horzum / Ebelik

Ah Bir Çocuk Olsaydım…

Kim büyümek ister ki? Ben istemezdim, kimse de istemez. Çünkü eskisi gibi özgür değilizdir bence, istediğimiz gibi konuşup istediğimiz gibi davranamayız büyüyünce.

Yaramaz bir çocuk, en fazla ne kadar yaramaz olur; onu bilemem ama uslu çocuklar da değildik, benden bir yaş küçük kız kardeşimle.

Komşumuzun evinin önünde bir taş vardı. Ona oturur, gelen geçen çocuklara çatardık; büyüklere gücümüz yetmezdi ya… Evimizin önünde bir elma ağacı vardı; ona çıkar, bir dal bulup oturur, elma koparır, daha sonra karşı evdeki kavga eden komşularımızı izler gülerdik.

Evimizin arka tarafında kocaman bir bahçemiz vardı. Orada birçok elma, vişne, armut, kayısı ağacımız vardı. Onlara çıkar, oradan duvara, duvardan da kümesin çatısına atlar, tavuklara taş atardık. Onlar da kanat açıp kaçışırlardı ya, bu bizim nasıl oluyorsa çok hoşumuza giderdi.

Ayrıca kendi ağaçlarımızdaki meyveler yetmezmiş gibi, bir de başkalarının elmalarını çalardık. Şimdi “Hakkınızı helâl edin, çok meyvenizi çaldık.” diyemiyorum. Haydi; nazımın geçtikleri neyse de, tanımadığım insanlara nasıl söyleyeceğim?

Babam o zamanlar çiftçilik yapardı. Arada bir boşluk olsun hemen kahveye çay içmeye giderdi. Sanki evde çay yoktu. Annem de biraz kızardı buna.

Biz babam ortadan kaybolunca hemen kahveye gider; babamı biraz tehdit eder, sonra da televizyonda gördüğümüz bildiğimiz bilmediğimiz her şeyi aldırır, hoşumuza gidenleri yer, gitmeyenleri de duvarın dibine koyardık. Babamın bakkal arkadaşlarına gider, bir şeyler alır “Babam ödeyecek.” der çıkardık. Garibim, başka yolu mu var, öderdi mecburen.

Ah! Bebeğime elbise dikeceğim diye, az mı annemin kumaşlarını kestim. Kumaşlara bakar, en güzelini seçer, sonra da acımadan keser dikerdik.

Annem ne zaman fark ederse; biz doğru kömürlüğün damına çıkar, akşama kadar orada durur ve suçumuzu böyle bastırmaya çalışırdık. Koyun sürüsü ve birkaç köpek geçerdi. Köpeklere taş atar, sonra da “hav hav” der, zorla belâ isterdik. Nasılsa onlar dama çıkamazlardı…

Ben, fotoğraf makinesinden çok korkardım. İçine gireceğim, bir daha da çıkamayacağım zannederdim. Bu yüzden; benim fotoğrafımı çekmek isteyenin, önce evimizin arkasındaki 2-3 dönüm tarlayı bir tur atması ve beni yakalaması gerekirdi. Bunu da kimse yapmazdı.

Annemle babam tarlada bir şeyler ekerken biz de onlara çay demler, ikram ederdik. Düşünceli çocuklardık yani. Hatta şimdi işlerden biraz kaytardığımız zaman annem bizlere “Siz küçükken daha akıllıydınız.” der.

Konya’ya taşınınca biz de değiştik. Evde yine yaramaz bizlerdik ama okulda çok uslandık. Çıt çıkmıyordu bizden. İnsanın en güzel çağı, çocukluk çağı bence. Kısacası “Ah bir çocuk olsaydım.”

 

Meryem Akkuş / Hemşirelik

Ayrılık

Ne acı şey…

Gidip de gelmeme, gelip de görememe korkusu yüreklerde. Biri gidişine üzülür, diğeri kalışına. Sonra iki taraf da yanar, bu acımasız vedalaşma da kaderin cilvelerinden. Elden ne gelir… Terk edilen mi, yoksa terk eden mi olmak? Yok yok, ikisi de birbirinden beter.

Hele otogarda uğurlamalar. Bakamazsın bir türlü yüzüne, otobüsün gelişini beklerken. Saatler geçmesin istersin, elini hiç bırakmamak, hiç ayrılmamak… Konuşamazsın bir türlü. Sevdiğini bile söyleyemezsin, haykırmak istesen de defalarca… Gözlerini kaçırırsın gözlerinden, korkarsın yaşlar dökülüverir diye.

Sonra… Hasret götüren otobüs gelir, gecenin karanlığını bölercesine. Vakit tamamdır artık. Sarılırsın doymayasıya ve ağlarsın hıçkıra hıçkıra sevdiğinin omzunda. Gitme diyemezsin, tıpkı onun sana, sen de gel diyemediği gibi…

Bir ses böler hıçkırıkları: “Yolcuların dikkatine, Sivas’a gidecek otobüsümüz bir dakika sonra hareket edecektir.” Ama bırakamazsın bir türlü. Ellerin kenetlenir boynuna. O ise ağladığını belli etmemek için, kaçar adımlarla döner otobüse. Sonra, koltuğunda hıçkırıklara boğulur.

El sallar sana, oturduğu yerden gözyaşları içinde. Araba hareket eder. Sen de el sallarsın, gelişini çabuklaştıracakmış gibi. Defalarca, defalarca el sallarsın; ta ki, otobüs görünmeyinceye kadar. Gözyaşların yağmur damlalarına karışır, gecenin esmerliğinde…

Ve isyan edersin her şeye, isyan edersin ayrılıklara. Fakat, arkanı döndüğünde, yeni gelen otobüsten inenlerin bekleyenleri ile buluşmalarını, sarılmalarını, sevinç gözyaşlarını görürsün.

Hasret götürüyor vuslat getiren otobüsler… Ve sorarsın kendi kendine çaresizce: “Vuslat ne zaman?”

 

Sümeyra Yenel / Hemşirelik

Dikende Açan Güller: Kaktüsler...

Hayatı yeni yeni anladığım sıralarda tanıştığım dikenli dostlarımdı onlar! Yalnızdım, yalnız kalmak istiyordum, yaşım on altıydı. Onlarla dostluğum, bir çiçekçi amcayla tanışmamla başladı.

Bana çiçek serasını gezdiren o yaşlı amca, hayatımda ne gibi değişikliklere sebep olduğunu bilemezdi. Amcanın hediye ettiği iki kaktüsle eve döndüm, çok mutluydum. Artık sahiplenebileceğim, dertleşebileceğim dostlarım vardı.

O günden sonra, pazara her alışverişe gidişimde, o amcadan bir kaktüs satın alıp eve dönüyordum. Bir süre sonra, öyle çok kaktüsüm olmuştu ki, buna ben bile şaşırmıştım. Hepsinin bir ismi vardı. Sabah uyanır uyanmaz, yanlarına gidiyor, hepsine teker teker “Günaydın!“ diyordum.

Seviyordum onları, onlar da bunu biliyorlardı. İlk günlerde, ürkeklikten ve güvensizlikten olsa gerek, dikenlerini batırdılar bana, canım çok yanmıştı ama kızmamıştım onlara. Biliyordum ki, onlar da beni sevecek, bana alışacaklardı. Aynen, düşündüğüm gibi olmuştu ve dikenleri yumuşaktı benim için artık.

Kimse bu sevgiyi anlamadı. Babama göre onlar dikendi, bu dikenleri yetiştirmem saçmaydı. Ama babam, o dikenlerde bakmaya doyulamayacak kadar güzellikte çiçeklerin açtığını düşünemiyordu.

Annem, o esrarengiz varlıkların benim daha çok içine kapanık bir genç kız olmama sebebiyet verdiklerini düşünüyordu. Kim bilir, haklıydı belki de. Bir dergide okumuştum, kaktüs yetiştirmekte olan bir insanın vermek istediği mesaj “Sevgiye ve ilgiye ihtiyacım var.“ demekmiş.

Kaktüslere olan bağlılığım, benim daha çok içine kapanık bir insan olmama neden oldu belki. Ama; çıkış yolum, umudum onlardı, her dikenini okşarken duyduğum huzur hiçbir şeyde yoktu.

Şimdi neler değişti hayatımda bir bilseniz! Okulum sebebiyle memleketimden ayrılmak zorunda kaldım. Geride sayısını hatırlamadığım kadar çok kaktüsüm kalmıştı.

Tatilde memlekete döndüğümde, büyük bir merakla kaktüsleri yetiştirdiğim odaya gittim. Gördüklerim karşısında yaşadığım şaşkınlık ifade edilmeyecek derecede idi. Hepsi bakımsızlıktan ve ilgisizlikten kurumuşlardı.

Giderken sayısını bilmediğim o kaktüslerden geriye boş saksıları kalmıştı. Hayata direnmeye çalışan birkaç kaktüsü hüzünlü gözlerle izledim. İçimden, “Böyle olmamalıydı, bunu nasıl yaparsınız?“ diye bağırmak geldi.

Doğru ya! Nasıl yaparlardı bunu bana, can dostlarıma nasıl kıyarlardı? İnsanlara bir türlü öğretemedim, onların diken olmadığını; öğretemedim onlarda nice güzelliklerin yaşadığını, öğretemedim işte!

Onlar bana, insanların görünüşüne aldanmamayı öğretti. Çünkü kaktüsler de dikenliydi, ama o dikende gül açabiliyordu.

 

Sıddıka Leblebicier / Hemşirelik

Biriciğim

Biriciğim, bebeğim, sevdiğim her şeyim. Onu en çok uzun ve kara gecelerde ararım. Soğuk gurbet gecelerinde sadece o ısıtır beni. Aslında gece veya gündüz fark etmiyor. Ona her zaman ihtiyacım var. Fakat, ben ona hak ettiği değeri veremiyorum. O bana hak ettiğimden daha fazla değer veriyor, bunu hissediyorum.

Mutlu olduğum zamanlar biriciğime nazlanırım, ona iltifatlar ederim. Sevincimi, üzüntümü hep onunla güzel gözlümle paylaşırım. Gün boyunca gönlümden geçenleri, başıma gelenleri yaşadığım andaki heyecanıyla ona aktarırım. Eğer moralim bozuksa sinirimi ondan çıkarırım. Ona bağırır, ondan bıktığımı bile söylerim.

Evet, yanlış duymadınız; derdime kaderime her zaman ortak olan vefakâr dostuma ondan bıktığımı, onu artık istemediğimi, sevmediğimi söylerim. Bu sözlerin bu sitemlerin hiçbirini hak etmediğini bildiğim hâlde, ben yine de bildiğimi okurum.

Fakat, o bana hiç karşılık vermez. Kötü söz söylemez. Yüzündeki hiç değişmeyen o masum ifadesiyle bana bakar. Âdeta bu suskun hâli ve masum tavırlarıyla intikam alır benden. Beni sabırla dinler.

O tatlı gülücük yüzünde hep vardır. İnsanların çoğu zaman birbirinden esirgediği bir tutam tebessümü bütün cömertliğiyle sunar bana. O, yorum yapmayı sevmez. Genellikle sessiz kalmayı tercih eder. O küçücük yüreğiyle karşılık beklemeden, çıkar gözetmeden, iki kelimeden oluşan dünyanın en güzel cümlesini söyler bana: “Seni seviyorum.” Üstelik, defalarca bıkmadan ve usanmadan.

Bazen bu sevginin karşısında âciz kaldığımı hissediyorum. Keşke, ben de; sevdiğimi insanlara bu kadar içten söyleyebilsem, haykırabilsem, itiraf edebilsem. Bir gün kendinizi sevgiden yoksun hissederseniz, birinden sevgi sözcükleri duymak isterseniz; biriciğimin eline bir kez dokunmanız, onun elini sıkmanız yeterli.

Düşünsenize, o sizden sadece bunu istiyor, Hangimiz elimizi bir kez sıkana insana sevgi sözcüklerini söyleyebiliriz? Ayrıca sevgi sözcüklerini duymanız için, sizin onu sevmenize de gerek yok. Onun sevgisi herkese yeter. Biriciğimin yüreği kadar kendisi de güzeldir.

“Buğday, başakta saklıdır, / Başak, sarıda. / Sarı, saçlarında, / Seni unutmak mümkün mü? / Yosun, denizde saklıdır, / Deniz, mavide saklıdır, / Deniz, mavide, / Mavi gözlerinde, / Seni unutmak mümkün mü?”

Bana hiç yalan söylemeyen, beni mutlu eden, o küçücük yüreğinde yalnızca beni saklayan, küçücük ellerini sitemsizce bana uzatan, yüreğinin atışlarında beni anan, gözlerinin o güzel rengini sadece bana gösteren ve her zaman bıkıp usanmadan sevgisini söyleyen, sırdaşım dostum biricik sevdamı merak ettiniz değil mi?

Biriciğimden Zişan’ımdan bahsediyorum. Zişan kim mi? Benim bir tanem, mavi gözlüm, sarı saçlım, elleri küçücük kalbi kocaman olan konuşan oyuncak bebeğim...

 

Dilek Türkekul / Ebelik

Masallarla Sevgi Verilmez Bu Diyarda!..

Mavi güllerin yetiştiği, her sokağının beyazın saflığı ile karışmış hatıraları olan bir yer… Sevdanın ihaneti kelepçelediği, doğrunun yalanı tutukladığı evler, bahçeler dolu…

Masallarla sevgi verilmez bu diyarda!.. Çünkü sevgi kendisidir. Bebek misali tertemiz gülümseyişler dağıtır gökyüzü. Toprağı, kese içindeki altın misali bereketli… Gülü, bülbülüyle konuşur durur ötelerde. Papatya, gülü kıskanmaz, hayranlıkla seyreder durur ve şükreder Yaradan’ına…

Masallarla sevgi verilmez bu diyarda!.. Çünkü, sevgi kendisidir. Huzurun çıkmaz sokakları, sevinçlerin çay bahçeleri vardır her bir yanda. Yaşamak için var olmuş umutlarla doludur kâinat. Hüzünleri vardır elbet, sadece mutluluğun değerini anlayabilmek için… Ama umut kuşunun kanadına takılmayı bilir buradaki dost ehlim, göklerle yer arasındaki merdivende çocuk gibi koşmayı da…

Masallarla sevgi verilmez bu diyarda!.. Çünkü, masal tam içinde gömülüdür. Her insan yeni bir mucize… Pamuk prensesin elbisesi burada masmavi güllerdir, arabası umut, prensi ise sadakat… Her dalışında, bu bağlarda kum saatinin her bir zerre kumunu doya doya sevgiyle doldurursun.

Masallarla sevgi verilmez bu diyarda!.. Değerli olan, elmas ya da yakut değil insandır. Elmasın kömürle yapısı aynıdır, bilirler. Tek fark parlaklıksa göz ardı etmek kolay. Peki ya insanlar öyle mi? Hepsi başka başka… Hepsinde saklanmış nice hazineler var. Zenginlik yürektedir, yaşamak başka…

Masallarla sevgi verilmez bu diyarda!.. Mavinin özgürlüğü, beyazın saflığı, yeşilin sevimliliğidir buram buram tüten… Ölüm değildir ihanet, burada ihanet ölümdür her an. Rüyaların en pembesini yaşarken, en gerçeğini kazır beynine… Üzülmek ve üzmek, tıpkı elmas ve kömür gibidir buralarda.

Masallarla sevgi verilmez bu diyarda! Kum saati çağlasa bile şelâle misali; her kum tanesi senin için, sevdiklerin için, dostun için, diğer tanelere kavuşur altta. Her kum tanesinde şefkat, her kum tanesinde sevgi saklıdır. Ve en büyük hazine bu diyarda kum saatidir.

Masallarla sevgi verilmez bu diyarda! Her dostu buraya saklamışımdır, az olsa da… Her hayali buraya kazımışımdır, zor olsa da... Her sıkıntıyı burada unutmuşumdur, yakıp kavursa da… Hayatımın her saniyesi iki diyarda geçip giderken, biliyorum tek bana kalacak olan masallarla sevgi verilmeyen diyarım olacak.

Masallarla sevgi verilmez bu diyarda! Acıyı tatmış, tatlıyı sevmişim; ağlamayı başarmış, gülmeye dönmüşüm. Düşmanlığı şakağından vurup, dostluğa adamışım kendimi. Dünü bir mevsim kabul etmişim, bir daha gelmeyeceğini öğrenmişim.

Masallarla sevgi verilmez bu diyarda! Burukluğun girdabında sürüklendiğim an koşar gelirim buraya… Yarının kalbinin benim için attığını hissederim. Coşarım çocuklar gibi… Diyarımdaki dost ehlim geldikçe yanıma, o çok sevdiğim yağmurlar gibi sevda çisil çisil yağar gönlüme. Ve sırf kum saatindeki zerreyi dolu dolu yaşamak için adarım tüm hayatımı bu masmavi diyara.

UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2008 Memleket | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0332 352 16 16 | Faks : 0332 352 11 66 | Haber Scripti: CM Bilişim