• BIST 82.300
  • Altın 147,981
  • Dolar 3,8287
  • Euro 4,0719
  • Konya -4 °C
  • Başbakan canlı yayında açıkladı: 'MHP'li bakan olabilir'
  • Reina dolandırıcılığında 185 bin liralık vurgun
  • AÖF’te devrim gibi uygulama!
  • Başbakan canlı yayında açıkladı: 'MHP'li bakan olabilir'
  • Reina dolandırıcılığında 185 bin liralık vurgun
  • AÖF’te devrim gibi uygulama!

Kapasite Erozyonu

Ufuk Karadavut

Günümüzde bütün dünyada yaşandığı gibi ülkemizde de köklü değişimler yaşamaktayız. Bu değişimler toplumun bütün katmanlarını derinden etkiliyor. Küreselleşme ya da Globalleşme olarak adlandırılan değişim rüzgârları hemen her kesimden insanı etkileyebiliyor. Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası gibi büyük kuruluşlar küreselleşmenin lokomotifi durumundadırlar.  Bu kuruluşlar büyük şirketlerin çalışma ofisleri gibi işlem yürütmekte ve geri kalmış ya da gelişmekte olan ülkelerin kaynaklarını çok uluslu şirketlere akıtan bir yapıya bürünmüşlerdir. Bu amaçla ‘Ulusal’ ya da ‘Milli’ devlet tanımını yok sayan bir politika yürütmektedirler. Ülkelere paranın gücünü kullanarak yoğun baskılar yapmaktadırlar. Bu baskılara direnmek pek mümkün görünmüyor. Hele sürekli borçlanan bir ülke iseniz bu hiç mümkün değil. Özellikle ‘küresel köy’ olarak tanımlanmaya başlayan yenidünya düzeni içersinde kamu yönetiminde yaşanan herhangi bir değişme bütün ülkeleri zincirleme bir şeklide ama farklı yoğunluk ve etkilerde kendini göstermektedir.

Küreselleşme her ne kadar kültürel bakımdan karşılıklı etkileşimi ve bazı çevrelerin ‘Diyalog’ diye ifade ettikleri bazı kavramlar vurgu yapsalar da bunun tek yönlü bir uygulama olduğu yaşananlardan rahatlıkla anlaşılabilmektedir. Küreselleşme denilen şey aslında Batı değerleridir. Modernleşmeci anlayış toplumların kendilerine özgü kültürel yapılarının altını oymuştur. Bunun sonucu olarak da, globalleşme serüveninde insanların kendilerini dış dünyaya kabul ettirebilmeleri için yalnızca batı kültürünün kabul etme şartlarını getirilmiştir. Batı kültürünün bütün kavramları ile kabul görmesi ancak bunun bir yaşam biçimi haline gelmesi ile olabilmektedir. Uluslararası düzeyde kendinizi kabul ettirebilmenizin tek şartının bu olduğu propagandası yapılmakta ve insanların ikna edilmesi konusunda çalışılmaktadır.

Günümüzde yaşanan gelişmeler dikkatle incelendiğinde globalleşme kendisini daha ziyade acımasız bir kapitalizm ile göstermektedir. Hatta bu öyle bir yapı almaya başlamıştır ki, devletlerin buna uyabilmeleri için yeniden yapılanması gerekmektedir. Yeniden yapılanmada ise ülke içindeki siyasi ve yönetsel elit kadroların devlet yönetiminde etkin rol oynamaları ile olabilmektedir. Cope ve arkadaşları (1997) ‘Globalization, New Public Management and the Enabling State’ adlı makalesinde ‘…Hatta bunun daha ilerisi devletlerin halk için çalışmak yerine büyük şirketlerin ya da bazı çıkar gruplarının ihtiyaçlarını karşılamaya başladıkları görülmektedir. Her ne kadar küresel güçlerin devletleri devre dışı bırakacağı ve etkinliklerini yıpratacağı düşünülse de, bugün devletin hakimiyetine ve otonomluğuna uluslar arası güçlerce meydan okunduğu aşikardır. Globalleşme sürecinde çok uluslu şirketlerin dayatmaları ile ulusal stratejilerin uluslararası düzeyde anlamsızlaştırmaya çalışmaktadırlar. Sermaye hareketi gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere değil bunun aksine gelişmekte olan ülkelerden gelişmiş ülkeler doğru akmaktadır.

Küreselleşme çalışmalarının en büyük sonucu devletlerin devlet olma kapasitelerinin, devletin sürdürülebilirliğinin erozyona uğraması ve uğratılmasıdır. Devletlerin kendilerini yıpratan ve yok olmaya doğru götüren Kapasite erozyonu ile devletin hemen her kademesinde dengesizlikler ve düzensizlikler yaşanabilmektedir. Devlet kadrolarında yaşanan bu düzensizlikler o ülkede yaşayan insanları da doğrudan etkilemektedir. Vatandaşlar kamu hizmetleri ve gerekli düzenlemeler olmaksızın belirsizlik içinde yaşamaya terk edilmektedir. Belirsizlik içindeki insanlara kamu hizmetleri gitmemekte ve bunun sonucu olarak da devletten umduğunu bulamayan insanlar, gruplar oluşturarak devlet içinde devlet olmaya çalışmaktadırlar. Mafyanın güçlenmesi, çetelerin artması bu yapının en büyük özelliğidir.

Ülkede yaşanan kapasite erozyonu nedeniyle toplumun bütün kesimlerinde hem kimlik erozyonu hem de kişilik erozyonu yaşlanmaya başlamaktadır. Belki de en önemli sorun burada yatmaktadır. Kişilik erozyonu, insanı insan yapan bütün değerlerin zaman içerisinde yok olması anlamına gelmektedir. Ahlaksızlığın artması, fuhuşun yayılarak uluslararası bir boyut kazanması, insanların birbirine güvenmemeleri, menfaat için en yakın dostlarını dahi hiç gözünü kırpmadan harcayabilmesi kişilik erozyonun en büyük belirleyicileridir.

Milletleri ayakta tutan devlettir. Devlet güçlü ve iyi olursa milletlerde rahat olurlar. Ancak devletin gerçek anlamda milli bir duruş sergilemesi halinde başarılı olunabilir.

Ülkemiz için bir şeyler söylemek gerekirse; Türklerde tarihten gelen bir devlet geleneği vardır. Günümüzdeki devlet yapısını bozma ve dünyayı tek çatı altında toplayarak acımasız kapitalimin oyuncağı yapma çalışmaları incelendiğinde milletimizin sahip olduğu bu devlet geleneğinin ne kadar büyük bir nimet olduğu daha iyi anlaşılmaktadır. Ancak bu düşüncenin de zaman içerisinde erozyona uğradığı gözlerden kaçırılmaması gereken bir gerçektir.

UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2008 Memleket | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0332 352 16 16 | Faks : 0332 352 11 66 | Haber Scripti: CM Bilişim