• BIST 89.809
  • Altın 145,306
  • Dolar 3,6167
  • Euro 3,9083
  • Konya 3 °C
  • TŞOF Başkanı Apaydın: Sahte plaka satan internet sitelerine erişim yasaklandı
  • FETÖ elebaşısı Gülen hakkında yokluğunda tutuklama kararı
  • Terörü destekleyen sözleşmeli personelin işine son verilecek
  • TŞOF Başkanı Apaydın: Sahte plaka satan internet sitelerine erişim yasaklandı
  • FETÖ elebaşısı Gülen hakkında yokluğunda tutuklama kararı
  • Terörü destekleyen sözleşmeli personelin işine son verilecek

Bireycilik ve mensûbiyet duygusu

Ramazan Altıntaş
Geçenlerde bir konuşmasında ilahiyatçı dostum, modern sosyoloji kalıplarına yaslanarak Hasan-ı Basrî’yi “cemaatçı”, İmam-ı Azam Ebû Hanîfe’yi de “cemiyetçi” kategoride değerlendiriyor. Bilindiği gibi, İslam kardeşliği ile yoğrulmuş kişilerin oluşturduğu topluluğa cemaat adı verilir. Sosyolojide cemaat ve cemiyet kavramları farklı anlamlara gelir. Cemaat hayatında, bireyler arasında aidiyet/mensûbiyet duygusu öne çıkar. Bu aidiyet kaynağını dinden, tarihten, kültürden ve medeniyet bilincinden alır. İşte bu ortak değerler etrafında toplanan cemaat üyeleri, kendilerini bir vücudun organları gibi görürler. Cemiyette ise, geçici bir takım ilişkiler ağından söz edilebilir. Bu ilişkiler, bir takım sözlü ve yazılı resmi anlaşmalarla düzenlenmiştir. (Kurtkan, Amiran, Genel Sosyoloji, İst., 1995, s. 8).

Cemiyet manasındaki toplumsallaşmada, birey, her türlü aidiyet noktalarından koparak “ben duygusu”nu yaşarken; cemaatın ferdi ise, aidiyet duygusunu daha çok içselleştirerek, “biz şuurunu” ön plâna çıkarır. Bir başka açıdan ifade etmek gerekirse cemiyet, yekpâreliği, homojenliği temsil ederken; cemaat, farklılıkları bir arada muhafaza etmeyi temsil eder. Hadis geleneğinde 73 fırka ile ilgili rivâyetlerin tartışması şöyle dursun, İslam düşünce tarihinde 73 ayrı görüşe, buna ilaveten gayr-i müslimlere ve hatta mülhitlere bile yaşama ve düşünce açıklama hakkı bir insan hakkı olarak verilmiş, fırâk-ı dâlle, fırâk-ı muhâlife diye isimlendirilen akımlar dahi saygı görmüştür.

Dünyada modern devlet örgütlenmelerinde bütün ara mekanizmalar yok edildiği için, birey yalnızlaşma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Birey, birey olarak pazarlık masasına oturduğunda devasa bir güç olan modern devlet onu yutuyor. Bunun önüne geçilebilmesi amacıyla modern devlet örgütlenmelerinde bireyin haklarını araması için yeniden sivil örgütlere (sendika gibi) cemaat yapılarına ihtiyaç duyulmuştur. Örneğin, modern toplumlarda ortaya çıkan yeni dinsel zümreleşmeler ya da Sivaslılar, Giresunlular, Zaralılar, Artvinliler, Konyalılar vb. gibi sosyal yardımlaşma ve dayanışma, kültürel varlıkları koruma gibi isimler taşıyan hemşerilik dernekleri şeklindeki kurumlar; fertlerin evlenme, iş bulma gibi ihtiyaçlarını gidermek için oluşturulan bir takım ara mekanizmalardır. Önemli olan bu ara mekanizmaların, bireyin hürriyetini ve yaratıcı kişiliğini yok edecek bir boyutta bir gettoya dönüşmemesidir.
İnsan toplumsal bir varlıktır. İslam insanın bu yönüne o kadar çok önem verir ki, ibadet ederken bile, “ben” yerine gramer bakımından “biz” kelimesini kullanmayı tercih eder.

Örneğin; namazda; “Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım isteriz” (el-Fatiha, 1/5) âyetinde, Müslüman, dünyada hiçbir zaman “birey” olarak vurgulanmaz. Buna göre tek başımıza kıldığımız namazlarda bile Allah’a duâmız ancak başkalarına katılarak veya başkalarını yanına alarak gerçekleşme imkanına sahip olmaktadır. Şüphesiz bu âyetin üslûp ve söylemindeki espri, “biz” talebiyle sosyal bir topluluğu temsil eden bir kardeşlik duygusunu pekiştirmiş olmasıdır. Aynı durumu, İslam’ın hac, zekât, oruç, ahlâkî ve fikrî mücâhede, iyilikleri emretmek ve kötülüklerden alıkoymak gibi talimatlarında da gözlemlemek mümkündür. Bütün bu ibadet türlerinde bireysellikten daha çok aidiyet duygularını besleyen ve barındıran cemaat duygusu ağır basmaktadır.

Bütün bu sebeplerden dolayı, modern sosyolojinin kavramlarına dayanarak Hasan-ı Basrî’yi cemaatçi, Ebû Hanife’yi de cemiyetçi bir din anlayışının öncüsü olarak tanımlamayı tutarlı görmüyorum. Eğer böyle olursa, Hasan-ı Basrî, aidiyet duygularına sahip, fedakarlığı ve sosyal dayanışmayı imanının bir gereği olarak yapan kişi, Ebû Hanife de menfaatine düşkün, bireyselliği savunan ve kendisini imanın değil de yazılı resmî sözleşmelerin bağladığı bir düşünce yapısına sahip bir birey olarak karşımıza çıkar ki, böyle bir tanımlama bu her iki İslam âliminin yanlış algılanmasına yol açar. İslami şahsiyetleri ya da düşünce biçimlerini değerlendirirken kavramları yerli yerinde kullanmaya dikkat etmek gerektiğine inanıyorum.
UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2008 Memleket | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0332 352 16 16 | Faks : 0332 352 11 66 | Haber Scripti: CM Bilişim