• BIST 106.711
  • Altın 143,514
  • Dolar 3,5567
  • Euro 4,1387
  • Konya 24 °C
  • FETÖ'den polis müdürüne gizli kameralı tuzak
  • Gülen bizi yurdun mescidine kilitleyip kırbaçlı adam dikti!
  • TRT'nin eski personeline FETÖ'den dava
  • FETÖ'den polis müdürüne gizli kameralı tuzak
  • Gülen bizi yurdun mescidine kilitleyip kırbaçlı adam dikti!
  • TRT'nin eski personeline FETÖ'den dava

Provokasyon uyarısı yapan tarafa düşmek

Derviş Argun

Türkiye hem de her konuda çok hızlı değişiyor. Bu değişimin kanatları ve tarafları değişimin farkındalar. Ayak uydurmaya çalışanlar olduğu gibi, daha önce ayak uydurmayı becerip süreci korumaya çalışanlarda mevcut. İster karşı duran, isterse koruyan taraflar olsun her biri kendince bir etkinlik alanı oluşturmuş ve mücadele veriyor. Bu etkinlik alanının sahipleri içerisinde siyasi ve silahi unsurlar olduğu gibi, iktisadi güçlerde mevcuttur.

 

Kim ne derse desin Türkiye’de gelişmelerin ekonomik ayağı, siyasi ve ideolojik ayağından daha etkin basıyor. Siyaseti şekillendiren taraflara etki eden tröstleri görmezden gelmemiz durumu eksik değerlendirmemiz anlamına gelecektir. Meseleye dar çerçeveden bakma alışkanlığımızı devam ettirdiğimiz zaman kavga, ben kitapçıyla sen tuhafiyeci arasında kalıveriyor.

 

Bu gün Türkiye’de hükümet ve bir kısım taraflarca dillendirilen değişimin önündeki engellerin aşılabilmesi, bu tröstlerin meseleye bakışlarıyla da çok alakalıdır. Onların milyar dolarlık proje ve beklentilerinin geleceği, ideolojilerinin yaşam sürüp süremeyeceğinden daha önemlidir. Tüm dünyalarını milyar dolarlarının ne olacağına bağlayan bu dev şirketler, çoğu zaman varsa ideolojilerine rağmen korumak zorunda oldukları varsıllıkları için kanat değiştirmişlerdir. Oysa bu milyar dolarlık süreçler bizi hiçte ilgilendirmemektedir. Çünkü ne ben, kitapçı derviş’in nede bu gazeteyi okuyacak kadar halktan olan sizlerin milyar dolarları yok. Fakat sorun bu değil. Sorun, bizimde içinde yaşadığımız satıhta bir mücadele olmakta ve bu mücadelenin en etkin kesimlerinden biriside bu taifedir. 

 

Eğer bu gün Türkiye’de, fanatik laikçiler, ya da kafatasçı Kemalistler geçmiş alışkanlıklarına benzer bir süreç geliştiremiyorlarsa, bunun en büyük sebeplerinden birisi de Türkiye’de onların yetenek ve becerilerini aşan bir ekonomik sürecin gelişmesidir. Onlar, Türkiye’deki ekonomik büyümenin yükünü taşıyamayacak kadar çapsız ve altında ezilmekten kurtulamayacak kadar da beceriksizdirler.

 

Dün, toplumun tamamını karşılarına alma pahasına darbe pohpohçuluğu yapanlar, bu gün devletin hazinesine bulaşmadan da para kazanmayı öğrenmiş olmanın keyfini yaşıyorlar. Biz ne dersek diyelim dini, imanı ve hatta tüm hayatı parası olanlar için kazanmak şartıyla çoğu zaman kimin düşünce ve bedeninin iktidarda olduğunun bir önemi yoktur. İdeolojilerin yıkıldığı, zafiyetlerin en belirgin bir şekilde ortaya çıktığı alanlar, paranın etkin ve egemen olduğu alanlardır. Nice iman sahibi insanlar bile inançlarını, kazanmayı umut ettikleri üç beş kuruş için pazarlarken biz paradan başka dini olmayanların kazanmayı umut ettikleri milyar dolarlara rağmen direnç göstereceklerini mi sanıyoruz? Çünkü bu onlar adına kadim bir hastalıktır. Bedir savaşı öncesinde Ebu Süfyanın Şam’dan dönerken ticaret kervanıyla birlikte savaşa dâhil olmasını isteyen elçiye, benim dinim ve şerefim develerimin üzerinde sözü o zihniyetin bu konuya bakışını açık etmek için yeterli değil mi?

 

Şimdi tüm bunları şu meseleyi belirgin hale getirmek için yazdım. Bu gün hükümetle iş çevrelerinin ya da yurtdışı tröstlerinin mutabakatı ekonomi üzerinedir. Türkiye’de hükümet tarafından gerçekleştirilmeye çalışılan özgürlükler, dünyaları kar-zarar hesabı üzerine kurulu bu şirketlerce kazançlarına zarar vermemek kaydıyla önemsizdir. Eğer bu ülkede onlar kaynaklı bir kaos istenmiyorsa, hükümet onlara -hem de sürekli olarak- biz olursak katlarsınız, size en iyi biz kazandırırız, siz en iyi bizim dönemimizde kazanırsınız durumunu yaşatması gerekiyor. Bunun ne denli zor olduğunu hepimiz biliyoruz. Fakat onların anladığı tek dilin bu olması bu anlamda hükümeti bu konuda o çevrelere karşı çaresiz kılıyor. Bu çaresizliğin nasıl sonuçlanacağını hep birlikte seyredeceğiz.

Bununla birlikte iş çevreleri kadar etkin olmasa da hak ve özgürlükler konusunda halka düşmanca davranan başka adreslerde var. Bunu biliyoruz. Bu adreslerin zaman zaman ne Cumhurbaşkanını nede Başbakanı takmadıklarını biliyoruz. 27 Mayısta sıraya dizilen devlet erkânının, “Celal Bayar bir adım öne” anonsuyla bir onbaşıya nasıl teslim edildiğini yaşı büyük olanlar bilir.

 

Öyleyse hükümetin, eğer gücü varsa hükümet olmasından gelmiyor. Kurduğu dengenin yıkılması ile altında kalması muhtemel tarafların sahiplenmesinden geliyor. Türkiye’deki Müslümanların bu kesimle aynı tarafta olmaması gerektiğine ve aslında olmadığına da inanıyorum. Fakat bize lazım olanla, onların aradıkları aynı terazinin farklı kefelerinde olabilir. Hiçbir şart ve şekilde dinsizlik olacak bir tavizi vermemek kaydıyla cuntacılar tarafından yeniden “Celal Bayar bir adım öne” günlerine döndürülmenin sizce bir anlamı var mı?

 

2006 Temmuz harbinde Lübnan Hizbullahı karşısında yerlerde sürünen ve cesetlerini bile toplayamadan Lübnan’dan kaçan İsrail, tüm dünyanın gözü önünde üç yıldır açık hapishane haline getirdiği, bırakın silahı, gıda ve ilaç bile girmesine izin vermediği Gazze’ye yeniden saldırdı. Bu saldırıların İsrail’in sonunu getireceğinden hiç şüphemiz yok. . Fakat gün yardımlaşma ve omuzlaşma günüdür. Bugün Gazze’de ümmet adına onur mücadelesi veren Hamas ve askerlerinin duaya ve katkıya ihtiyacı vardır. Dualarımızı gönderirken, bu konuda çalışma yapan İHH’yla temasa geçerek, onların ihtiyacı olan ve bizde bulunan ne varsa göndermek boynumuzun borcudur. Bu kavga, onların eliyle tüm ümmet adına sürdürülen bir kavgadır.

 

UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
levent
04 Mart 2008 Salı 16:36
resminiz ile yazınız uyuşmuyor...
Sayın yazar, resminiz ile yazınızın son paragrafı olmasa materyalist bakış açısından bir demet sunulmuş. "..kim ne derse desin..", "..biz ne dersek diyelim..." türü hüküm cümleleri ile peşin hüküm ve önyargınızı dayatma mantığını anlamak mümkün değil. Diyaloğa ve tartışmaya kapıyı kapattığınıza göre belki yazılan yoruma da " sen ne dersen de" dersiniz ama yine de yazmadan duramadım.
85.110.149.169
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2008 Memleket | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0332 352 16 16 | Faks : 0332 352 11 66 | Haber Scripti: CM Bilişim