• BIST 108.489
  • Altın 151,139
  • Dolar 3,6704
  • Euro 4,3242
  • Konya 5 °C
  • Eski SÜ araştırma görevlisi  FETÖ'nün  "Adil Öksüz" korkusunu anlattı
  • FETÖ zanlısı hakim ve savcılar sık sık adliyede toplanmış
  • FETÖ Malatya'da 70 "gaybubet" evi oluşturmuş
  • Eski SÜ araştırma görevlisi  FETÖ'nün  "Adil Öksüz" korkusunu anlattı
  • FETÖ zanlısı hakim ve savcılar sık sık adliyede toplanmış
  • FETÖ Malatya'da 70 "gaybubet" evi oluşturmuş

Adaletin egemen olması

Derviş Argun

Hukukun üstünlüğü değil adaletin egemen olması

 

 Türk Dil Kurumu sözlüğünde Hukuk; toplumu düzenleyen ve devletin yaptırım gücünü belirleyen yasaların bütünü diye tarif edilir. Temelde bu tanımlama, can, mal, ırz, şeref ve akıl gibi korunması mutlak değerlerin birey adına korunmasını sağlayan sistemin tarifidir. Tüm dünyada çokça dillendirilen “hukukun üstünlüğü” nitelemesi ise aslında, hukukun korumakla mükellef olduğu “değerlerin üstünlüğü” gibi kabul edilmektedir.  Oysa değerlerin üstün kılınması mücadelesi olarak adlandırdığımız hukuk,  ülkelere, sosyolojik yapılara, kanun koyucu ve hukuk oluşturucuların politik tercihlerine ve daha birçok sebebe göre değişiklik göstermektedir. Her toplum kendi içinden çıkardığı ortak akıl ile kendi hesabına uygun ve toplumun temel menfaatlerini gözeten hukukunu oluşturur. Çünkü nerede olursa olsun hukukun tesis edilmesindeki temel anlayış, insanlar için yaşanabilir alanlar ve yürünebilir sokaklar oluşturmaktır. Birey ve etkin grupların kaba kuvvetinden, diğer birey ve etkin olmayı becerememiş grupların korunmasıdır.

 

Hukukun, bireyler için devlet eliyle ya da temsil gücüne sahip bir erk tarafından oluşturulup kullanıldığını kabul edersek, bireylerin kendi aralarındaki anlaşmazlık ve hak gasplarının çözümü için bir hakeme ihtiyaç duymasını, devlet olma ya da erk oluşturma ihtiyacının merkezine oturtabiliriz. Bu bizi, eğer insanlar kendi aralarında marufu egemen kılıp kavga etmeden yaşayabilselerdi, devlet olmak gerekmezdi noktasına taşıyabilir. Fakat fıtratın insan üzerindeki tezahürü bize bunun böyle olmayacağını anlatıyor. Habil ve Kabil insan neslinin Hz. Âdem’den sonraki ilk örnekleridir. İnsan, yaratılmasından hemen sonra yaptığı düzensizlikten dolayı Allah’u Zül celal tarafından bir uyarıya muhatap olunca biz anlıyoruz ki, eğer Rahmani bağlar ve Rahmani bağları kontrol eden bir erk (sistem) olmazsa, insanoğlunda azgın bir tutum sergileme temayülü vardır ve bu temayül insan üzerinde marufa yönelme temayülüne göre daha etkilidir.

 

İnsanoğlunun ortaya koyduğu bu azgın ve kayırmacı tutum, süreçle bu tutumun ortaya çıkardığı hasarın tedavisi adına bir kısım organizasyonları gerekli hale getirmiştir. İnsanlık tarihinin tüm dönemlerinde, organize olmuş, lider seçmiş ve bir yönetim kuralları oturtmuş toplumlar görürüz. Keyfilik ve kaba kuvvetin hâkimiyetine son veren organize güce, devlet ya da yönetmeyi elde etmiş idare, bu yapının ortaya koyduğu kurallar ve yaptırım gücü ile de desteklediği yasaların toplamına, hukuk diyecek olursak, burada karşımıza çıkan tek sorun bu hukukun adaleti tesis edip edemediğidir. Kargaşaya ve kaba kuvvete son vermek, yani düzen sağlamak bir hukuk oluşturmak anlamına gelebilir. Oysa bu her zaman adaleti tesis etmek anlamına gelmeyebilir. Bu nedenle de devletlerin varlık sebepleri kargaşayı ortadan kaldırmakla birlikte adaleti tesis etmek olmalıdır. Adaleti tesis edemeyen devletler kargaşayı ve düzensizlikleri oluşturdukları hukukla aşabilirler. Adil olmadığı halde yönetilenler tarafından itiraz edilmeyen bir hukuk sistemi de kurabilirler. Fakat bu, ideal tanımla içinde olan bir yönetme biçimi değildir. Bu gün dünyanın farklı coğrafyalarında adil yönetmediği halde oluşturdukları hukukla halkını sorunsuz idare eden devletler mevcuttur. Hatta en adaletsiz devletler en sorunsuz yönetme kabiliyeti oluşturmuş devletlerdir de diyebiliriz. Bu gün Avrupa ya da Amerikanın TDK ya da başkaca sözlüklerde de tanımlandığı şekilde yasa ve tüzüklerle oluşturulmuş tüzelerle (hukuk) idare edilmektedir. Ama bu tüze(hukuk) nin adaleti tesis etmediğini bildiğimiz halde, bir hukuk oluşturduğunu söyleyebiliriz.

 

Adalet arayışının kadim ve her döneme yayılmış bir arayış olduğunu kabul edersek, tüm peygamberlerin geliş sebeplerinin temelinde adaletin olduğunu görürüz. Hz. Âdem’den sonraki tüm peygamberler gücün kaba kuvvete dönüştüğü toplumları ıslah için gelmişlerdir. Çünkü insanoğlu Habil - Kabil çatışmasında da olduğu gibi ilk fırsatta azgınlık yapıp isyana yönelmiştir. Kuranda adı zikredilen ya da zikredilmeyen onca peygamber, bu adaletsiz tabloyu düzeltmek ve insanlar arasında inançtaki bozulma başta olmak üzere tüm konular da bir düzen oluşturma mücadelesi vermişlerdir.

 

İslam Peygamberi Muhammed (as) bu mücadelenin son halkasıdır. Doğduğu ve gençliğini geçirdiği Mekke’de oldukça hareketli bir yaşam vardı. Kutsal ev Kâbe’nin Mekke’de olması yarımadanın tamamı için orayı cazip hale getirmişti. Mekkeli müşrikler, bu cazibenin farkında ve bu cazibeyi atalarından devraldıkları saçma sapan kural ve yasalarla oluşturdukları hukukla menfaate dönüştürüyorlardı. Bu hukukun adaleti tesis etmediğini bilen İslam peygamberi daha yirmi beş yaşlarında iken adaletin tesisi ve hakların iadesi adına, Hılful –Fudul’a hem öncülük etmiş hem de bizzat katılmıştır. Fazilet sahiplerinin kurduğu Hılful-Fudul şu şekilde bir yeminle adaleti tesis etme gayretinde olacaklarına dair ahitleşmişlerdir.

 

Allah’a yemin olsun ki, Mekke şehrinde birine haksızlık ve zulüm yapıldığı zaman hepimiz. O kimse ister iyi ister kötü,  ister bizden, ister yabancı olsun, kendisine hakkı verilinceye kadar tek bir el gibi hareket edeceğiz. Denizlerin bir kıl parçasını ıslatatacak suyu bulundukça, Hira ve Sebir dağları yerinde kaldıkça ve üzerinde dağ tekeleri otladıkça bu yemine aykırı davranmayacağız ve birbirimize maddi yardımda bulunacağız.” Anlaşma gereği yemin eden son kişinin vefatına kadar devam edecek olan bu sözleşme, İslam peygamberinin sıkı sıkıya sarıldığı ve çokça önemsediği bir ahit olmuştur.

 

Peygamber (as) hayatındaki Medine sözleşmesi, ya da Veda Haccında söyledikleri gibi başkaca örnekleri de üst üste koyarsak diyebiliriz ki, bir hukuk, sistem olarak kendi başına adalet demek değildir. Hukukların değişken, Adalet kavramının ise Hz. Âdem’den bu yana kadim bir arayış olduğunu bilmemiz gerekiyor. Eğer Hukuk, gerçek amaç olan Adaletin tesisinde iyi bir araç olmuşsa müspet bir hukuk olmuştur. Yoksa dünyanın her tarafında zulme ve talana zemin olmuş hukuk örnekleri mevcuttur. Türkiye için her şeyin yeniden gözden geçirildiği şu günlerde talebimiz, adalet devletini oluşturacak hukukun etkin ve egemen kılınmasıdır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
yedisanat
17 Ocak 2008 Perşembe 13:26
sen neredesin
sana bu konuyla ilgili yine yorum yazmıştım "hukuk devletinden adalet devletine" hiç okumadan yorumu yine yazmışsın bir daha yazayım "Yazınız başlığı gerçekten iddialı,ama adaleti gücü istemekle(eleştirdiğiniz güç devlet mekanizması) ilişkilendirdiğiniz sürece gerçekten adaleti istemiş olamazsınız.Çünkü adaletin gerçekleşmesini temenni edenler günlük hayatlarında ne kadar adiller.Bu kavram birde müslüman tarafından isteniyorsa çok daha kuşatıcı ve zor bir kavram,belki de namazdan daha önce uyulması gereken bir davranış.Adil olmayanı eleştirmek gerçekten çok kolay adaletli davranmak ise daha zor,size tavsiyem geçmiş yaşantınızı şöyle bir gözden geçirip,dedikodu yaparak kimlerin geleceğiyle oynadığınızı veya oynayamadığınızı samimiyetle tefekkür ederseniz böyle bir yazıyı kaleme almanın ne derece zor olduğunu göreceksiiniz.adil insan odur ki güçlünün yanında değil,haklının yanında yer alandır."önce kendin adil olmayı dene
88.252.224.245
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2008 Memleket | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0332 352 16 16 | Faks : 0332 352 11 66 | Haber Scripti: CM Bilişim