• BIST 89.809
  • Altın 145,306
  • Dolar 3,6167
  • Euro 3,9083
  • Konya 6 °C
  • TŞOF Başkanı Apaydın: Sahte plaka satan internet sitelerine erişim yasaklandı
  • FETÖ elebaşısı Gülen hakkında yokluğunda tutuklama kararı
  • Terörü destekleyen sözleşmeli personelin işine son verilecek
  • TŞOF Başkanı Apaydın: Sahte plaka satan internet sitelerine erişim yasaklandı
  • FETÖ elebaşısı Gülen hakkında yokluğunda tutuklama kararı
  • Terörü destekleyen sözleşmeli personelin işine son verilecek

"Kutlu Doğum" üzerine

Ramazan Altıntaş

Geçenlerde bir dost meclisinde otururken, söz ‘doğum günü’ kutlamalarından açıldı. Bunun üzerine bir arkadaşımız Hz. Peygamberin doğumunu kutlamanın İslam’daki yeri nedir? diye sordu. Onun asıl endişesi, bu kutlamanın bid’at kapsamına girip girmediği değil, Hz. Peygamber’i anlamanın bir haftaya sıkıştırılıyor, olmasıydı. Bir başka endişesi de konunun asıl amacından saptırılarak kutlu doğum haftası üzerinden yeni bir sektör oluşturulmaya çalışmasıydı. Ona göre böyle bir dil, sekülerdir. Dolayısıyla, bu konu üzerinde yeniden düşünmemiz gerektiği vurgulanmış oluyordu.

Hepimizin bildiği gibi Hz. Peygamberin doğumunu kutlamalar sahabe döneminde yoktu. Sonradan ortaya çıkmıştır. Müslümanların tarihinde Mısır’da Fatımiler döneminde başlatılan Hz. Peygamberi anma ve doğumunu kutlama törenleri, Eyyûbiler ve Osmanlılar tarafından sürdürülmüştür. Yakın zamanlarda ülkemizdeki bir sivil toplum kuruluşu öncülüğünde yeniden “Ebedî Risâlet” adıyla ihya edilen bu kutlamalar eş zamanlarda Türkiye Diyanet Vakfı tarafından da “Kutlu Doğum Haftası” adıyla kutlanmaya başlanmıştır. Bu hafta münasebetiyle yurt içi ve yurt dışında Hz. Peygamberi anlamak üzerine; ilmî, fikrî ve dini birçok program düzenlenmektedir. Her geçen gün bu faaliyetlerin kalitesi artış göstermektedir.

Tekrar başa dönmek gerekirse, sahabe döneminde,  ne Hz. Peygamberin doğum günü, ne hicret olayı ve ne de Bedir gazvesi yıldönümleri kutlanmıştır. Niçin? diye soracak olursak, şu cevabı vermek mümkündür.  Onların hayatlarının tüm alanlarında Hz. Peygamber ve onun getirdiği ilahi öğreti,   canlı ve dipdiri bir şekilde yaşatılıyordu. Sahabe, Kur’an surelerini ezberleyip yaşadıkları gibi, Hz. Peygamberin gazvelerini de yaşatıyorlar ve çocuklarına anlatıyorlardı. Yani, Bedir’de ne oldu, Uhud’da ne oldu, Hendek ve Hayber gazvesinde ne oldu? Bütün bunları çocuklarına aktarıyorlardı. Çünkü onlar, bu olayların bizzat kahramanlarıydı.  Bu şekilde onlar,  İslamî hayatın coşkusallığını diri tutuyorlardı.

Aynı zamanda büyük fedakârlıklarda bulunmaktan çekinmeyen sahabe-i kiram efendilerimiz kanalıyla Hz. Peygamberin hayatında neler olup bittiği yeni nesillere sadece bir bilgi malzemesi olarak değil, eylem olarak da aktarılıyordu. Onların, Hz. Peygamberin kutlu doğumunu ve savaşlarını, salt bir gün ya da haftaya sıkıştırarak kutlamalarına ihtiyaçları yoktu. Bu güzel hatıralar zaten onların zihin ve hayatlarında 365 gün 6 saat gece-gündüz yaşatılıyordu. Buna belki bugün bizim daha çok ihtiyacımız vardır.

Öyle bir zaman geldi ki, insanların akıl ve vicdanlarından bu güzel günlerin anıları silinmeye ve unutulmaya başladı. İslam toplumları zihin ve hayatlarından çekilmeye başlayan bu anlamlı günleri yeniden diriltmeye ve unutulan değerleri yeniden hatırlamaya ihtiyaç duydu. Bu sebeple,  kutlu doğum haftası Muhammedî risaletin ve Nebevî siretin hakikatlerini ortaya koymada iyi bir fırsat olarak görüldü.  Bundan dolayı, mevlid-i nebi için ihtifaller düzenlemek her şeye değer.  Çünkü onun getirdiği ilahi mesaj, evrensel değerlerle yüklüdür. Modern dünyanın yaşadığımız kaotik dönemlerde, bu değerleri tanımaya bugün daha çok ihtiyacı vardır.  Bu da ancak böylesi vesilelerle gerçekleşmektedir.

Kutlu doğum haftası münasebetiyle başta kendi insanımız olmak üzere tüm insanlığa bu büyük hadiseyi hatırlatmak ve ondan faydalanmaları için zemin oluşturmak adına yapılan faaliyetler takdir edilmelidir, desteklenmelidir.   Kaldı ki, bu faaliyetlerle, hem Müslümanların ve hem de dünya insanının İslam’la ve Hz. Peygamberin muhteşem sünnet ve siretiyle bağlantı kurmaları sağlanmış olacaktır. Zira yaşadığımız yüzyılda özellikle Batı dünyasında bazı ülkelerin himayesinde sürdürülen islamofobi ve anti-İslamizm gibi faaliyetlerinin önüne ancak bu şekilde geçilebilir. Bu sorumluluk fert fert hepimize düştüğü gibi, Müslümanların kurum ve kuruluşlarına da düşmektedir.  

 

UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2008 Memleket | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0332 352 16 16 | Faks : 0332 352 11 66 | Haber Scripti: CM Bilişim