• BIST 76.031
  • Altın 127,816
  • Dolar 3,3888
  • Euro 3,6457
  • Konya -2 °C
  • Süleyman Özışık'tan bomba iddia: İstanbul BŞB'ye kayyum mu geliyor?
  • Referandum için tarih belli oldu
  • İki dev kurumdan flaş Türk Lirası kararı
  • Süleyman Özışık'tan bomba iddia: İstanbul BŞB'ye kayyum mu geliyor?
  • Referandum için tarih belli oldu
  • İki dev kurumdan flaş Türk Lirası kararı

Her şey dille başlar

Halit Aksungur

   Yazının başlığı; konunun özetini ve ana düşüncesini yansıtmaktadır.  Biz yine de bildiğimiz,  yaşamakta olduğumuz doğruları yanlışları açıklamayı bir görev sayıyoruz..

    Anadilimiz Türkçe, dünyada en çok konuşulan diller arasında beşinci sırada yer almaktadır. Buna karşılık yüz yıllardan beri yabancı dillerin etkisinden kurtulamamıştır. Oysa dil ve inanç, bir milleti diğerlerinden ayıran başlıca özelliklerdendir. Bu konuda hepimize görev düşerken, yazılı ve görsel basınımız başı çekebilmelidir. Çünkü onların topluma seslenme olanağı vardır. Örnek olmalarını beklemek milletimizin hakkı olmalıdır.

 Anadil, çocuğun aile ortamı içinde ve çevresinde öğrendiği dildir. Varlıkları, onunla tanır, iyiliği, kötülüğü, sevgiyi, saygıyı olduğu gibi, bütün kavramları onunla öğrenir. Soyut ve somut kavramları anadiliyle kavrar. Anadil, insanın belleğine sözcüklerle, anlatım kalıplarıyla, sözcük türetme yollarıyla bir sistem olarak yerleşir. İnsanın anadili toplumun deneyimlerini, değer yargılarını birlikte getirir. Aile büyüklerinin öğütleri, atasözleri, halkın kullandığı deyimler anadilin edebiyatının taşıyıcısı olur. Türk dilini savunmaya zorlayan nedenleri sıralarken iki temel olguyu gözardı edemeyiz.  Birincisi:  Düşüncelerimizi en iyi Türk’çe ile anlatırız. Başka dil  bilsek de hiç birini Türkçe kadar dile getiremeyiz.  Sözlerimize anlam derinliği katamayız. İkincisi de dil; en duru kimlik sorunudur. Toplumu bir araya getiren ve ayakta tutan tek araçtır. Kimliğimizi belirtmek bağlamında gerçekten dille karşılaştırılacak hiçbir şey yoktur. Giyim, kuşam, yemek içmekle kimlik belirtilemez.  Daha da ileri giderek İslam diniyle de anlatamazsınız.  Bir çok millet var İslam dininde. Biz atalarımızla Anadolu ile oluşmuşuz. Ama dilde buluşuruz. Doğal olarak “lehçe” ayrılığı var. Prof. Dr. Doğan Kuban hoca bir konuşmasında “Çin’e gittiğimizde Uygurların ülkesi Tufan’ı dolaştık. Onlarla anlaşmaya çalıştık. Ben ve eşim 200 kelime bile bizi birbirine bağladı” diye dilin önemini vurgulamıştır. Çünkü Almanya’da doğup büyüyen bir Türk konuştuğu dile göre tanımlanır, kimlik kazanır. Anası babası ve ülkesi hep sonra gelir. Onun için dilden ayrı evrensel kimliği anlatan hiçbir şey yoktur.

 İnsanın yarattığı en özgün şey “Dil”dir.

  Bir takım küçük ve basit sözcükler incelendikçe, anlam derinliğini kavradıkça, sır küpü olur, bir güç kazanırız. Bu sözcükler aracılığıyla insanları keşfederiz, kendimizi yenileme olanağı buluruz. İçimizi en çok ısıtan yazın bilimi (edebiyat) değil mi? Söyleyenle dinleyen bu sözcüklerle anlaşırlar. İç dünyamızı bu sözcüklerle aydınlığa çıkarır; düşüncemizi dile getiririz. Karşımızdakini de bu sözcüklerle anlarız. Sesimizi bu sözcüklerle yükseltir veya yumuşatırız. En içli duyguları, sevgileri, kızgınlıkları onlarla ortaya koruz. Onun için sözcükler canlıdır, anlamları derin ve renklidir. Yeri gelir unutulmuşları anımsatır. Yeni yeni çevrenler (ufuk)lar

açar. Bir ozanın kullandığı kelimeler onun iç dünyasının yansımasıdır. Yeni doğmuş bebeğin sesi onun çığlığıdır, bir anlamı olmalıdır.

   Bütün bunlar dilimize önem vermemiz gerektiğini işaret eder. Atalarımızın  ilk uygarlık günlerinde kullandığı Türkçe sözcükleri günümüz diline uyarlayarak dilimizi geliştirmek alkışlanacak bir olaydır. Çünkü Türkçe özünde, dünya dilleri arasında güzel sesli, uyumlu bir niteliği barındırmaktadır.

   Dilimizi yaşatan Türk analarıdır. İlk sözü ondan duyar, ilk sevgiyi ondan alırız. Anadilimizi de ondan öğreniriz. Dili zenginleştirenler arasında anaların önemli katkıları vardır. Yüreğinden kopup gelen sevgilerini ninnilere dökerek yeni bir yaşam alanı açarlar. Sözcükleri türkülere, deyimlere aktararak uzun yıllar yaşamasına yayılmasına hizmet ederler. Sözcükler onların dilinde daha bir güzelleşir. Ağıtlarla hüzünlenirken, şiir ve ninnilerle, masallarıyla imgelerimiz, çevrenimiz gelişir, içimiz serinler. Dilimizi güçlü kılan, geleceğe taşıyan, süreklilik kazandıran  Türk analarıdır.

   Yuvayı yaptığı gibi daha yaşanılacak aşamaya getirenler de onlar olmuştur.

   Onun için dilimiz, kimliğimizdir ; Onun için dilimiz, ses bayrağımızdır.

   Türk varlığına su verip yetiştiren, can verip geliştiren analarımızın sıcak bakışları öyküler anlatan dilleri, ince duygularıyla  kucaklarını açmışlardır gelecek kuşaklara. Onların duygu dolu sesleri yaşantımızı sarmış, ulusal benliğimizin kaynağı olmuştur. Asker ocağından ucu telli mektuplar yazan yavruları, “Gözü yaşl,ı bağrı taşlı anacığım!” dizeleriyle başlardı mektuplarına. Ağıtlarına baktığınızda, bir ananın, bir bacının çığlıklarını duyar gibi olursunuz. “Anamın bir atı olsa, binse de gelse” diye başlayan özlem dolu iç sızılarının şiirini ağıtlarını dinler gibi olursunuz. Onun için ağıtlarımızın çoğunda bir ana, bir bacı sesi duyulur. Bayramlarda, düğünlerde, dernekte ince ırmaklar gibi akan seslerinde gözlerimiz buğulanır yaşama sevinci verir yüreğimize.

   Gün olur acısını döker sözcüklere

   Gün olur sevincini mutluluğunu

Ekin tarlasında, çeşme başında, su yolunda, bağında bahçesinde manileri ezgilere dökerken yuvasındaki mutluluğu, yüreğinin incilerini döker dillerinden. Onların yüreğinde en ince duygular yüklüdür. O nedenle dilimizi en güzel onlar işler. Ölçülü uyaklı sözleri, öpülesi ellerince duygulu dilleri, edebiyatımızın güzel örneklerini verirler.  Bizler onlara “Anonim”

deyip geçeriz. Onların yüreklerinden doğar dillere yayılır sazın tellerine verilir yaşam bulur.

Her ne varsa doğamızda dilimizle yaşam bulur.   

    Yunus Emre, Oğuz Türkleri, Karacaoğlan gibi ustaların dilinde kullanılarak, yontularak oluşmuştur dilimiz. Onlar bu sözcüklerle  düşünmüş, sözcüklerle konuşmuş, duygularını, düşüncelerini bu sözcüklerle dile getirmişler. Dil, kullanılıp işlenmezse unutulur, yoksullaşır.

   Her şey dille başlar demiştik. Bunun en özgün örneğini tarihimizde görmekteyiz. Ermenek yöresini yurt tutan Karamanoğulları, 1255’te devlet olarak bağımsızlığını kazanır. Karaman’ın oğlu Mehmet Bey, kuruluş dönemindeki sıkıntıları daha kolay aşmak, birlik ve beraberliği sağlamak üzere” ilk uygulamaya “Dille” başlamıştır. Konya’da, Alaaddin  Tepesinde Keykubat sarayının bulunduğu Mevlana türbesine bakan yerde davulların çalınmasıyla davudi sesli tellallara yüksek sesle Fermanı okutur herkese duyurur. Bu günün Türkçesiyle: “ Bu Günden Sonra, Hiç Kimse, Sarayda, Divanda, Mecliste ve Meydanda Türkçeden Başka Dil Kullanmayacaktır. Defterler Dahi Türkçe Yazılacaktır”  13 Mayıs 1277

   Bu fermanla dilimizin korunmasını yasallaştırmıştır.

 Not: Yukarıdaki; Kenya kurucu devlet başkanının sözleri; bir millet için dilin önemini vurgular… Anlamayanlara bir kez daha anımsatmak istedik.

UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2008 Memleket | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0332 352 16 16 | Faks : 0332 352 11 66 | Haber Scripti: CM Bilişim