• BIST 107.726
  • Altın 152,715
  • Dolar 3,7154
  • Euro 4,3697
  • Konya 21 °C
  • "Torba Tasarı" Plan ve Bütçe Komisyonunda kabul edildi! İşte tüm detaylarıyla Torba Yasa!
  • TÜRKSAT baskını davasında karar
  • "Kaynak Holding, FETÖ'nün sözde Türkiye imamına emanet"
  • "Torba Tasarı" Plan ve Bütçe Komisyonunda kabul edildi! İşte tüm detaylarıyla Torba Yasa!
  • TÜRKSAT baskını davasında karar
  • "Kaynak Holding, FETÖ'nün sözde Türkiye imamına emanet"

Ayetten mucizeye dönüşüm

Murat Kayacan

Mucize “acz” kökünden türemiş olup aciz bırakan, güçsüz kılan harika olay anlamına gelir. Müşrikler, Rasulullah’tan “olağanüstülükler” sergilemesini istiyorlardı ancak amaçları inanmak değil, taleplerinin karşılanmaması durumunda, onu yalanlamak için kendilerine bir gerekçe daha bulmuş olmaktı. Bu yazıda, Kur’an’ı Anlama Yöntemi[1] adlı eser bağlamında, Kur’anî bir kavram olan ayetin, nasıl olup da Kur’an dışı bir kavram olan “mucize”ye dönüştüğü üzerinde duracağız.

Hicri 150 yılında vefat eden İbn İshak’ın es-Sîre adlı eserinde “mucize” kavramı hiç yer almaz. Nübüvvetin ispatı için kaleme alınmış olan Ali Rabben et-Taberi’nin (ö. 247) ed-Din ve’d-Devle adlı eserinde ayet, âyât, burhan ve hüccet kavramları kullanılır ama mucize yine geçmez. Dokuz hadis kitabının derleyicileri; Malik, Ahmed, Buhari, Müslim, İbn Mace, Ebu Davud, Nesai, Tirmizi, Darimi’nin kitaplarında mucize terimi hiç geçmez. Bu kitapların söz dağarcığının fihristini içeren Concordance adlı eserde “mucize” maddesi yer almaz. Özetle İslam’ın ilk üç yüz yılında, mucize ıstılahına rastlamıyoruz. Kavram İslam edebiyatına h. 4. yüzyılda girer.

Kur’an’da hiç kullanılmayan bir kelime, dini bir ıstılah olarak İslam ilahiyatının merkez kavramlarından biri olmuşsa bu konuda ciddi ciddi düşünmek gerekir. Değil Kur’an’da, ilk üç yüz yılda yazılmış eserlerde kullanılmamış olan mucizenin, Kur’an ıstılahı olan ayetin yerini almış olması, basitçe geçiştirilecek bir olay değildir. Bu vakıa, Kur’an’dan kopuşun alametlerinden biridir. Zira “mucize” sıradan bir sözcük değil, dinî bir ıstılahtır.

Kur’an’daki ”ayet” kelam-ı ilahisini, Kur’an’da hiç geçmeyen “mucize” sözcüğüyle takas eden dindarlık, Kur’an’daki “ayeti” bir kenara koyup onun yerine “mucize”yi koymayı “ayeti inkâr” olarak görmez de “mucize”yi Kur’an’a göre ele alıp değerlendirmeyi “inkâr” gibi takdim eder.

Kur’an’a göre tek ayet/mucize Kur’an’dır. İlave ayetler/mucizeler isteyenlere Kur’an meydan okurcasına sorar: “Kendilerine izlemeleri için iletilen bu Kitab’ı sana indirmiş olmamız, onlara yetmedi mi?” (Ankebut, 29: 51). Buhari ve Müslim’de geçen hadis, bu ayeti teyit eder: “Her nebiye insanların inanacakları ayetler/mucizeler verilmiştir. Bana verilen ayet/mucize ise Rabbimin bana vahyettiği Kur’an’dır.

Ayeti yeterli bulmayıp, onun yerine Kur’an’ın inişinden 300 yıl sonra mucizeyi koyan akıl ile Kur’an’ın yerine Mushaf’ı, tertilin yerine tecvidi, riayetin yerine rivayeti anlam ve maksadın yerine lafzı koyan akıl aynı akıldır.

Hicr 2. asırda, Malik’in Muvatta’ında mucize adı hiç geçmeden üç olaya yer verilir: Yemeğin bereketlenmesi içme suyunun bereketlenmesi, abdest suyunun bereketlenmesi. Bunlar için ayrı bir başlık açılmaz. Malik, bunlara “taharet”, “salat” ve “taam (yemek)” hükümleri başlığı altında yer verir. Bunlar, “mucize” başlığı altında değil, “bereket” başlığı altında değerlendirilmesi gereken örneklerdir. Bu üç olay, Rabbimizin ikramımın her zaman ve zeminde görülecek örnekleridir. Üstelik bu olaylar doğruysa bunlarda Rasulullah’ın (s) peygamberliğine karşı çıkan ve olağanüstü  olaylar göstermesini isteyen müşriklerin talebi söz konusu değildir. Bunlar, müminlerin ihtiyacına cevap olarak Allah’ın ikramlarıdır.

Kur’an’ın ilk iman edenler, Kur’an’ın etkisinde kalarak iman etmişlerdir. Allah Rasulü, peygamberlik delili olarak, insanlara Kur’an’ı iletti. Kendisine ilk iman edenleri ikna eden şey, Kur’an idi. İlk Müslümanların hepsi de önce Kur’an dinlemiş, sonra Müslüman olmuştu. Erkam’ın evinde Müslüman olanların tümü de Kur’an Müslümanı idi. Rasul’ü öldürmeyi düşünecek kadar düşman olan Hz. Ömer’in, kalbini yumuşatan da Kur’an olmuştu. Yesrib’e Allah Rasulü varmadan önce, Kur’an varmış ve orayı fethetmişti. Akabe biatından sonra Musab b. Umeyr’i Kur’an öğretmeni olarak, Allah Rasulü Yesrib’e göndermişti. Esad b. Zürare’nin evine inen Musab, başta Saad b. Muaz, Useyyid b. Hudayr olmak üzere ileri gelenleri ikna etmeyi başardı (es-Sire). Bedir’de Cübeyr b. Mutim esir düşmüştü. Bazı esirlerle birlikte Rasul’ün yanına geldi. O sırada Rasul, akşam namazı kılıyor ve Tur suresini okuyordu. Sure bitti, Cübeyr Müslüman oldu.

İşte Kur’an’ın “ayet”, geleneğin ise “mucize” dediği durum budur.

 

[1] İslamoğlu, Mustafa, Kur’an’ı Anlama Yöntemi, Denge Yay., İst., 2014.

UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2008 Memleket | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0332 352 16 16 | Faks : 0332 352 11 66 | Haber Scripti: CM Bilişim