• BIST 107.202
  • Altın 145,420
  • Dolar 3,5161
  • Euro 4,1312
  • Konya 20 °C
  • FETÖ'nün "para kasası" holdingin içini boşaltmış
  • Başbakan Yıldırım SingapuBaşbakan Yıldırım: Memurlarımızı enflasyonun altında bir ücrete mahkum etmeyeceğizr'da
  • Haluk Şahar'dan "Darbe gecesi Konya Valisini aradım" iddiası
  • FETÖ'nün "para kasası" holdingin içini boşaltmış
  • Başbakan Yıldırım SingapuBaşbakan Yıldırım: Memurlarımızı enflasyonun altında bir ücrete mahkum etmeyeceğizr'da
  • Haluk Şahar'dan "Darbe gecesi Konya Valisini aradım" iddiası

Osmanlıca Yeni Türkiye’nin dili mi olmalıdır?

Derviş Argun

Bir sorunun, bir başka sorundan daha önce sonuçlandırılması gerektiğini neye göre kararlaştırmalı diye sorulursa, yol açtığı eylemlere göre diye yanıt veririm diyor Albert Camus. 1960 yıında vefat eden Cezayir kökenli felsefeci, İslami dinamikleri kendisi için referans kabul etmese de İslamın öğretisini müstetir bir değer olarak uhdesinde bulundurmuş ve çalışmalarında bu rengin hâkim olmasına engel olamamıştır. Bunu neden söylüyorum? Çünkü çok pratik ifadesiyle tarihin her bir çağında aklın yolu birdir cümlesi, akletme arayışı içinde olanlar için doğru ve sonuçları test edilmiş bir cümledir.

İç siyasi hareketlenmelerimiz ya da sınır ötesi politikalarımız oluşturulurken ve eleştirilirken, temel referanslarımızın diğerinin ne dediği üzerinden şekillenmesi kadim bir doğulu hastalığıdır. Sadece o dedi diye kabul etmemek ya da o dedi diye onaylamak, doğrunun arayışında olan bireylerin işi değildir. Eğer red ve onay mekanizmamız, “o ne dedi” sorusunun cevabından hareketle ve onun dediğinin muhalifi bir duruşu kutsamakla çalışırsa, mekanizmanın ürettiği sonucun çoğu zaman katkı sağlayıcı olmayacağı muhakkaktır.

İç siyasetin son günlerdeki hareketliliği Milli Eğitim şurasında yapılan Osmanlıca dersinin seçmeli ya da mecburi olması konusunda yapılan tartışmalar üzerindedir. Bu tartışmaların yapıldığı zeminin “öteki ne demiş” dışında bir sahiciliği yoktur. Muhalefetin, Cumhurbaşkanı başta olmak üzere hükümet ve tüm yönetici bürokrasiye karşı geliştirdiği toptancı red yaklaşımı, hem kendilerinin hem de onlar eliyle elde edilecek kazanımların canına okumaktadır. Muhalif duruşun kadim bir kıymeti tartışılması mümkün olmayan bir değeri vardır. Oysa bu durum Türkiye’de muhalefetin çapı oranında kıymetsiz ve müptezel bir çizgiye doğru savrulmuş, çoğu doğru eleştiriler onlar eliyle katledilerek toplumda tartışılamaz hale gelmiştir.

Muhalefetin Osmanlıca derslerine olan karşı duruşu, herhangi derin bir politikayla desteklenmiş değildir. Bu muhalefetin esaslılığının tüm çapı, Osmanlıca harfleri ile Kur’an elifbasının benzerliliğine olan kinin ötesinde bir şey değildir. Bu benzerlik onların sürece itiraz etmeleri için daha esaslı arayışlara girmelerini gerektirmeyecek kadar esaslı bir sebeptir. Bu aynı zamanda onların tam yüzyıldır savaştıkları dine karşı konumlarını da tahkim etme durumudur. Bu tahkimatın kendilerini yine tam yüzyıldır halkın tercihiyle iktidar etmediğinin bilincinde olmalarına rağmen devam ettiriyor olmaları ise, sorun sıralamasındaki arızalarını ortaya koymaktadır.

Bir dilin ve dilin sahiplenicisi sosyolojinin kutsanması meselesi ayrı bir bahis ve üzerinde konuşulması gereken bir durumdur. Bir dilin toplumun diriltilmesine ne tür katkılar sağlayacağı konusu, dayatılan bir başka dilin ne tür hasarlar açtığı tespiti üzerinden ölçülebilir. Bu konu esasen üzerinde yoğun araştırmalar yapılması gereken de bir konudur. Bu güne kadar konu üzerinde çalışma yapmanın zorluğu herkesin malumudur. Çünkü dil meselesi tartışılırken mücerret olarak dil meselesi tartışılmayacak, beraberinde bu dili dayatan kurucu kadrolar ile bu kadroların müstetir tarihi de konuşulacak.

Türkiye bir takım zorba dayatmalar ile tam 600 yıllık müktesebatı yok eden 1908-1918 arası süreci konuşamamıştır. Bilhassa siyasiler içinde bu konuda konuşma teşebbüsü içinde olanlar ise, henüz ne dedikleri bile anlaşılmadan ya bedensel olarak ya zihinsel olarak infaz edilmişlerdir. Son dönem siyasilerinden Hasan Mezarcı’nın sürekli dile getirdiği ve Mustafa Kemal’in en esaslı muhaliflerinden olan Ali Şükrü beyin Mustafa Kemal’in muhafız komutanı Topal Osman tarafından bedenen infaz edilmesi ile bu olayı dile getirmesinden dolayı 28 Şubat sürecinde zihnen infaz edilen Hasan Mezarcı arasında bir fark yoktur.

Bundan dolayıdır ki yeni Türkiye, eskiye ait ne varsa konuşmalı, Mustafa Kemal dâhil kim varsa tartışmalıdır. Bu korkulması gereken bir şey olmadığı gibi, uzak ufuklara dönük derin projeler için de şarttır.

 

 

UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2008 Memleket | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0332 352 16 16 | Faks : 0332 352 11 66 | Haber Scripti: CM Bilişim