• BIST 108.489
  • Altın 151,185
  • Dolar 3,6704
  • Euro 4,3242
  • Konya 12 °C
  • Eski SÜ araştırma görevlisi  FETÖ'nün  "Adil Öksüz" korkusunu anlattı
  • FETÖ zanlısı hakim ve savcılar sık sık adliyede toplanmış
  • FETÖ Malatya'da 70 "gaybubet" evi oluşturmuş
  • Eski SÜ araştırma görevlisi  FETÖ'nün  "Adil Öksüz" korkusunu anlattı
  • FETÖ zanlısı hakim ve savcılar sık sık adliyede toplanmış
  • FETÖ Malatya'da 70 "gaybubet" evi oluşturmuş

Çalışanlar, İzmir’de çalıştılar!

Ali Akpınar

25-27 Kasım 2005 tarihleri arasında İzmir’de “İslam ve Çalışma Hayatı” adlı ulusal bir sempozyum gerçekleşti. Cumhuriyetin kuruluşundan altı ay kadar önce İktisat Kongresi’ne ev sahipliği yapan İzmir, bu sefer bu alanda çok önemli bir toplantıya ev sahipliği yaptı. Diyanet İşleri ve İlahiyat’ın birlikte organize ettikleri bilgi şölenine rektör, dekan ve müftülerin yanında, ilahiyatçı, iktisatçı, siyasetçi, iş adamı kırka yakın ilim adamı katıldı. Sekiz oturum halinde yapılan toplantıda, özetle şu görüşler seslendirildi:

 

Bugün İslam ve Türk toplumu olarak çalışma anlayışı ve felsefemizde bir takım problemlerimiz var. Bu problemlerin oluşmasında din anlayışımızın rolü göz ardı edilemez. Dinimizin bu problemlere getirdiği çözümler son derece önemlidir. Her konuda olduğu gibi, bu problemlerin çözümünde de dinin yaptırım gücünden faydalanmalıdır.

Vatan savunmasında şehitlik, gazilik gibi dinî kavramları kullanmak laikliğe aykırı olmuyorsa; hayatın her alanında ve bilhassa çalışma hayatında dinin yaptırım gücünden faydalanmak da laikliğe aykırı değildir.

 

Allah yolunda, Allah’ın kullarına hizmet uğuna sahip olunan tüm gayret ve çabaları seferber etme emek olan cihad, günümüzde siyasî ve iktisadî alana kaymış gözükmektedir. Artık ülkeler silah gücünden çok, ekonomik ve kültürel gelişmelerle, bilim, marka, patent gibi erglerle fethedilmektedir.

 

Çalışma hayatının en güzel örneği olan Peygamberimiz, peygamber olmadan önce de sonra da düzenli, planlı, verimli ve devamlı çalışan bir model olarak karşımızda durmaktadır. Hz. Peygamberin günlüğünde onun Rabbine ayırdığı zaman, kendine ayırdığı zaman, eş ve çocuklarına ayırdığı zaman, ashabına ayırdığı zaman ve diğer insanlara ayırdığı zaman dilimleri vardı. O, bir insanlık sevdalısı olarak sürekli koşturan bir insandı.

 

Peygamberimizin ‘el-Fakrü Fahrî’ (Fakirlik benim övüncümdür) sözü, fakir ve yoksul olmayı özendirmemekte, onun dünya görüşünü ortaya koymakta ve onun Allah’a muhtaçlığını seslendirmektedir.

Kur’ân ve Sünnette çalışmanın önem ve gereğine dair yüzlerce emir ve yönlendirme vardır. İslam, kişinin çalışıp çabalayıp helalinden kazanmasını ibadet olarak kabul etmiştir. Kur’ân boşturanları kınarken, koşturanlara yemin etmiş ve onlara dikkat çekmiştir. Buna rağmen Müslümanlar bugün geri kalmışlarsa bunun nedenini dinde değil, dinin eksik ve yanlış anlaşılmasında aramak gereklidir. Nitekim Müslümanlar, dini doğru anlayıp gereklerini yerine getirdikleri dönemlerde ilerlemişler, güçlü ve mutlu olmuşlardır.

 

Allah insan ilişkisinin, din dünya dengesinin bozulması, zühd hayatının tekelleşmesi, kader ve tevekkül anlayışlarındaki sapmalar geri kalmanın başta gelen etkenleridir.

 

Osmanlının son dönemlerinde devlete sırtına dayama, savaş gelirlerine bel bağlayıp, üretim alanındaki işleri azınlıklara bırakma gibi yanlış uygulamalar geri kalmamızda etkin rol oynamıştır.

 

Var olan değerlerimizi açığa çıkarmalı ve insan gücü başta olmak üzere bu değerlerimizi yerli yerince ve gereği gibi kullanmalıyız.

 

Toplumumuzda bir çalışma kültürü, çalışma disiplini ve çalışma bilinci oluşturmalıyız. Bunun için de teşvik ve yönlendirmeler, yasalar gibi dış motivasyonların yanında; sağlam bir inanç ve moral gibi iç motivasyonlar da son derece önemlidir.

 

Türk gibi güçlü olmak sözünün altında, Türk gibi çalışkan olmak, Türk gibi üretken, Türk malı gibi kaliteli ve sağlam gibi sözler de yer almalıdır.

İslam’ın dünyaya bakışında ‘tüm yaratıklar için olsun, benim de olsun, benim için olan başkalarının zararına olmasın’ anlayışı hâkimdir. Kapitalist toplumlarda ise, ‘benim için, benim ailem için, benim firmam için, benim ülkem için olsun, başkaları ne olursa olsun’ anlayışı vardır.

İslam’a göre, farzlar sadece namaz, oruç, zekat ve hac ibadetlerine indirgenemez. Önemli farzlardan biri de ‘Çalışma, Üretme ve Kalkınma Farzı’dır. Çalışma farzı, namaz, oruç gibi temel ibadetlere engel olmamalı; namaz oruç gibi ibadetler de çalışma farzına engel görülmemelidir. Bunlar birbirlerini destekler ve tamamlarlar. Manevî ibadetler, maddî çalışma hayatında huzur ve verimi artırır.

 

Farz gibi, helal ve haram kavramları da tanımlanırken günümüzden örneklerle açıklanmalıdır. Sözgelimi trafikte aşırı hız yapmak, belirlenmiş kuralları çiğnemek de haramdır. Sağlıksız beslenmek ve sağlıksız ürünler üretmek de haramdır. İslam’ın özüne ve ruhuna aykırı işlerde çalışmak da haramdır. Genelevinde çalışmak, alkol ve kumarla ilgili işlerde çalışmak, erkeğin bayan kuaförü ve terzisi olarak çalışmak da haramdır. Mahrem yerleri teşhir edici oyun ve işlerde yer almak da haramdır..

 

İslam, her alanda olduğu gibi ekonomik alanda da itidalli olmayı, dünyaya sahip olurken onu gönülde değil elde tutmayı, israf ve cimrilikten sakınmayı, el karda gönül yarda olmayı emreder. Dünyayı terk etmeyi, hayattan kopmayı ise yasaklar. Vahiy öncesi Hıra mağarasında uzlete çekilen Hz. Peygamber, Kur’ân’a muhatap olunca insanların arasına inmiş ve hep hayatın içerisinde aktif olarak yer almıştır. Onun Ramazan ayının son on gününde çekildiği itikaf denilen inziva hayatı bile, camide ve cemaatin içerisinde olmuştur.

 

İdeal İslam ekonomisinde çalışanlara ‘asgarî ücret’ verilmez, ‘ortalama ücret’ verilmelidir. Bugünkü asgarî ücret tespitlerinde İslamî ihtiyaç ve harcamalar baz alınmamakta, sözgelimi ailenin alkol ve benzeri tüketimleri de ihtiyaç olarak gösterilmektedir. İslam ekonomistleri, bugünkü şartlarda bireyin durum ve ihtiyaçlarına göre ortalama ücreti tespit etmelidir, Müslüman iş adamları da buna göre çalışanlarına değer vermelidir.

 

Seküler ekonomide çalışma hayatı farklıdır, İslam ekonomisinde de farklı olmalıdır. Düne kadar İstanbul Kapalı Çarşı esnafı, işine çarşı girişinde yazılı olan “el-Kâsibü Habîbullah” (Çalışıp kazanan Allah’ın sevgilisidir) hadisini okuyarak ve anlayarak giriyor ve iş hayatına bu bilinçle başlıyordu.

 

Batıdan bize transfer edilen kavramlar bizde tam olarak oturmamıştır. Bu oturmamışlık ve yanlış anlama hayat felsefemize de yansımıştır. Sözgelimi ABD ve batıda yöneticiler ve variyetliler daha dindar olurken, işçi kesimi ve alt tabaka sosyal demokrat olarak dine daha uzaktırlar. Biz de ise durum bunun tam tersidir.

 

Tarihimizde Müslüman’ın ekonomik hayatının düzenlenmesinde çok önemli bir rol oynayan ahîlik kurumu, günümüz şartlarında güncelleştirilerek yaşatılmalıdır. Özellikle kalite, fiyat kontrolü, standartlık, çalışma ahlakı gibi konularda bu kurumun evrensel prensiplerinden bugün de yararlanılabilir. Bu kurumun felsefesini şu iki cümle özetlemektedir: Ahî, eline, diline ve beline sahip ol. Bacı, eşine, aşına ve işine sahip ol!

 

Dünyanın sayılı işadamlarından Billgate, hayatında hiç faizli kredi kullanmadığını söylemiştir. Müslümanlar olarak bizler de helal sınırlar içerisinde kalarak kalkınmamızı gerçekleştirebiliriz. Küreselleşme olacaksa âdil olmalı, küreselleşme patronları faturayı yoksul ülkelere çıkarmamalıdırlar.

 

Üç gün boyunca sürüp giden tebliğlerde buna benzer daha pek çok gerçeğe deyinildi. Pek çok tebliğe damgasını vuran iki önemli şahsiyet vardı. Biri Mehmet Akif, diğeri de Muhammed İkbal. İkisi de İslam toplumunun zor zamanlarını görüp yaşamış, acıları yüreklerinde hissetmiş ve kurtuluş çareleri aramış düşünürlerdendir. Biz de yazımızı onların çarpıcı ve hikmetli şu sözleriyle bitirelim:

 

“Leyse li’l-insani illa mâ seâ” (İnsan için ancak çalışmasının karşılığı vardır) derken Hüdâ,

Anlamam hiç, meskenetten sen ne beklersin daha?

Davran artık kârbânın (kervanın) arkasından durma, koş!

Mahvolursun bir dakikan geçse hatta böyle boş.”

....

“Yer çalışsın, gök çalışsın, sen sıkılmazsan otur!

Bunların hakkında bilmem bir bahanen var mı? Dur!

Masivâ bir şey midir, boş durmuyor Hâlik bile:

Bak tecelli eyliyor bin şe’n-i gûnâgûn (çeşit çeşit iş) ile.

Ey, bütün dünya ve mafîhâ (içindekiler) ayaktayken, yatan!

Leş misin, davranmıyorsun? Bari Allah’tan utan!”

...

“Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hükmüne ram ol!

Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.”

İkbâl’de şöyle der:

“Ey necip adam! Var olmak ne demektir biliyor musun? Zat Hakkın Cemâlinden nasip almak

Yaratmak nedir? Güzellik aramak! Başkalarına kendini göstermek!

Cemâlin olmayınca, var oluşun bütün bu hengameleri vücud bulmaz.

Hayat hem fâni, hem bâkîdir/hep yaratılış ve iştiyaktır.

Yaşıyor musun? Müştâk ol, yaratıcı ol, bizim gibi ufukları tut!

Sana uygun olmayanı kur; kendi zamirinden başka bir âlem çıkart!

Başkalarının dünyasında yaşamak, hür insana zor geliyor.

Yaratma kuvveti olmayan herkes, önümüzde kâfir ve zındıktan başka bir şey değildir.

O, Cemalimizden nasibini almamış, hayat ağacından meyve yememiştir.

Allah’ın adamı! Kılıç gibi keskin ol! Sen kendi dünyanın kaderini yarat!”

UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2008 Memleket | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0332 352 16 16 | Faks : 0332 352 11 66 | Haber Scripti: CM Bilişim