• BIST 106.736
  • Altın 141,095
  • Dolar 3,5210
  • Euro 4,0955
  • Konya 20 °C
  • Seccade üzerinde ayakkabı ile mesaj kime?
  • Sıcaklıklar yeniden artacak! Konya 5 günlük hava durumu
  • İşte Bakan Sarıeroğlu olayında tüm gerçekler!
  • Seccade üzerinde ayakkabı ile mesaj kime?
  • Sıcaklıklar yeniden artacak! Konya 5 günlük hava durumu
  • İşte Bakan Sarıeroğlu olayında tüm gerçekler!

Hilafete bakış

Murat Kayacan

Dün takvimler hilafetin ilga edilişinin üzerinden 86 yıl geçtiğini gösteriyordu. Bu yazımızda (Hasan Aktaş çevirisiyle Yöneliş Yayınları’ndan 1998 yılında 1920’lerde Türkiye –Hilafetin İlgası- adıyla okuyucuya sunulmuş olan) İngiliz tarihçi Arnold Tynbee’nin Survey of International Affairs 1925 adlı eserinden yazarın hilafete bakışına, bu unvanın Osmanlı’daki işlevine, Batı’daki hilafeti yanlış anlamlandırma nedenine ve son olarak da Hindistan Müslümanlarının halifeye ve Anadolu’daki yeni duruma bakışlarını ortaya koymaya çalışacağız.

Yazar İslam’da hilafetin konumuna dair şunları söylemekte: Bir din vazetmek için yola çıkan Muhammed (s) arızi olarak bir devlet kurmak durumunda kaldı. Onun inşa ettiği yeni topluluk olan Müslüman ümmeti hem dini, hem de siyasi bir birlikti. Binaenaleyh hicretten sonra iki asır zarfında Kur'an’dan ve Peygamber’in sünnetinden çıkarılan ve bilahare dört hukuk ekolünün farklı yorumları halinde berraklaşan Şeriat’ta ya da Sünni İslam Hukuku’nda dini ile siyaset, manevi ile maddi, semavi-uhrevi ile dünyevi ve ruhi ile cismani arasında bir ayırım ortaya çıkmıyordu. Halbuki bu ayırım Batı düşüncesinde son derece barizdir. Batılılar başka medeniyetlerin düşüncesini ele alırken istem dışı bir şekilde bu kategorilerini işin içine sokuyorlardı.

Eserde 1774’teki Küçük Kaynarca Rus-Türk barış antlaşması görüşmeleriyle başlayıp 1876’da II. Abdülhamit’in Osmanlı tahtına çıkmasıyla sona eren yüzyıl zarfında Osmanlı Hilafetinin unvandan ibaret bir makam olmaktan uzaklaştığı ve ilk kez milletler arası olaylarda aktif bir faktör haline geldiği belirtilmekte. Bu değişme üç yeni gelişmenin neticesiydi:

1.      Müslüman nüfusun Batılı hükümetlerin hakimiyetine geçmesi.

2.      Hızlı bir düşüşe geçmiş bulunan Osmanlı İmparatorluğu’nun teşkil ettiği kararsız bir istisnai durum dışında belli bir ehemmiyeti haiz hakim ve müstakil bütün Sünni Güçler’in inkırazı ve yerlerini sömürge imparatorluklarının alması (Bu ikinci gelişmenin en bariz örneği, kısa bir anarşi döneminden sonra büyük bir Müslüman nüfusun Moğol idaresinde İngiliz hakimiyetine geçtiği Hindistan’dır).

3.      İslam âleminde yeni bir dayanışma ruhunun ve bu ruhu pratik bir şekilde ifade etmek için yeni bir arzunun doğması.

Bu sonuncu gelişme diğer iki gelişmeye karşı tabii ve gerçekten neredeyse kaçınılmaz bir reaksiyondu. Birbiriyle bağlantılı bu üç gelişmenin bir neticesi olarak Hilafet’e ilgi canlandı ve aynı zamanda da asırlardır isminden başka her şeyiyle atıl bulunan bir makamın karakterine ilişkin bir düşünce karışıklığı ortaya çıktı.

Bu karışıklık, Hilafet’in tarihinin ve teorisinin yeterli bilgiden mahrum bulunan Batılı gözlemcilerce yanlış yorumlanması yüzünden ortaya çıkıyordu. Bu gözlemciler doğru anlayamadıkları İslami bir müessese ile aşina oldukları Batılı bir müessese arasında yanlış bir benzerlik kuruyor ve Hilafeti Papalıkla bir tutuyorlardı. Onu Batılı anlamda manevi bir makam olarak tarif ediyorlardı. Oysa bu İslam düşüncesine oldukça yabancı bir soyutlama idi.

Kitapta Hindistanlı Müslümanların Anadolu’nun işgal altında olduğu dönemlerde verdikleri maddi ve manevi desteğe sıkça değinilmektedir. Yazara göre, Hindistan Müslümanları Türk milliyetçilerinin uğruna savaştıkları davayı yanlış anladılar. Onları, İslam’ın Halifesi’nin, gayr-ı Müslimlerin elinde zelil eyleyen bir esaretten kurtarmak için savaşan sadık hizmetkarları olarak idealize ediyorlardı. Hindistan Müslümanları ile Türk milliyetçilerinin bakış açıları arasında tam bir çelişki vardı. Türkler ferdi olarak kendi ruhlarının dünyevi kurtuluşu için savaşıyorlardı. Onlar, enerjilerini bu asli hedefe teksif edebilmek için açıkça Hindistan Müslümanlarının Osmanlı Halifesi’nin nüfuz bölgelerini asli çekirdeği olarak gördüğü Mukaddes Şehirleri de içine alan Arap eyaleti üzerindeki haklarından vazgeçtiler. Ayrıca onlar, Sultan-Halife’nin dünyevi iktidarını ikame etmek için savaşmaktan çok uzaktılar.

Görüldüğü gibi Toynbee malumatı ve yorumu bol, nitelikli bir eser kaleme almış. Eserin tamamını okumak hilafetin ilgasının yaşandığı dönemi anlamaya çalışan okurun ufkunu geliştirecek nitelikte.

 

 

UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
İsfahan
06 Mart 2010 Cumartesi 16:26
Halife
halifenin kimliğinin çerçevesi ya da osmanlı da bu makamda olan zatların ya da hilafetin çerçevesinini meşruiyyeti falan filan
*onları konuşacak değilim
*o gün ulusal basın dahil bu konuya eğilen 2 kişiye rastladım ve inanın utanç duydum
*sizi o günü hatırda tuttuğunuz için -sadece bunun için bile- tebrik ediyorum
88.226.82.2
Ütopya düşmanı
04 Mart 2010 Perşembe 15:23
Kılıç kimin?
"Dünyanın merkezi ayağımın bastığı yerdir" diyen Hoca Nasrettinin letaifinden, mizahından ve iz'anından mahrum kalmakla caka satmak. Bir fikir gayrimilli, ecnebi, egzotik olsun da nasıl olursa olsun. Muşahhastan alabildiğine uzak, soy-ut/mücerred olsun da kime hizmet ederse etsin.
85.105.205.138
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2008 Memleket | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0332 352 16 16 | Faks : 0332 352 11 66 | Haber Scripti: CM Bilişim