• BIST 91.686
  • Altın 211,744
  • Dolar 5,3854
  • Euro 6,1343
  • Konya 6 °C
  • FETÖ liderine suikast yapılacak mı?
  • Zorunlu kış lastiği uygulaması başlıyor
  • Benzin ve motorine indirim geldi!
  • FETÖ liderine suikast yapılacak mı?
  • Zorunlu kış lastiği uygulaması başlıyor
  • Benzin ve motorine indirim geldi!

Yavuz Sultan Selim'in 'Kürt açılımı'

Yavuz Sultan Selimin Kürt açılımı
Kürt beyleri İdris-i Bitlisî’yi Yavuz sultan Selim'e yollayarak Safeviler tarafından ellerinden alınmış bulunan toprakları üzerindeki veraset haklarını tanımasını istediler. Yavuz'un hamlesi beklenenden farklı oldu.
Mustafa Armağan'ın köşe yazısı

Tarihe göndermelerimizin arttığı bir dönemi yaşıyoruz. Bu da tarihe ilgiyi artırıyor. Tabii kaçınılmaz olarak kimi hataları da. Çok konuşulan ‘Yavuz’un Kürt açılımı’nı doğru anlayabilmek için olayın mantığına eğilmemiz gerekiyor.

Öncelikle Osmanlı Devleti henüz Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya gelmeden önce burası Akkoyunlular, Karakoyunlular ve sonradan Safeviler arasında paylaşılamıyordu. Osmanlı’ya yenilen Akkoyunluların zayıflaması üzerine bölgede Şah İsmail’e gün doğdu. 1499’da Anadolu topaklarına girerek 7 bin kişilik bir ordu topladı. Bunlar Türk veya Türkleşmiş köylülerdi. Ancak hepsinin Alevi ve Türkmen olduğunu düşünmeyin. Zira içlerinde hem Sünni Türkler, hem de Sünni Kürtler vardı. (Ne yapalım ki, tarih netlikten nefret eder!)

Arkasından Azerbaycan “olgun bir meyve gibi” Şah İsmail’in eline düşer. İşte bu aşamada (1501) Şiiliği devlet dini ilan eden Şah İsmail yeniden Anadolu’ya yönelip Diyarbakır’ı ele geçirir. Bu sırada Safeviler pek çok Kürt öldürmüş, toprakları yağmalanmıştır. Akkoyunlu Sultanı Uzun Hasan da aynı hataya düşmüş, Kürtleri şiddet yoluyla sindireceğini zannetmişti. Şah İsmail Kürt reislerini ortadan kaldırıp kendi adamlarını vali yapıyor, ille de Kürtlerden vali olacaksa soylu aileleri değil, onların daha düşük statüdeki rakiplerini atıyor, böylece gururlarını kırıyordu.

Tabii aşiret reislerine ölümüne bağlı olan Kürtler ayaklanmıştı ama ayaklanma da kanlı bir şekilde bastırıldı. Hatta bir heyet halinde Şah İsmail’e gidip bağlılıklarını bildiren ve bu davranışlarından dolayı kendilerine yumuşak bir tavır takınılacağını zanneden 16 Kürt reisi toptan hapse atılmıştı (yaklaşık 1510). Sonra bir darbe daha vurdu Şah İsmail. Hapse attığı beylerin topraklarını kendisine bağlamaları için güvendiği Kızılbaş aşiretlerinin önderlerini görevlendirdi.

Kanlı bir şekilde bastırılan, toprakları ellerinden alınan, biat ederek yumuşatma çabaları boşa giden Kürtlerin hayal kırıklığını tasavvur edebilirsiniz. Bu arada Şii bir devlet karşısında ezilen Sünniler konumunda bulunmaları, aralarındaki nefret ve düşmanlığı artırmış olmalıdır.

Martin van Bruinessen’e göre bu durum karşısında ayakta kalabilen Kürt önderlerin kendilerini Safevi zulmünden kurtarabilecek tek güç olarak Osmanlı’yı görmelerinde ve ondan medet ummalarında şaşılacak bir şey yoktur.

Nitekim Yavuz’un Çaldıran’da Safevileri ezip Şah İsmail efsanesine son vermesi üzerine rahat bir nefes alarak Osmanlı’ya yaklaşmaya başlayan Kürt beylerine karşı Şah İsmail Diyarbakır’ı geri almak için Karahan’ı gönderince, önlerinde tek bir seçenek kalıyordu: Osmanlı’dan yardım istemek. İşte Osmanlı-Kürt ilişkilerinde düğüm noktası, bu Diyarbakır savunması oldu. Osmanlı ordusuna kapılarını açan Kürtler, kaptırdıkları pek çok kaleyi geri alabildiler. Ne de olsa arkalarını yaslayabilecekleri bir güç vardı artık.

Şerefname’ye bakılırsa Yavuz Sultan Selim İstanbul’a dönmeden önce Kürt beyleri İdris-i Bitlisî’yi kendisine yollayarak Safeviler tarafından ellerinden alınmış bulunan toprakları üzerindeki veraset haklarını tanımasını istediler. Bunun karşılığında ise Şah İsmail’in Diyarbakır’a vali tayin ettiği Karahan’ı kovmaları için içlerinden birini beylerbeyi atamasını rica ettiler. Ne var ki Yavuz, İdris Bey’in tavsiyesi doğrultusunda içlerinden birini değil, Bıyıklı Mehmed Paşa’yı atadı. Sonunda Osmanlı birlikleri, Kürt aşiret askerleriyle el ele vererek Kızılbaşları yendi.

Artık bölgede Osmanlı egemenliği sağlanmıştı. Nihayet 1515’te İdris-i Bitlisî, Yavuz’un verdiği yetkilere dayanarak Safevilere karşı Osmanlılar ile işbirliği yapmış olan Kürt beylerini vali olarak atamış, üstelik onlara, valiliğin babadan oğula geçmesi gibi görülmemiş bir ayrıcalık tanımıştı. Oysa Akkoyunlular ile Safeviler tam tersi bir politika takip etmişler ve ellerinden geldiği kadar Türk kökenli valiler atamışlar, Kürtlerin nüfuzunu kırmayı önemsemişlerdi. Osmanlılar böylece kendisine yardım eden Kürt beylerini, (tabii Sünni olanlarını) geleneksel aristokratik ayrıcalıklarını tanıyarak rahatlatmış ve sadakatlerini sağlamış oluyorlardı. (Martin van Bruinessen, Ağa, Şeyh, Devlet, İletişim, 2004, s. 205-218)

Böylece Osmanlı Devleti, İran ve Memluk sınırında Kürt aşiretlerini tampon bir güç olarak kullanma imkânına sahip olurken, “bir hayli parçalı ve savunmasız olan Kürt aşiretleri de Osmanlı Devleti’ne muhtaçtılar.” Nitekim Şah İsmail’in oğlu Tahmasb da babasının politikasından vazgeçip Kürt beylerine valilikler vermeye başlamış, Osmanlı’nın modelini esas almıştı.

Ancak heveskâr tarihçiler gibi tarihte bir olayın bir kere meydana geldikten sonra aynen devam ettiğini zannetmeyelim. Önce Osmanlı’ya itaat etmiş bulunan Kürt aşiretleri, bir süre sonra Safevilerin daha yüksek maddi kazanç tekliflerine kanıp onların safına geçebiliyorlar veya tersi de yaşanabiliyordu. Nitekim ünlü Şerefname yazarı V. Şeref Han, İran’da doğmuş, orada büyümüştü ama 1578 gibi oldukça geç bir tarihte Osmanlı’nın cazip tekliflerini kabul ederek Safevilerin safından ayrılmıştı. (Hakan Özoğlu, Osmanlı Devleti ve Kürt Milliyetçiliği, 2005, s. 68.)

Ancak bölgeye son derece uygun olan Osmanlı modeli, yüzyıllarca ufak tefek farklılıklarla yaşamaya devam edecek, nihayet Hamidiye Alayları ile yeni bir çehreye bürünecekti. İsterseniz onu da bir başka yazıda ele alalım.

(Zaman)
UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
Osmanoğlu
14 Nisan 2015 Salı 22:36
22:36
Yavuz Sultan Selim Han hazretlerinden Rabbim razı olsun.. Bence kesinlikle söylemiştir. Çünkü tarih boyunca bu memlekette Kürt ler kadar bozguncu ve hain bir topluluk olmamıştır
78.167.171.170
ali kaplan
26 Eylül 2010 Pazar 15:52
devamı
İnternetin bir kötülüğü de, uydur kaydır bilgilerin kendisine kolayca müşteri bulabiliyor olması.
Biri bir taş atıyor internetin kuyusuna, kırk akıllı çıkarabilirsen çıkar artık. İşte sizin posta kutunuza da gelmiş olması muhtemel o 'müthiş bilgi':
Güya Yavuz Sultan Selim Ridaniye seferine giderken yaptırdığı çeşmeyi dönüşte harap vaziyette bulmuş; bunun üzerine de aşağıdaki mısraları kendisi kaleme aldırarak çeşmenin üzerine yazdırmış. Şiirin anlamı 1999'da Hasan Pulur'un bir yazısında dile getirilince çeşmenin üstündeki kitabe silinmiş! Çeşmenin kitabesinde şu yazılıymış:
Bunu okuyup sersemlemiş olan okurlarım soruyor: Acaba bu bilgi doğru mu?

Bunun gibi konularda atalarımız 'Tut kelin perçeminden' diye şık bir kelam etmişler. Neresinden tutalım?

1) Bu çeşme neredeymiş? Bir resmi, kazınmış da olsa kitabesini gösterin. Rivayetle, -mış, -miş ile tarih olmaz. Yerini söylesinler, gidip kendim göreyim.

2) Sözü edilen en basit vezin ve kafiye bilgisinden yoksun birinin söylediği açık olan manzume, şiirimizin atılım devri olan Yavuz devrine ait olamaz. Kelimeleri, bozuk vezni, külhanbeyi üslubu ile ise Yavuz'a hiç ait olamaz, zira onun Osmanlı padişahlarının en âlimi, üstelik Kürtlere en yakın davranan padişahlardan olduğunu biliyoruz.

3) Yavuz hiç Türkçe şiir yazmamıştır, divanı Farsçadır. Ona atfedilen "Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân / Beni bir gözleri ahuya zebun etti felek" diye başlayan ünlü kıtası dahil olmak üzere bazı Türkçe parçalar Nesrî gibi başka şairlere aittir.

Sanırım soruyu bana değil de, bu soruyu ortaya atanlara sormalısınız. Önce böyle bir çeşmenin varlığını ispat etsinler, görelim, ondan sonra konuşalım. Olmaz mı?

Üstelik ben 'Milliyet'in internet arşivinde aradım, taradım, Hasan Pulur'un 1999'da böyle bir yazısına rastlayamadım. Kaynak olarak zikredilen Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi'nde (Zuhuri Danışman neşri, cilt 3, s. 80) de böyle bir hikâye yok.

Kazınmış da olsa kitabe yok, bir fotoğrafı yok, kaynak diye verdikleri Evliya Çelebi'de yok, Yavuz'un Türkçe şiiri yok, o yok, bu yok ama ortada koskocaman bir yalan fırıl fırıl dolanıyor. Ve mine'l-garaib.

Mustafa Armağan
212.253.28.83
ali kaplan
26 Eylül 2010 Pazar 15:49
boyle bir cesme ve kitabesi nerede???
http://www.yesilkitap.com/yavuz-sultan-selim-in-kurtlerle-ilgili-dortlugu.html
212.253.28.83
REDAKTÖR
16 Kasım 2009 Pazartesi 10:43
Yavuzdan nağmeler
allah'ım kürdü mürd eyle
iki ayağını dört eyle
ya kürdü eşek eyle
ya eşeği kürt eyle

kürde fırsat verme yarab
dehre sultan olmasın
ayağını çarık sıksın
asla iflah olmasın
vur sopayı al haracı
karnı bile doymasın
bu çeşmeden urum içsin ermeni içsin
bir damlası kürde nasip olmasın

Muş Varto yolunda 1514 tarihinde yavuzun iran seferinde yaptırdığı tarihi çeşmenin üstündeki beddua...

yukarıdaki yazıyla bu şiir tamamen çelişiyor. Şiirin varlığını ispat etmek kolay, çünkü çeşmenin kitabesi hala duruyor. peki ya yazı...?
85.105.204.82
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2008 Memleket | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0332 352 16 16 | Faks : 0332 352 11 66 | Haber Scripti: CM Bilişim